Ortodoks Kateşizmi: Nurlu Ufuklara Doğru

Türkçedeki tek Ortodoks ilmihali okuyun: Ortodoks inancı, ibadetleri, sakramentleri, Hristiyan yaşamının temelleri ve İslam’a karşı savunması.
Bu Makale Hakkında Önemli Not
Aşağıdaki makale, Derkon Metropoliti Yakovos’un 1953 tarihli “Nurlu Ufuklara Doğru” adlı eserinin metnini sunmaktadır. Bugüne kadar Türkçe yayımlanmış tek Ortodoks kateşizmi olan eser, 2026 yılında güncellenmiştir; bu makale de kitabın güncellenmiş sürümünü esas almaktadır.
Eser, Türkçe konuşan Ortodoks topluluğuna hizmet etmesi ve Ortodoks inancı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere kaynak sağlaması amacıyla, daha da geliştirilmiş, kolayca okunup içerisinde gezinilebilen bir formatta burada erişime sunulmaktadır.
İçerikler
- Önsöz [0.]
- Mukaddes Kitaplarca İsa: Kelâmullahtır, Emmanueldir [A.]
- Mukaddes Kitapların Tebşir Ettiği Hakikatler [B.]
- İncil’den Dinî, Ahlâkî ve Sosyal Özetler [C.]
- İslamiyet’e Göre İsa Ve İncil [D.]
- Tarihi Belgeler [E.]
- Peygamberler Ve Peygamberlikler [F.]
- Ebedi Hayat Varisleri Kimlerdir Veya Kıyamet Günü İsa Kimleri Huzuruna Kabul Edecektir [G.]
- Çelişki Ve Tutarsızlıkların Giderilmesi [H.]
DERKON METROPOLİTİ YAKOVOS
Nurlu Ufuklara Doğru
“Ben senin zulmettiğin İsa’yım” diye yanıt verdi Rab. “Haydi, ayağa kalk. Seni hizmetimde görevlendirmek için sana göründüm. Hem gördüklerine, hem de kendimle ilgili sana göstereceklerime tanıklık edeceksin. Seni kendi halkının ve öteki ulusların elinden kurtaracağım. Seni, ulusların gözlerini açmak ve onları karanlıktan ışığa, Şeytan’ın hükümranlığından Allah’a döndürmek için gönderiyorum.”
[0.] Önsöz
[0.1.] Adanma
Bu kitapçığı Atatürk’ün yenilikçi ruhuna adıyorum.
Bu vatanı gençlerimize emanet eden Büyük İnkılapçımız, onlardan bir yenilik hamlesi beklediğini açıkça belirtmiştir.
Bu beklenti, hem toplumsal hem de dini alanlarda yapılacak bir reformu kapsamaktadır.
Ne yazık ki, toplumları derinden etkileyen ve onlara yön veren böylesine güçlü şahsiyetler asırlar boyunca çok nadir yetişmektedir.
[0.2.] Allah’ıma Sığınarak Başlarım
Canım yalnız Allah’ta huzur bulur, Kurtuluşum O’ndan gelir.
Tek kayam, kurtuluşum, Kalem O’dur, asla sarsılmam.
Yurdumun iç ve dışında yapmış olduğum seyahatler esnasında, Hristiyanlıkla İslam arasındaki farkları, bütün teferruatıyla öğrenmek isteyen aydın bazı Müslümanlarla bu hususta girişmiş olduğum peşi sıra sohbet ve tartışmaların bende bırakmış olduğu izlenim, olumlu olmaktan epey uzaktır.
Öte yandan halkı sözde aydınlatma vazifesini üzerlerine alan bazı kimselerinEzcümle Milaslı Dr. İsmail Hakkı: “Kur’ana Nazaran Hazreti İsa’nın Babası” — İstanbul 1934 — Ankara Matbaası. eserlerini okuyunca, tatmin edilmek şöyle dursun, bilakis insan kendi içinde âdeta nefret ve kınama hislerinin doğduğunu duyuyor.
Amacı, müminlere bilmeleri “zorunlu olan hakikatleri” —tabiki o zamanki Arap halkının anlayabileceği bir tarzda— tanıtmak olduğu, Kur’an’da açıkça belirtildiği halde, Müslümanların çoğu, herhalde cahil bir takım din adamlarının şüpheli kaynaklara dayanan veya yabancı dinlerden İslam’ın arasına sokulan bazı din bilginlerinin öğretilerinin etkisi altında kalarak, hadiselerin iç yüzüne etki etmekte tamamıyla yetersiz kalmışlardır.
Bununla beraber Atina Üniversitesinde kayıtlı olan oğlunun eğitimi ile yakından alakadar olabilmek için, Yunanistan’a gelmiş bulunan Prag Müftüsü ile, Hristiyanlığın ilkeleri hakkında yapmış olduğum görüşmeler ve bu görüşmelere katılan değerli ve saygıdeğer diğer bir Müslüman’ın göstermiş oldukları samimiyet ve anlayış yeteneklerine karşı beslediğim derin saygı hislerini de gizleyemem.
Aslında üstün birer insan olan bu kişilerden ikincisi, buluşmalarımız esnasında, son derece samimi ve örneğine nadiren rastlanabilen bir nezaketle, şüphe ettiği birçok noktalara değindikten ve Hz. Muhammed için yazmış olduğu şiirleri bir mümin heyecanı ile okuduktan sonra, ziyaretlerinden birinde beni bulamayınca, incelemeleriniin ana hatlarını apaçık gösteren bir mektup bırakmıştır.
Burada aynen aktaracağım bu mektupta sorulanlara ve sık sık karşılaştığım benzeri sorulara cevap vermeye çalışacağım.
İslâm âlemi, Atina’da benimle görüşen Prag Müftüsünün yaptığı gibi, İslâmiyet’in esaslarını yakından inceleyecek olursa, yalnız Kur’an’ın rehberliği ile de Allah’a daha fazla yaklaşmakta ve Hristiyanlığı da daha iyi tanımakta hiçbir güçlük çekmeyecektir. Zira Kur’an-ı Kerimi dikkate alarak dahi, Kelâmullah (Allah’ın Kelam’ı / Kelime’si / Söz’ü), Ruhullah (Allah’ın Ruh’u) ve Mesih kim olabilir diye düşünecek ve kendiliğinden beliren bu sorular üzerinde duracaktır.
Bizzat Kur’an’ın da itiraf ettiği gibi, yüzlerce yıl boyunca hiçbir insan böyle sıradışı bir şekilde doğmamış, Kelâmullah, Ruhullah ve Mesih olarak tanınmamış, kimse günahsız yaşamamış ve İsa gibi göğe yükselmemiştir.
İsa, hayat ve hakikattir. İslâm âlemi niçin İsa’ya karşı kalbini daha fazla açık bulundurmasın! Kulaklarını niçin O’na daha fazla çevirmesin! İnsanlardan Allah’a ve hemcinslerine karşı sevgi ve muhabbet göstermelerini isteyen, hem Allah hem de İnsan demek olan “Emmanuel” Mesih İsa’nın önünde neden secdeye kapanmasın! İnsanların kalbinde kendilerini kardeşliğe, diğerini sevmeye, barış ve huzur içinde yaşamaya sevkeden ve insanları Nurlu Ufuklara götüren bir tek Allah’ın yeri vardır. O Allah da “İsa Mesih’tir.”
“Emmanuel” yani Allah Bizimle Beraberdir
Başlangıçta Söz vardı. Söz Allah’la birlikteydi ve Söz Allah’tı. Başlangıçta O, Allah’la birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Hayat O’ndaydı ve hayat insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi
Bunun için de Allah O’nu pek çok yükseltti ve O’na her adın üstünde olan adı bağışladı. Öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökteki, yerdeki ve yer altındakilerin hepsi diz çöksün ve her dil, Baba Allah’ın yüceltilmesi için İsa Mesih’in Rab olduğunu açıkça söylesin.
Benim adımla Baba’dan ne dilerseniz, size verecektir.
Kapı Ben’im. Bir kimse benim aracılığımla içeri girerse kurtulur. Girer, çıkar ve otlak bulur.
İsa, “Yol, gerçek ve yaşam Ben’im” dedi. “Benim aracılığım olmadan Baba’ya kimse gelemez.”
Gökte şahadet edenler üçtür, ruh, su ve kan, ve bu üçü birdir.
[0.3.] İlk Temaslarımızın İfadesi
Asırlar boyunca İslam ile Hristiyanlık, birbirinin amansız düşmanıymış gibi çarpışmıştır. Ne yazık ki, her iki taraftan da körü körüne bir savunma, aşılması imkânsız bir set, bir ara duvar örülmüştür. Bu, hakikaten acınacak, üzüntü duyulacak bir olaydır.
Din ve medeniyetin temelleri sevgiye, bütün milletlerin kardeşlik ve sevgi hisleriyle birleşmesine ve dünya barışına dayanır. Bu böyle olduğu halde, nasıl oluyor da bu iki din Hz. Ademi yaratan ve dünyadaki bütün insanların semavi babası olan Allah’ın adına böyle bir kini hoş görüp onu körüklemişlerdir! Din, her şeyden evvel sevgiyi, insanlar arasındaki derin kardeşlik hislerini, muhabbeti öğretir ve bize birbirimizi sevmemizi emreder.
Hz. Muhammed, kendi zamanının Hristiyanları tarafından bir ayrılıkçı olarak tanınmıştı. Hatta ayrılıkçıların en tehlikelisi gibi görüldü. 6. yüzyıldan evvel Hristiyanlıkta, Aryanistler, Montanistler, Nasturiler, Eftihisçiler v.s. gibi ayrılıkçılar ortaya çıkmıştı. 6. yüzyıldan sonra da Luteryen, Metodist, Sabatistler v.s. gibi isimlerle yeni ayrılıkçılar meydana çıkmıştır.
Bu ayrılıkçılar, Hristiyan Kilisesinin sınırları içinde “iç ayrılıkçı” olarak tanındıkları halde, Hristiyanlığa bunların bazılarından daha yakın olan ve öğretileri Hristiyanlığın en saf ve en köklü ilkelerine uyan, İslâm dininin mensuplarına sadece “Muhammediler” denilmekle yetinilmemesi cidden gariptir.
İslam, Hristiyanlığın amansız düşmanı olarak tanıtılmıştır. Evet, bu ayrılık ayrıca savaş meydanlarında daha fazla kızışmış ve Hristiyanlık âlemi İslâmiyeti, Müslümanlar da Hristiyanları düşman olarak tanımışlardır.
Böyle akılları uyuşturucu bir havada da yakınlıktan ziyade ayrılık, dinî düşmanlık, cihadlar ve Kızıl Haçlılar hislerinin körüklenmesi ve alevlenmesi çok doğal görülmüştür.
Geçilemez halde bir duvar, çok geniş ve derin bir düşmanlık hendeği açılmıştır.
Hristiyanlık ve İslam, iki ayrı, karşı karşıya dünyevi ve sosyal hiç ilişkileri olmayan iki dünya.
Din kavramı dünyevi hırslara kurban sunulmakta. Bu ne kadar da acı.
Halbuki İslâmiyet, Hz. İsa’nın doğuşundaki sıradışılığı İncilde tarif edildiği şekilde kabul etmekte, İsa’nın hayatındaki harikulâde olaylara tereddütsüz inanmakta ve onun Kelâmullah, Ruhullâh, Mesih olduğunu ve günahsız yaşadığını, sonunda da semaya alındığını kabul etmektedir.
İsa’nın ilahlığına inanmamaları, haç üzerinde öldüğünü kabul etmemeleri ve Vaftiz yerine Sünnet olmaları, Müslümanları, Hristiyan dinine göre, Yahudiliğe benzer bir ayrılıkçı konuma düşürmektedir.
Bundan ötürü ana ilkeleri bakımından diğer Hristiyan ayrılıkçıların çoğundan, Müslümanların bizlere daha yakın bulunduğunu söylersem şaşırmayınız.
Karşı karşıya bulunduğumuz kızıl tehlike de din erbabını birbirine yakınlaştırmış, dünyayı Kitapsızlar ve Kitaplılar olarak ikiye ayırmış ve Kitap Ehlini bir araya toplamıştır.
Allah sevgidir. Sevginin timsali olmayanlarda, bizce, mümin addedilemezler. Zira din de sevgidir. İslam ile Hristiyanlığın iki karşı cepheye ayrılmasındaki sorumluluğu, insanların gaddar eylemlerinden faydalananlar ve de faydalanacak olanlar taşır. Cehalet, yine cehalet ve her zaman cehalettir. Halbuki insanlar kankardeşleri oldukları gibi, din ve can kardeşleri de olmalıdırlar.
Allah’ın dünyaya Mesih, Kelâmullah (Allah’ın Kelamı), Ruhullah (Allah’ın Ruhu), İbnullah (Allah’ın Oğlu) olarak gelişinde, gerek Hristiyanlık ve gerekse İslâm âlemi için anlaşılmaz bir mucize, büyük bir şefkat, anlayışımızın ötesinde bir nimet vardır. İsa’nın dirilmesi ve göklere alınması, insanları ebedî hayat aşığı mertebesine yükseltir. İslâm ve Hristiyan âlemi için Kelâmullah, Ruhullah, Mesih İsa kardeşlik ve muhabbet bağı olmayacak mı!
İnsanlar canlarının selâmetini, özler ve ölüm ötesi hayatını hazırlamak için uğraşırken, kurtarıcımız İsa Mesih adına niçin birleşmesinler! Bu, er ya da geç olacaktır ve yerine gelmesi için de hepimiz İncil’deki şu Ayeti daima hatırlamak mecburiyetindeyiz:
İnsan bütün dünyayı kazanıp da canından olursa, bunun kendisine ne yararı olur?
[0.4.] Müslüman Bir Muhatabın Yakovos’a Mektubu
Sevgili ve Saygıdeğer Kardeşim,
Aramızda inanç esası ve bilgi bakımından üç esas fark vardır. Siz Hz. İsa’ya bir taraftan Allah’ın oğlu, diğer taraftan da Allah dersiniz. Biz Müslümanlar ne birini ne de diğerini kabul edemeyiz. Üçüncü fark ise, biz Hz. İsa’yı Mesih ve Allah’ın Resulü tanıdığımız halde, siz Hz. Muhammed’i Resul olarak kabul etmiyorsunuz. Bunlar ki esastır, başka farklar hep teferruattır.
Sizi bir daha ziyaret edip bu konuda konuşmayı arzu ettim, sizi evinizde bulamazsam bunları bırakmak üzere kaleme aldım, bulursam yine de söyleyeceğim bu olacaktır.
- Her ruhani insana o devirde Allah’ın evladı denilirdi ve buna delil İncil içinden, havarilerin yazılarından çıkardığım bazı ifadelerdir.
- Hz. İsa Allah değildir. Ancak Allah’ın bir kulu ve Resulüdür. Hz. Muhammed gibi. Buna delil olarak, gene İncil’den başka ifadeler ekliyorum.
- Hz. Muhammed Hak Resulüdür. Hz. İsa onun geleceğine işaret etmiştir. İncil’den çıkarılan ve konuyla ilişkili olan evraktaki açık ve berrak ayetler buna delildir.
Sevgili ve Saygıdeğer kardeşim. Size yine sizin kitabınızla karşılık veriyorum. Sizden rica ederim, kalbinizin mübarek maneviyatı ile bu manaları tefekkür ediniz [derin derin düşününüz], ola ki İsa ve Muhammed’in bir olan hakikati size açıklansın. Bunu Hakimi Mutlak olan Allah’tan dilerim.
Şayet benimle bir daha sohbet etmeyi arzu ederseniz, fakirhanem size daima açıktır. Hayır duanızı diler ve ellerinizden öperim kardeşim.
Fatih................
— Abdullah İlker
Yukarıdaki Mektuba Bağlı Notlar
1) Oğul, Evlât Hakkında
Öyleyse kardeşlerim, borçluyuz ama, benliğe göre yaşamak için benliğe borçlu değiliz. Çünkü benliğe göre yaşarsanız öleceksiniz; ama bedenin kötü işlerini Ruh’la öldürürseniz yaşayacaksınız. Allah’ın Ruhu’yla yönetilenlerin hepsi Allah’ın oğullarıdır.
Sevgili kardeşlerim, birbirimizi sevelim. Çünkü sevgi Allah’tandır... Sevmeyen kişi Allah’ı tanımaz. Çünkü Allah sevgidir.
İsa’nın Mesih olduğuna inanan herkes Allah’tan doğmuştur...
Bakın, Baba bizi o kadar çok seviyor ki, bize “Allah’ın çocukları” deniyor!
Yavrularım, kimse sizi aldatmasın. Mesih doğru olduğu gibi, doğru olanı yapan da doğru kişidir. Allah’tan doğmuş olan, günah işlemez....
2) Hz. İsa’nın Allah Olmadığı Hakkında
Böyle yapmak iyidir ve Kurtarıcımız Allah’ı hoşnut eder. O bütün insanların kurtulup gerçeğin bilincine erişmesini ister. Çünkü tek Allah ve Allah’la insanlar arasında tek aracı vardır. O da insan olan ve kendisini herkes için fidye olarak sunmuş bulunan Mesih İsa’dır.
Bizim için tek bir Allah Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır, bizler O’nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab vardır, O da İsa Mesih’tir. Her şey O’nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O’nun aracılığıyla yaşıyoruz.
Onur ve yücelik sonsuzlara dek bütün çağların Kralı, ölümsüz ve görünmez tek Allah’ın olsun! Amin.
Sevgili kardeşlerim, Allah bizi bu kadar çok sevdiğine göre biz de birbirimizi sevmeye borçluyuz. Hiç kimse hiçbir zaman Allah’ı görmüş değildir. Ama birbirimizi seversek, Allah içimizde yaşar ve sevgisi içimizde yetkinleşmiş olur. Allah’ta yaşadığımızı ve O’nun bizde yaşadığını bize kendi Ruhu’ndan vermiş olmasından anlıyoruz. Baba’nın Oğlu’nu dünyanın Kurtarıcısı olarak gönderdiğini gördük, şimdi buna tanıklık ediyoruz. Kim İsa’nın Allah’ın Oğlu olduğunu açıkça kabul ederse, Allah onda yaşar, o da Allah’ta yaşar.Ey insanı kâmil Muazzez Yuhanna Hazretleri, Senin bastığın yerlerin toprağı ben olayım. Senin mübarek ağzından ve kaleminden ne güzel hakikat ve hikmet cevherleri çıktı. Seni Hakikat üzere anlayana ve tâbi olana ne mutlu. Bu aciz ve hakir Abdullah senin hakikatına feda olsun.
3) Hz. Muhammed’in Geleceğini Müjdeleyen İncil Ayetleri
Bunları size şimdiden, her şey olup bitmeden önce söyledim. Öyle ki, bunlar olunca inanasınız. Artık sizinle uzun uzun konuşmayacağım. Çünkü bu dünyanın egemeni geliyor. Onun benim üzerimde hiçbir yetkisi yoktur. Ama dünyanın, Baba’yı sevdiğimi ve Baba’nın bana buyurduğu her şeyi yerine getirdiğimi anlamasını istiyorum. Haydi kalkın, buradan gidelim.
Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Yardımcı size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. O gelince günah, doğruluk ve gelecek yargı konusunda dünyayı suçlu olduğuna ikna edecektir.
[0.5.] Mektuba Cevap
Pek saygıdeğer ve sevgili kardeşim,
Mektubunuzla ona ilişik olarak göndermek lütuf ve nezaketinde bulunduğunuz, Kutsal İncil’den alınmış ayetler ve özellikle de “Size yine sizin kitabınızla karşılık veriyorum” sözü, bana “Havarilerin İşleri” mektubundan aşağıdaki hadiseyi hatırlattı:
Bu arada Rab’bin bir meleği Filipus’a şöyle seslendi: “Kalk, güneye doğru, Yeruşalim’den Gazze’ye inen yola, çöl yoluna git.” Filipus da kalkıp gitti. Giderken Etiyopyalı bir hadım gördü. Bu adam Etiyopya Kraliçesi Kandaki’nin vezirlerinden biriydi. Kraliçenin bütün hazinelerinden sorumluydu. Yeruşalim’e, tapınmaya gelmişti. Geri dönerken arabasında oturmuş, Peygamber Yeşaya’nın Kitabı’nı okuyordu. Ruh Filipus’a, “Git” dedi, “Şu arabaya yetiş.”
Filipus koşup arabanın yanına geldi ve hadımın Peygamber Yeşaya’yı okumakta olduğunu işitti. “Acaba okuduklarını anlıyor musun?” diye sordu. Hadım, “Biri bana yol göstermedikçe nasıl anlayabilirim ki?” diyerek Filipus’un arabaya binip yanına oturmasını rica etti. Kutsal Yazılar’dan okuduğu bölüm şuydu:
“Koyun gibi kesime götürüldü; Kırkıcının önünde kuzu nasıl ses çıkarmazsa, O da öylece ağzını açmadı. Aşağılandığında adalet O’ndan esirgendi. O’nun soyunu kim anacak? Çünkü yeryüzündeki yaşamına son verildi.” Hadım Filipus’a, “Lütfen açıklar mısın, peygamber kimden söz ediyor, kendisinden mi, bir başkasından mı?” diye sordu.
Bunun üzerine Filipus anlatmaya koyuldu. Kutsal Yazılar’ın bu bölümünden başlayarak ona İsa’yla ilgili Müjde’yi bildirdi.
Yolda giderlerken su bulunan bir yere geldiler. Hadım, “Bak, burada su var” dedi. “Vaftiz olmama ne engel var?” Sonra arabanın durmasını buyurdu. Filipus’la hadım birlikte suya girdiler ve Filipus hadımı vaftiz etti. Sudan çıktıkları zaman Rab’bin Ruhu Filipus’u hemen oradan uzaklaştırdı. Filipus’u bir daha görmeyen hadım sevinç içinde yoluna devam etti.
[0.6.] İsa Allah’tır
Biz de daima ve herkese yaklaşarak, Filippos’un yaptığı gibi, sorabiliriz: “Acaba okuduklarını anlıyor musun?”
Kutsal Ruh’un âlet ve vasıtaları olan Peygamberlerle Havariler Allah’ın oğlu İsa’nın da Allah olduğunu Kutsal Kitaplarda, yani Eski ve Yeni Antlaşmada, bütün dünyaya ilân etmişlerdir. İslâmiyet’te de, Kur’an’ın birçok ayetlerine istinaden, Tevrat ve İncil Allah’ın hakiki kelâmı, yani O’nun eski ve yeni antlaşmasıdır. Bu itibarla sözü geçen iki kitap Mukaddes Kitap diye tanınmaktadır. Ne yazık ki, İslâm alimleri ve Kur’an bilginleri bunlarla gerektiği kadar alâkadar olmamışlar ve bu yüzden beklenen kurtuluşu aramamışlardır. Müslümanlar ise, bu kitapları benimsemezler, hattâ büyük bir kısmı okumazlar bile.
Bu iki kitabın birbirleri ile olan bağlılıkları üzerinde durmadan ve açıklamadan önce, İslâm âleminde iddia edildiği gibi, onların hakikaten tahrif edilmiş olup olmadıklarını araştırmalıyız. Acaba bu kitaplar hakikaten tahrife uğramışlar mıdır! İlk önce bu noktayı tespit edelim.
[A.] Mukaddes Kitaplarca İsa: Kelâmullahtır, Emmanueldir
[A.1.] “Emmanuel” yani Allah Bizimle Beraberdir
Başlangıçta Söz vardı. Söz Allah’la birlikteydi ve Söz Allah’tı. Başlangıçta O, Allah’la birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi.
Bunun için de Allah O’nu pek çok yükseltti ve O’na her adın üstünde olan adı bağışladı. Öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökteki, yerdeki ve yer altındakilerin hepsi diz çöksün ve her dil, Baba Allah’ın yüceltilmesi için İsa Mesih’in Rab olduğunu açıkça söylesin.
Benim adımla Baba’dan ne dilerseniz, size verecektir.
Kapı Ben’im. Bir kimse benim aracılığımla içeri girerse kurtulur. Girer, çıkar ve otlak bulur.
İsa, “Yol, gerçek ve yaşam Ben’im” dedi. “Benim aracılığım olmadan Baba’ya kimse gelemez.”
Gökte şahadet edenler üçtür: Peder, Kelâm ve Kutsal Ruh, ve bu üçü birdir.
Ya Eyu hel kitabı la taglufi dini kum ve la tekulu al Allahı illel Hakka innemel Mesihu İşebni Meryeme Resullallahi ve kelimetul kahen illa Meryeme ve Ruhun min feaminu billahi ve Rusulluhı vela tekulu selasetun intehu ahiren lekum innemallahu illa vahidün, suphane en yekunu lehu veledun lehu mafis, semavatı veme fil arz ve kefabillahi.
Allah’ın daha evvel gönderdiği Kitaba inanın...
Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab’ı [Tevrat’ı ve İncil’i] okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma!
[A.2.] “Tevrat” yani Eski Ahit
[A.2.1.] Eski Ahit’e Ait Kitaplar
Tevrat’ın içinde bulunan kitaplar Yahudi alfabesinin harf sayısına uygun olarak yirmi ikidir. Aşağıda isimlerini kaydedeceğimiz Kitaplar, konuları bakımından, tarih, eğitim, ahlak ve peygamberlik kitapları olarak ayrılabilirler.
Tarih Başlığı Altında Kitaplar
Bu başlık altında toplayacağımız kitaplar ilk başta sadece beş tane idi.
- Yaratılış Kitabı
- Mısır’dan Çıkış Kitabı
- Levililer Kitabı
- Çölde Sayım Kitabı
- Yasa’nın Tekrarı Kitabı
Bunları yazan ve onlara “Pentatevhos = Esfarihamse = Şeriat Kitabı” adını veren Hz. Musa, bu kitapların daima iyice korunmalarını Yahudi’lere emretmiştir. Bu emir Tevrat’ın Mısır’dan Çıkış Kitabında yazılıdır. Fakat az zaman sonra, Musa Peygamber’in yerine geçen Yeşu devrinde bu kitaplara yedi kitap da dahil edilmiştir... (Metinlerin isimleri, Kutsal Kitap üzerine incelemeler ve tarihi bilgiler içeren bir eserden alınmıştır).
İlâve olunmuş ve bu suretle adedi on ikiye çıkmıştır ki, şunlardır:
- Yeşu
- Hakimler ve Rut
- 1. Krallar
- 2. Krallar
- 1. ve 2. Tarihler
- Ezra ve Nehemya
- Ester
Bu Kitaplarda toplanmış olan yazılar hakkında Tevrat’ta şöyle denilmektedir:
Allah’ınız RAB’bin size öğretmek için bana verdiği buyruklar, kurallar, ilkeler bunlardır. Mülk edinmek için gideceğiniz ülkede onlara uyun. Yaşamınız boyunca siz, çocuklarınız ve torunlarınız, size verdiğim bütün kurallara, buyruklara uyarak Allah’ınız RAB’den korkun ki, ömrünüz uzun olsun.
Bugün size verdiğim bu buyrukları aklınızda tutun. Onları çocuklarınıza belletin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin. Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın, alın sargısı olarak takın. Evlerinizin kapı sövelerine, kentlerinizin kapılarına yazın.
Bütün bu ilâhi nasihat ve tavsiyelerden sonra, her harfi üzerinde titreyen, onları gece gündüz çocuklarına öğreten Yahudilerin, bu Mukaddes Kitapları tahrife kalkışmalarına imkân var mıdır!
Eğitim Ve Ahlaka Yönelik Kitaplar
Yukarıdaki on iki Kitaba sonraları eğitim ve ahlaka yönelik şu beş Kitap da ilâve olunmuştur:
- Eyüp
- Mezmurlar
- Özdeyişler
- Vaiz
- Ezgiler Ezgisi
Peygamberlere Ait Kitaplar
- Yeşaya
- Yeremya
- Hezekiel
- Daniel
Küçük denilen Peygamberlerin Kitapları da şunlardır:
Hoşea, Amos, Mika, Yoel, Ovadya, Yûnus, Nahum, Habakkuk, Sefanya, Hagay, Zekeriya ve Malaki peygamberlerin kitapları.
Çok sonraları, yukarıda zikri geçen yirmi iki kitaba, insanların eğitim ve ahlakları için çok faydalı olan aşağıdaki beş kitap daha eklenmiştir. Bunlar şu kitaplardır:
- Tobit
- Bilgelik
- Sirak
- Yudit
- Makabeler
[A.2.2.] Tevrat'ın Tarihsel Gelişimi ve Yunanca Tercümesi
Yahudiler esaretten kurtuldukları zaman âlim ve bilgelerin ve özellikle bunların başında bulunan ve tanınmış birer vahiy erbabından olan Ezra ve Nehemya’nın çalışmaları sonucunda, yukarıda adı geçen kitaplar gündelik İbranice’ye edilmişlerdir. Daha evvelinde Padam - Aram, yani Asuri ve eski İbrani diliyle yazılmış bulunuyorlardı. Ezra ile Nehemya Kitapları tercüme ettikten sonra, bunları “Tevrat’ın Geçerli Kitapları” adı altında bir araya toplayarak, gelecek nesillere böylece bir cilt halinde teslim etmişlerdir.Tevrat, Ezra ve Nehemya Kitapları.
Ancak o devirde Mısır’da yaşayan Yahudiler anadillerini kaybetmişlerdi. Bu Yahudiler Yunanca’yı anadili olarak almışlar ve Yunanlaşmışlardı. Bunların İbranice Tevrat’ı anlamalarına imkân yoktu. Bundan ötürü Tevrat’ın bir an evvel Yunanca’ya tercüme ettirilmesi gerekiyordu.
Mısır’da M. Ö. 285-247 senelerinde hüküm süren Kral Filadelfos Ptolemeos kitaplara çok meraklı bir adamdı. Günün birinde, Yahudiler’in mezhebe, ahlâka, tarihe, şeriata ve Peygamberlere dair mükemmel bir kitapları mevcut olduğunu haber alınca, İskenderiye’deki zengin kütüphanesinin müdürü olan Dimitrios Filarefs adındaki kişinin emri altında bir heyet tertip etmiş ve bu heyeti, Yahudilerin esaretten kurtulduğuna dair bir ferman ve birçok kıymetli hediyelerle birlikte, Yahudi halkının ileri gelenlerine ve Yahudi liderlerine yollamıştır.
Yahudi iler gelenleri, bu Mısır heyetine güzellikle kabul göstermiştir. Tevrat’ın Yunanca’ya tercümesinde yardım edeceğini vaadetmiş ve hattâ verdiği cevabı altın yazılarla yazarak yollamıştır. Keza her İsrail oymağından İbranice ve Yunanca’ya çok hakim altışar kişi seçerek yetmiş iki kişiyi topalyıp Mısır Kralına yollamıştır. Kral bu önde gelen kişilerden oluşan heyetin çalışmaları ile yakından alâkadar olmuş ve hazırlanan metinlerin aslına uygun olup olmadığını, günü gününe denetletmiştir.
Bu yetmiş iki kişilik heyet Tevrat’ı tam yetmiş iki günde tercüme etmiştir. Bu Yetmişler Tercümesi yalnız Mısır’da yaşayan Yahudiler tarafından değil, aynı zamanda Suriye, Filistin, Irak ve Anadolu içlerinde yaşayan Yahudilerce de aslına sadık ve onun kadar kutsal kabul edilmiş ve hala da böyle kabul edilmektedir.
Bu böyle olunca Yahudilerin onu tahif ettikleri nasıl kabul edilebilir?! Esasen böyle bir harekette bulunmalarında da bir mâna yoktur. Bir kere bütün ümitleri, bütün tesellileri hep dinlerindedir. Kutsal Kitapları da bu kitaptır. Sonra Yahudilerin dini geleneklerine ne kadar sadık kaldıkları, onları ne kadar büyük bir itina ile, dikkat ve özenle korudukları herkesçe bilinen bir şeydir. Kendileri bu güne kadar bir Mesih beklemekte olup, sarsılmaz imanlarını, gözbebekleri gibi baktıkları kutsal kitaplarına bağlamışlardır.
[A.2.3.] Tevrat’ın Tahrif Edilemeyeceğine Dair Deliller
Tevrat’ın tahrif olunamayacağına dair, bu mantıklı sebeplerin yanı başında gene aynı meseleye dair birçok deliller daha vardır ki, konu bakımından bunları üçe ayırmak mümkündür:
Dahili Deliller
- Tevrat’ın Daniel Kitabının 9. bölümünün 2. ayetinde şöyle denilmektedir: “Medli Ahaşveroş oğlu Darius Kildan Kralı oldu. Krallığının birinci yılında ben Daniel, RAB’bin Peygamber Yeremya’ya bildirdiği sayının Yeruşalim’in ıssız kalacağı yılların sayısının yetmiş olduğunu Kutsal Yazılar’dan anladım.”
- Tevrat’ın Yeşaya Kitabının 29. bölümünün 18. ayetinde şu cümleye rastlamaktayız: “O gün sağırlar kitabın sözlerini işitecek, körler koyu karanlıkta görecek.”
- Tevrat’ın Yeşaya Kitabının 34. bölümünün 16. ayetinde şöyle deniliyor: “RAB’bin kitabını okuyup araştırın: Bunlardan hiçbiri eksik kalmayacak, eşten yoksun hiçbir hayvan olmayacak. Çünkü bu buyruk RAB’bin ağzından çıktı, Ruhu da onları toplayacak.”
- Tevrat’ın Zekeriya Kitabının 7. bölümünün 12. ayetinde şunları okumaktayız: “Kutsal Yasa’yı ve Her Şeye Egemen RAB’bin kendi Ruhu’yla gönderdiği, önceki peygamberler aracılığıyla ilettiği sözleri dinlememek için yüreklerini taş gibi sertleştirdiler. Bu yüzden Her Şeye Egemen RAB onlara çok öfkelendi.”
Tarihi Deliller
Yalnız Peygamberler değil, bir takım tarihçiler de çeşitli sebeplerle, aynı mesele hakkında, bize çok kıymetli malûmat vermektedirler. Meselâ, Yahudilerin meşhur tarihçisi Filon, Tevrat’tan bahsederken, Onu “Kadim Yahudilerce kabul edilmiş ve kullanılmakta olan kutsal kitaplar” diye adlandırmaktadır.
Bunun gibi gene Yahudi arkeoloğu Yosippos da, Tevrat’a dahil kitapların yirmi iki tane olduğunu kaydettikten sonra, bunların Milâttan 424 sene evvel “kanon şeklini aldıklarını ve hiçbir kimse tarafından değişim veya tahrife uğramaksızın zamanına kadar kullanılmakta olduğunu” ifade etmektedir.
İncil’de Mevcut Deliller
Peygamberlerin ve tarihçilerin kutswal olarak kabul ettikleri bu kitaplar Kutsal İncil tarafından da onaylanmış ve bu sayede Hristiyanlar için de aynı niteliği, yani kutsal kitap niteliği taşımıştır. İncil’in birçok yerinde bu noktaya temas edilmiştir.Luka 24:44; Markos 7:13. Bunlardan bir ikisini biz de göreceğiz:
- İsa, Musa’nın yasasının belli parçalarını söyledikten sonra, bunları Ferisi denilen dindar Yahudilerin öğretileriyle karşılaştırmakta ve kendilerine: “Siz uyguladığınız ve öğrettiğiniz rivayetlerle Allah’ın kelâmını iptal ediyorsunuz.” demektedir. Bu suretle İsa, Musa’nın yasasının aaçıktan açığa “Allah’ın Kelâmı” olduğunu kabul etmektedir ki, bu da pek tabiidir.
- Musa’nın yasasının verildiği gibi aynen muhafaza edildiğini, Ondan bir tek harf, hattâ bir nokta bile değiştirilmediğini, bizzat İsa’nın şu sözlerinden de anlamaktayız: “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. Size doğrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak” (Matta 5:17-18).
- Sözlerini doğrulmak için Mezmurlar Kitabından da bir parça okuyan İsa, şunları ilâve etmiştir: “Kutsal Yazı da geçerliliğini yitirmez” (Yuhanna 10:35).
- Yuhanna İncil’inde ise, İsa hakkında şunlar yazılıdır: “Sonra Musa’nın ve bütün peygamberlerin yazılarından başlayarak, Kutsal Yazılar’ın hepsinde kendisiyle ilgili olanları onlara açıkladı” (Luka 24:27). Sonra onlara şöyle dedi: “Daha sizlerle birlikteyken, ‘Musa’nın Yasası’nda, peygamberlerin yazılarında ve Mezmurlar’da benimle ilgili yazılmış olanların tümünün gerçekleşmesi gerektir’ demiştim” (Luka 24:44).
Kutsal Kitaplarla yakından alâkadar olan herkes, Yahudilerin Onu belirli kısımlara ayırmış olduklarını bilir. Yukarıda söylediğimiz parçada İsa, bu gurupları saymakta ve doğruluğunu teyit etmektedir.
- Hattâ bu hususta bir benzetme yaparak: “‘Eğer Musa ile peygamberleri dinlemezlerse, ölüler arasından biri dirilse bile ikna olmazlar’ dedi” (Luka 16:31).
Gerek bu ve gerekse not halinde göstermiş olduğumuz parçaların esaslı bir surette inceleme ve değerlendirmesinden sonra çıkacak olan sonuç şu olacaktır:
Tevrat’la İncil arasındaki bağlılık meydanda ve aşikârdır. Bu bağlılık her meselede ortadadır.Yuhanna 5:47: Ayette şöyle deniliyor: “Onun, yani Musa’nın, kitaplarına inanmadığınız halde benim sözlerime nasıl inanırsınız!”.
Beri yandan “aramızdaki öğreti ve bilgi itibariyle de ciddi üç fark bulunduğunu” ileri süren malûm mektubun da incelenmesinden, adı geçen bu iki kutsal kitabın birbirlerini onayladığı, tasdik ettiği ve insanların ihtiyaç duydukları kurtarıcının ancak Allah’ın oğlu Mesih İsa’nın olabileceği, kolayca anlaşılır. Bu bakımdan, bizim görüşümüze göre, Kur’an hariçte kalmaktadır. Bunun aksini iddia ve ispat etmek İslâm Ulemasına düşen bir vazifedir.
[A.3.] “İncili Şerif” yani Yeni Ahit
[A.3.1.] Yeni Ahit’e Ait Kitaplar
Tarihe Dair Olanlar
- Matta İncili
- Markos İncili
- Lukas İncili
- Yuhanna İncili
Bu kısma zikri geçen Havariler tarafından yazılmış olan dört Kutsal İncil vardır. İleride detaylıca göreceğimiz gibi, bunlardan ikisini bizzat İsa’nın öğrencileri ve Havarileri Matta ile Yuhanna ve diğer ikisini de bunların öğrencileri olan Markos ile Luka kaleme almışlardır. Ve bunlara ek olarak Havarilerin İşleri yazılmıştır.
Eğitim Ve Öğretime Dair Olanlar
- Bunların başında Havari Pavlos’un on dört tane mektubu gelir ki, bu mektuplar şunlardır:
- Pavlos’un Romalılara Mektubu
- Pavlos’un Korintlilere 1. Mektubu
- Pavlos’un Korintlilere 2. Mektubu
- Pavlos’un Galatyalılara Mektubu
- Pavlos’un Efeslilere Mektubu
- Pavlos’un Filipililere Mektubu
- Pavlos’un Koloselilere Mektubu
- Pavlos’un Selâniklilere 1. Mektubu
- Pavlos’un Selâniklilere 2. Mektubu
- Pavlos’un Timoteos’a 1. Mektubu
- Pavlos’un Timoteos’a 2. Mektubu
- Pavlos’un Titus’a Mektubu
- Pavlos’un Filimon’a Mektubu
- Pavlos’un İbranilere Mektubu
- Aşağıdaki yedi tane şahsi mektup da aynı kategoriye girer:
- Havari Yakub’un Mektubu
- Havari Petrus’un 1. Mektubu
- Havari Petrus’un 2. Mektubu
- Yuhanna’nın 1. Mektubu
- Yuhanna’nın 2. Mektubu
- Yuhanna’nın 3. Mektubu
- Yahuda’nın Mektubu
Peygamberliklere Dair Olanı
Peygamberliklere dair olanı ise, Yuhanna’nın meşhur “Apokalipsis” denilen Vahiy kitabıdır.
[A.3.2.] Mukaddes Kitap’ın İlahi Mesajı ve Tarihsel Güvenilirliği
Kutsal İncil, emir ve müjdeleri iletir. Emirler kısmında, Allah’ın emir ve tenbihlerinin tam olarak korunmasını istemektedir. Bunların tam tersine hareket edenlere büyük azaplar çektirileceği hatırlatılır. Müjdeler kısmında da, Allah’ın sevgili oğlunu göndermekle, bize karşı büyük sevgi beslediği açıklanmaktadır.
Asırlar boyunca süren araştırma ve incelemeler sonucunda, Batılı âlimlerin varmış oldukları netice, Kutsal İncil’de adı geçen Kitaplarından hiçbirinin tahrif edilmediğidir. Diğer taraftan bir takım din düşmanlarıyla sapkınların yorulmak bilmez bozguncu faaliyetlerine rağmen, müminlerin bu kitaplara olan bağlılık ve imanları sarsılmak şöyle dursun, bilâkis günden güne artmaktadır. Hakikaten de belli başlı yerlerde altmıştan fazla büyük eğitim merkezleri kurulmuştur. Bunların hedefi, Mukaddes Kitapların öğrenimi ve korunmasıdır. Bu merkezleri başarı derecesini anlayabilmek için, şunu söyleyelim ki, İngiltere’de bu Kitaplar 1118 ayrı dile tercüme edilmiş ve 1808 ile 1932 yılları zarfında bütün dünyaya toplam 431.600.000 Kutsal Kitap dağıtılmıştır. Diğer taraftan Amerika’da ve diğer memleketlerde bulunan bu gibi kurumlarla sırf kendileri için çalışan birçok yerel kiliseler de birçok kutsal kitap bastırmışlar ve yaymışlardır. Bunları da yukarıdaki rakkama katmak mecburiyetindeyiz.
Bu muazzam faaliyet bütün dünyada günden güne artmaktadır. Zira Tevrat’ın Habakkuk Kitabının 2. bölümünün 14. âyetinde zikredildiği gibi, “Çünkü sular denizi nasıl dolduruyorsa, dünya da RAB’bin yüceliğinin bilgisiyle dolacak.”
Kutsal kitapları dünyaya yayma işi, miladın 1. yüzyılından beri başlamış bulunuyor. M. S. 303’te müthiş bir din düşmanı olan Roma İmparatoru Diokletianus, bütün dini kitaplarını teslim etmelerini, Hristiyanlardan istemişti. Bu vak’a Hristiyanların o asırda bile dini kitaplarını çoğaltıp yaydıklarını ispat etmek için yeterlidir. İncil’in içinde bulunan kitaplar o devirde de mevcuttu. Hristiyan din adamlarının aktardıklarına göre “Dini Kongrelerde – Ekümenik Konsillerde” bu Kitaplara istinaden müzakereler yapılmış, incelemeler yürütülmüş ve varılan sonuçlarda “kanon” adıyla oluşturulmuştur.Hristiyanlık âleminde geçerli kurallardan hiçbiri doğrudan doğruya şu veya bu Kilise mensubunun eseri değildir. Kitapların gelişi güzel ve yanlış yorumuna meydan vermemek için yüksek rütbeli Kilise mensupları bir araya gelerek meseleyi hallederler ve hatalara meydan bırakmazlardı. İncil kendilerine geniş yetkiler vermişti. Matta İncilinin 18. bölümünün 19-20. âyetinde şöyle deniliyor: “Yine size şunu söyleyeyim, yeryüzünde aranızdan iki kişi, dileyecekleri herhangi bir şey için anlaşırlarsa, göklerdeki Babam dileklerini yerine getirir. Nerede iki ya da üç kişi benim adımla toplanırsa, ben de orada, aralarındayım.” Ekümenik Konsiller, Genel ve Yerel olmak üzere iki türlüdür. İlk Ekümenik Konsil, Havariler zamanında aktedilmişti. Bazı kimseler Musa’nın yasasının aynen yürürlükte bulunması gerektiğini ileri sürerek diğer müminlerin huzurunu bozmuşlardı. Bunun arkasından yedi tane genel ve dokuz tane yerel konsil aktedilmiştir. Bunların tarihlerini ve alakadar oldukları meseleleri burada kısaca zikredeceğiz:
Genel Konsiller:
1.) MS 325 - İznik (İsa’nın Allahlığını inkâr eden Arios’a karşı toplanmıştır.)
2.) MS 381 - İstanbul (Kutsal Ruhun ilahlığını inkâr eden Makedonios ve arkadaşlarına karşı.)
3.) MS 431 - Efes (Patrik Nestorios için toplanmış ve 200 zat hazır bulunmuştur.)
4.) MS 451 - Kadıköy (630 kişinin iştirakile Eftihios’a karşı.)
5.) MS 553 - İstanbul (Teodoros ve Evağrios için.)
6.) MS 680 - İstanbul (239 kişi iştirak etmiştir.)
7.) MS 787 - İznik (İkonaları put sayanlara karşı toplanmıştı. 365 kişi iştirak etmiştir.)
Yerel Konsiller:
Bunlar 236’da Kartaca, 314’te Ankara, 315’te Niksar’da, 340’da Çankırı’da, 341’de Antakya’da, 343’te Eskihisar’da, 347’de Sofya’da 394’te İstanbul’da, 418’de Kartaca’da toplanan 9 konsildir.
Esasen ilk yüzyıldan beri, Kilisenin önde gelenleri ve din bilginleri, birçok Episkoposlar, Rahipler, Keşişler kendi eserlerinde kutsal kitaplardan birçok parçalar alıntı etmişler etmişler ve bu âyetleri yorumlamışlardır. Bundan ötürü İncil kaybolmuş olsa bile, bütün metnini bu dini eserlerden çıkarmak pekâlâ mümkündür.
Bundan sonra asırlar boyunca devam eden güven ve dini ahlak göz önüne alındığında İncil’in Allah’ın hükümlerini aktardığı, hidayet ve nurla dolu bir kitap olduğu ortadadır. Ve diyebiliriz ki, Hristiyanlık dünyaya yayılmaya başladığı ilk günden beri bu kutsal kitaplar “her Hristiyanın hususi kitabı” idi. Meselâ Kilise Azizlerinden Kiprianos, Donatos’a şu tavsiyelerde bulunuyor: “İbadetlerinde ve kutsal kitapların incelenmesinde çalışkan ol. Zira ibadet sırasında sen Allah’la konuşursun, ikincisi sırasında da O seninle konuşur.”
Gene Hristiyanlığın ilk yüzyılında Kilise öğretmenlerinden Tertullianos, Kutsal Kitapların okunmasından Hristiyanlığa yeni dahil olan kimselerin epey faydalanacaklarını söylemektedir.
Kutsal Kitaplara olan ilgi ve sevgiye iyi bir örnek oluşturmak üzere şunu da kaydedelim: İlk devrelerde bu kitapların birçok parçalarını ezberden bilenler pek çoktu. Meselâ Hristiyan Kilisesinin ilk ve dünyaca meşhur olan tarihçisi Filistin Kayseriye’sinden Efsevios, Yuhanna adında bir Mısırlı çocuktan bahsederken, şöyle diyor: “Bu çocuk, kutsal kitapları dinleye dinleye o kadar güzel ezberlemişti ki, gerek yasadan, gerekse Peygamberlerden, dört İncilden ve Havarilerden ne varsa ezberden okuyor ve kalbindeki tükenmez hazineden bol bol dağıtıyordu.”
Keza Kudüs’te yaşayan rahip Ualis adında bir zat da bütün İncil’i ezberden bilmekle şöhret kazanmıştı.
Kilise tarihçisi Efsevios’un öğretmeni Pamfilos, Kutsal Kitap nüshalarından o kadar çok elde etmişti ki, bunları, kadın erkek, herkese dağıtırdı.
Demek oluyor ki milattan sonra ilk yüzyıllardan başlıyarak, Hristiyan din bilginleri ve öğretmenler bu kutsal kitapları “meşru” olarak tanımışlar ve bunlara iman ve güvenle danışmışlardır.
Rehberi Kutsal Ruh olan bu Kitapları tam bir sadelik ve saflıkla okur veya dinlerken, kalbimizin içinde hissettiğimiz ferahlık ve teselliden de Onların doğru sözler olduklarını derhal anlarız.
Diğer bir ifade ile, bu manevi hal onların kutsiyeti hakkında sarsılmaz bir delil teşkil eder.
Yakın bir gelecekte ortaya çıkacak olayları sezmek insanın kudreti haricinde olduğu halde, binlerce sene evvel gelmiş bulunan Peygamberlerin İsa hakkındaki müjdelerinin harfiyen tahakkuk ettiği gözönünde bulundurulacak olursa, bu sözlerimizin doğruluğu kendiliğinden anlaşılmış olur.1. Yuhanna 2:19-20; Yuhanna 10:9-10; 1. Petrus 3:18; Titus 3:9; Yuhanna 14:17; Havarilerin İşleri 15:22.
Tevrat ve İncil’in kasten tahriflerine yer olmadığı gibi, sonraları da onların tahrif edilmiş olmaları asla mümkün değildir. Kur’an’dan da birçok âyetler bunu teyit ettikleri halde din bilginlerinden bazılarının yalan yanlış görüşlerini mi dikkate alacağız?
[A.4.] İsa Ve Yeni Ahit
Yukarıda kaydetmiş olduğumuz delillere şunları da ilâve etmeyi zorunluluk sayıyorum: İsa, bizzat Yeni Ahitin geçerliliğini onaylamış ve tasdik etmiştir. İsa dünyada iken Yeni Antlaşmanın bir tek kitabı bile kaleme alınmış olmadığı için, “Bu nasıl olur!” diye bir soru sorulabilir.
Biz bu suale şöyle cevap vereceğiz: İsa, bu işi peşinen yapmıştır. Hakikaten de Yuhanna İncili’nin 14. bölümünün 26. âyetinde yazılı olduğu şekilde, İsa şöyle söylemiştir: “Ama Baba’nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak.”
Bu suretle İsa, Havarilerin sadece öğretilerini değil, aynı zamanda onların kendi şahsi öğretilerinden hatırladıklarının doğruluğunu da tasdik etmiş oluyor. Çünkü her ikisinde de Kutsal Ruhun etkisi vardır.
Bu nokta gözönünde bulundurulursa, İncil’lerdeki yazıların İsa’nın öğretilerine noktası noktasına uymadıklarını bize karşı kim iddia edebilir!
Diğer taraftan Havariler, İsa’nın öğretilerinden sadece hafızalarında tutabildiklerini değil, — İnsan olmaları sebebiyle onların bir kısmını unutmaları mümkündü. — Hiçbir şeyi unutmayan Kutsal Ruh’un yardımı ile, İsa’dan dinlediklerini aynen yazmışlardır. Bunu bize bizzat İsa temin etmektedir. Böyle bir tanıklığın getirdiği manevi kıymetin son derece yüksek olacağı ise aşikârdır.
Gene Yuhanna 16. bölümünün 12-13. ayetlerinde şöyle denilmektedir: “Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi tüm gerçeğe yöneltecek. Çünkü kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.”
Burada da İsa, Kutsal Ruh’un eseri olduklarından dolayı, Havariler tarafından yayınlanan öğretilerin doğruluğunu, bu öğretinin tam anlamıyla hakikatı yansıttığını onayladığı gibi, bahsedileceği daha pek çok şeyler bulunduğunu da bildirmekte, ancak bunları kavrayabilecek mertebeye henüz gelmemiş bulunduklarını da ilâve etmektedir. Bundan ötürü İsa, ileride gelecek olan Paraklitos’un yani Kutsal Ruh’un, Havarileri daha mükemmel ve daha geniş hakikatlara ulaştıracağını, Havarilerine müjdelemektedir.
Şu halde, eğer İsa’nın tanıklığını değerli görüyorsak, bu takdirde Havarilerin öğretilerinde, Yeni Antlaşma Kitaplarının içinde saf ve temiz hakikatın, İsa’nın yeryüzündeki öğretilerinden fazla hakikat nuru huzmelerinin bulunduğunu da ifade etmemiz gerekir. Ve eğer İsa’nın öğretilerinin doğru olduğunu biliyorsak, Eski ve Yeni Antlaşmayı da oldukları gibi kabul etmemiz gerekir. Mesele çok basittir. Ya İsa’yı Mukaddes Kitapların tamamı ile birlikte kabul etmeli veya her ikisini birden inkâr etmeliyiz. İkisinin ortası bir hal çaresi yoktur ve olamaz. Bu iddialarımıza karşı fikirler sunmaya kalkışacakların gözlerinin önüne bütün hakikatları sermekten asla çekinmeyeceğiz.
[A.5.] Kutsal İncil’in Saflığı Ve Evrensel Değeri
Kur’an’ın birçok ayetlerinin incelenmesinden de anlaşılacağı gibi, Onun nazarında da İncil tahrif edilmiş değildir. İncil’in tahrif edilmesine sebep de yoktur. İncil tahrif edilemez de. Çünkü İncil, insan akıl ve kudretinin eseri değildir (bkz. Galatyalılar 1:11). Keza Havari Pavlos’un Romalılara yazdığı gibi, “İman edenlerin huzuru için gönderilmiş göksel bir eserdir” (bkz. Romalılar 1:1-6).
Theodoros K. Zografos’un nutuklarından:
Allah tarafından lütfedilen ve yeryüzünde yüksek bir mevki kazanan İncil’in, kurtarıcı kudretinin incelenmesi ve dolayısıyla da İncil’in sırlarının lâyıkı ile kavranması, sapkınlar tarafından bile kaçınılmaz bir zorunluluk halini almıştır.
İncil’in kurtarıcı kuvvetini anlamak için, Onun nuru parlamazdan evvel dünyanın ne halde bulunduğuna bir göz atmamız lâzımdır. O devirlerde putperestliğin ahlâk üzerinde hiçbir etkisi kalmamıştı. Bu herkesçe bilinen bir şeydir. Esasen putperestliğin temellerini felsefe çoktan tahrip etmiş ve bu suretle insanların büsbütün ahlâksızlığa sürüklenmesine sebep olmuştu. Her ne kadar Felsefe’de Pitagoras ve Platon vasıtasıyla mutlak akıl ve ahlâk araştırmasına yükselmeğe cesaret edilmişse de, Epikurios vasıtasıyla da maddeciliğin kötülüğüne düşülmüştü. Hakikat, Fazilet, Namus ve benzeri kelimelerin hiçbir manası kalmamıştı. Keza aile hayatı ortadan kalkmış, kadın rezil olmuştu. Nikâh ve dolayısıyla aile ortadan kalkmıştı. Çocuklar merhametsizce sokaklara atılmakta, fakir, hasta, ihtiyarlar kendi hallerine bırakılmakta ve hakaretlere maruz kalmaktaydılar. Zira sevgi ve şefkat insanların kalbinden uzaklaşmıştı. Hürriyet yoktu, çünkü insanların üçte ikisi köle idi, hür olanlar bile günahın köleleri haline düşmüşlerdi. Çünkü insanlardaki hayvani tutkular kutsal hale getirilmişti.
İşte böyle yüzlerce örneğini sayabileceğimiz insanlığı tam sükûta ve dünyayı mahve götüren sebeplerin meydana getirdiği bir durumun ortasında Beytlehem’de nurlu bir olay, sıradışı bir mucize ortaya çıktı: Allah’ın oğlu, hasta olan insanlığı kurtarmak için insan oldu. İnsanlara samimiyet ve yakınlık gösterdi. Üç yıl müddetle İncil’i ilân ve vaaz etti. Ve ölümü ile de, Allah’tan uzak olan insanlığı Onunla barıştırdıktan sonra, bütün dünyaya yaymaları için, Havarilerine İncili teslim etti. Kutsal İncil’i vaaza çıkan Havariler bütün dünyaya O’nun ışığını dağıttılar. İncil’in kısa bir zaman zarfında bu derece evrensel bir mevki kazanması, Havarilerin liyakat ve yetenekleriyle, dili kullanma becerileri sayesinde olmamıştır. Çünkü Havariler fakir ve kuvvetsiz kimseler oldukları gibi, kurtların arasına sevkedilmiş koyunlara benzetilebilirlerdi. Havariler, balıkçı ve gümrükçü sınıflarından eğitimsiz insanlardı. Fakat bütün bunlara rağmen, bu şartlar altında yayınlanan İncil insanların fikir kalbini cezbetti, kalpleri nurla doldurdu ve bütün insanlığı canlandırıp yenilenmeye götürdü. İsrail tarafından kuşatma altına alınan Eriha şehrinin kaleleri trampet sesi ile yıkıldığı gibi, İncil’in yayılması da da dinsizliği yıkmış, kötülüğü tepelemiş ve karanlık ufuklarda fazilet nurunu parlatmıştır.
Hakikaten İncil’in kudreti büyüktür; Putperestler putlarını parçaladılar. İncil’den evvel dünyada mevcut olan mezhepler söndü. İnsanların kalbinde kökleşmiş olan illetler sökülüp atıldı. Şehveti yok eden bir mezhep doğmuştu. İtikatsızlık ile ahlâksızlığın koyu karanlıklarından temiz bir ahlâki durum meydana gelmişti. İffet ve merhamet ve barış ortamı, âdeta meleklere has bir hayat ortaya çıkmıştı. İncil dünyada hayat yollarını açmıştı ve bütün yeryüzüne nur ırmakları akıtmıştı.
Yahudi ve Putperestlerin geneli daima Allah hakkında tam ve derin bir bilgi edinmek ve iman susuzluğunu giderecek ruhani bir mezhebin şifalı nuruyla kalplerinin köşelerini aydınlatmak ihtiyacını hissediyorlardı. İncil vaazlarını işitir işitmez, onun şifalı kaynaklarına koştular, hurafeleri, cansız ve manasız kuru putları devirdiler, canlarını ezen zulümden silkindiler, böylece İncil’in semavi öğretileriyle iman susuzluklarını giderdiler.
İncil’in ışığı dünyaya doğar doğmaz, insanların kalplerinde kökleşmiş olan fenalıklar sökülüp temizlendi, insanlığı kamçılayan derin felâketler yok oldu, hayat melekler hayatına döndü, ahlâksızlık ve sefahat yerine iffet ve temiz ahlâk prensipleri herşeye hakim oldu. Eski cemiyetlerin gururu yerine, feragat ve fedakârlık, düşmanlıklar yerine de sevgi egemen oldu. Bu suretle İncil insanı ve insanlığı yeniden canlandırığı ettiği gibi, idam edilmiş İsa’nın yeni mezhebinin de yenilmez ve ölümsüz silâhı haline geldi.
İncil’in sarsılmaz kudreti ile göksel menşei, Hristiyanlara karşı eski devirlerde yapılan takiplerde belli oldu. Çok kuvvetli imparatorlarla çılgın halk kitlelerinin işitilmemiş işkencelerine rağmen onlar İsa’ya bağlı kaldılar. İncili yok etmek için boşa uğraşanlar çok oldu. Fakat herbir ateş İncilin yeni bir zaferi, İsa’ya iman edenlerin ölüme çarptırılmaları Onun yeni bir galibiyeti oldu. Binlerce insan İncil için ölüyor ve onbinlercesi İncili kabul ediyordu. İncil, dünyaya duyruluşundan üç yüzyıl geçmeden arzın en ücra köşelerine ulaşmış, her kalbi fethetmişti; Ona karşı olanlar alçalmış veya mahvolmuştu. Kudüs harap olmuş, dünyayı fetheden Roma çökmüştü. İncil ise, günden güne kuvvetlenerek her tarafa dalbudak salıyor, gayrı medeni ve barbar kavimlerin arasına girerek bunları medenileştiriyor ve yeni kıtalar keşfedildikçe, nuru oralara da nüfuz ediyordu. Yeni dünya sakinlerine dahi şifalı ziyalarını dağıttı. Şimdi ise, bir kutuptan diğer kutuba kadar uzanmış ve yayılmış dünyaya hakim bir durumda ve şefkatli bir anne gibi bütün insanlığı bağrına basmış bir haldedir.
İncil bu kadar çeşitli milletler tarafından nasıl kabul edildi! Her devrin her milletin anlayış ve fikriyle nasıl hemfikir oldu! Milyonlarca insan arasında fikir ve hissiyat, meyil ve anlayışları, istek ve görüşleri arasında bu kadar fark varken, hepsinin ve herkesin İncil etrafında toplanmış olmaları ve toplanmaları nasıl ve hangi kuvvet vasıtasıyla oldu! diye, bir soru olabilir. Bu soruların cevabını İncili Yahudi olmayan milletlere vaaz etmiş olan Havari Pavlos veriyor ve şöyle diyor: “İncil insanlardan değildir, yani insan eseri değildir. Bunun için zamanın, mekanın, milletlerin, şahısların tahditlerine tâbi değildir.”
Her devrin ayrı ayrı edebi eserler ortaya koyan kimseleri varken, bu kişileri de diğer devirler tanımazken, her milletin milli edebiyatına diğer milletler önem vermezken, İncil her devire ait, ölmez bir eser ve her millete ait evrensel bir kitaptır; çünkü insanın doğasına uygundur. Allah’ın kuvveti olarak insanların düşüncelerini alt eder ve insanların ruhani isteklerini tatmin eder. Bu bakımdan bütün kalplerin ihtiyacı birdir. Bunları ise, yalnız İncil karşılayabilir.
İnsanın kalbi kapalı bir kutuya benzer; Bu kutunun kilidi Allah’tadır. O da, her kutuyu açabilen, yani her kalbe uyan, anahtar halindeki İncil’i kullanmıştır.
İnsanı günahlarından kurtaran, Allah’ın eseri olan bu İncil şahsi, milli karakteri mahfetmez sadeleştirir, asilleştirir, şahsi ve milli kavrayışı körleştirmez, genişletir ve tamamlar. Yağmurun her tarlaya aynı hasılatı getirmeyip, yerin ve tohumun cinsine göre, tabii kuvveti arttırdığı gibi, İncil de insanların çeşitli doğalarını bir tek doğa haline koymayıp, insanların tabii kuvvetlerini türlü türlü ruhani meyvalar meydana getirebilecek bir hale getirip verimli kılar. Bundan dolayı cins, ırk, lisan, ahlâk ve milliyetçe farklı olan insanlar, İncil vasıtasıyla, hayret verecek derecede birbirleriyle birleşirler ve bir aile olurlar. Yaradılıştan Allah’ın evlâtları ve bundan ötürü de birbirleriyle doğal kardeş olan insanlar günah yüzünden birbirinden o kadar ayrı düşmüşlerdir ki, aralarındaki yakınlık ve kardeşlik kaybolmuştu. İncil vasıtasıyla, kardeşliklerini kavradılar, yeniden kardeş olarak müşterek karakterlerini buldular, aynı tabiattan, aynı cinsten olduklarını, aynı Allah’ın kulu olarak aynı amaçla yaratıldıklarını anladılar. İşte bunun için İncil her zaman ve her millet tarafından kabul olundu ve olunacaktır.
Her devirde İncil’in yüksek kıymetlerine vakıf olmayan, herşeyi biliyorum zannedip de, hiçbir şeyi tam olarak kavrayamamış olan gafiller, Onun menşei ve konumu hakkında şüphelere düşmüşlerdir. Eleştiri amacıyla, akılsızca asılsız ve birbirini tutmayan görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat bu adamların hepsi de gülünç konuma düştüler ve sonunda, Firavun gibi “Bu işte Allah’ın parmağı vardır.” deyip hakikatı teslim etmeye mecbur oldular. Bazıları ise, sırf çok bilmişlik taslamak için, İncil’i eleştiriye yeltendiler, fakat gerek bunlar ve gerekse kalpleri fesat dolu olan benzerlerinin yumurtladıkları sözler, İncil’in saf ve yüksek hakikatleri karşısında duman gibi dağıldılar. Evet, İncil, Kurtarıcı Allah’ın bu eseri, Allah’ın sarsılmaz kuvvetinin timsali, bu dünyada her türlü etkiden uzak ve yıpranmayan bir dalgakıran gibi kalıyor ve ebediyyeden de kalacaktır.
Dünya’da herşey zamanla değişir, tabiat âleminden başlıyarak eski zamanların şimdi ancak hatırası ve harabeleri kalmış olan kuvvetli Krallıklarına ve onların muazzam şehirleriyle tapmış oldukları kuru putlara ve ilahlarına varıncaya kadar, her şey değişti ve yok oldu. Birçok filozofların teorileri ve sistemleri geldi geçti. Dün mühim görünen bir fikir, bugün veya yarın kıymetini kaybedecektir. Bu evrensel değişiklikler arasında yalnız bir şey değişmedi ve değişmiyecek ve daima ölümsüz, solmaz, genç ve diri olarak kalacaktır. Bu da kurtarıcının sözlerini içeren İncil’dir.
Efendimiz, “Gök ve yer gelip geçecek, fakat sözlerim asla gelip geçmeyecektir.” (Matta 24:35) diye buyurmuştur. Yeryüzünde insanlık var oldukça ebediyen kalacak olan tek şey İncil’dir. Çünkü O insanın tabiatının üstesinden gelmiştir. Onu ileriye götürür ve maksadına ulaştırır. İnsan aklı ve mantığı mahvolmadıkça, İncil de aklın üzerinde hükmedici olarak ilelebet kalacaktır.
İncil’in hakikatlerini daha iyi anlayabilmek, ilmin artması ile mümkün olacağından, ilim arttıkça Onun hakikatleri de daha iyi anlaşılacak ve insanlar üzerindeki etkisi artacaktır. İncil’in, Allah’ın kelâmı olduğuna delil, yalnız dünyaya çok kısa bir zamanda yayılması değil, aynı zamanda kapsadığı şeyler ve insanlığa sunduğu semavi hediyeleri de buna delil teşkil etmektedir. İncil’in kapsadıkları bazan doğasının sıradışığılığında görülür, verdiği ahlâki emirler lütfa hayret verir. Bunlar insan aklının hakikata karşı hissettiği susuzluğu giderir ve insan kalbinin huzura olan arzusunu yerine getirir. Biz, İsa’ya iman edenlerin, İncil’e karşı sarsılmaz güvenimiz vardır. Zira insanlar kendi huzurları için Allah’ın kelâmı olan İncil’den başka kime ve nereye güvenebilirler! Ondan uzak yaşayanlar karanlıkta yaşar, gökyüzünü göremez, nereden gelip nereye gittiğini anlayamaz; Çünkü bu gibiler bütün dünyayı yirmi asırdanberi ışıklandıran nurdan mahrum kalmışlardır. İncil’in ahlâki emirlerinin insanların ahlâkına olan tesiri pek büyük ve hayret vericidir.
İncil’in ahlâki emirlerinin tamamı mükemmel, mukaddes ve yücedir. Bunlara ne bir kelime ilâve olunabilir, ne de bunlardan bir harf çıkarılabilir. İncil’in buyruklarına uyulması gerekir; Çünkü yalnız İncil insana hürriyeti ihsan eder, günahtan kurtulmak ve faziletli bir hayat yaşamak için kuvvet verir.
İncil’de filozofların kuru sözleri ve boş anlatımları bulunmaz. İncil’in ahlâki prensipleri insanın kalbine tamamiyle uygun gelir; Çünkü arzularımızı tatmin ve kalplerimize ferahlık ve sevinç verir. Bundan dolayı yalnız İncil’in sesi kalplerimizin en ücra köşesine kadar nüfuz eder, insana yeni kuvvet ve şevk verir ve Allah’ın arzusuna uygun işler yapmasını mümkün kılar.
İncil’in tespit ettiği ahlâki prensiplerin yüksek kıymetini düşmanları bile teslim etmişler ve bu hakikatlerin önünde başlarını hürmetle eğmişlerdir. Renan, İsa’nın aleyhinde hücumlarda bulunurken, İncil’in hayret verici sözleri karşısında kendinden geçerek, “hiçbir kimse İsa’dan üstün olamıyacaktır” (Ernest Renan: Vie de Jésus, 28. bölüm.), demiştir. Rousseau da, “İncil’in azameti beni hayret içinde bıraktı, azizliği kalbimde konuşuyor; Filozofların kitaplarını okuyunuz, İncil’in karşısında ne kadar kısır kaldıklarını göreceksiniz. Bu kadar yüce ve bu kadar sade bir Kitap insan eseri olabilir mi!” (Jean-Jacques Rousseau: Émile ou De l'éducation, IV, (1762), “Profession de foi du vicaire savoyard” bölümünde.) demekten kendini alamamıştır.
İşte böyle ahlâki prensiplerin, bu şartlar altında, yeryüzünde ahlâk kurallarını tamamen değiştirmiş olması, şaşılacak bir netice olsa gerektir. Böyle kuvvetli ve insana hakiki hayatı bahşeden ahlâki düzeni dünya, o zamana kadar, ne görmüş ve ne de işitmişti. Onun için hakikatler ilân edilir edilmez, insanlar hayran kaldılar. Bütün faziletlerin temeli ve ahenkli birliği olan İncil’e bakarak ve Allah’ın lütfuna mazhar olmaktan doğan, kuvvetli bir tek kalp ve bir tek vücut gibi, Onun hakikatlerine göre kardeş gibi yaşarlardı. Yahudi aslından olanlar artık yasanın kuru ve cansız yazısının kulu değildiler. Hz. Musa’nın kanunlarına göre, “kötülüğe karşı kötülük yapmıyorlardı.” fakat kurtarıcının nasihatlarına göre, “düşmanlarını dahi seviyorlardı.”
Putperestlikten gelenler ise, artık zevküsefa ile ömür geçirmiyorlardı, fedakârlık gösteriyorlar ve iyilik yapıyorlardı. Vazifelerini yaptıkları zaman, nüfuz sahiplerinin önünde daima cesaretle duruyorlar ve artık ne vaadler, ne de işkenceler bunları İsa’dan uzaklaştıramıyordu. Çünkü öldükten sonra matemsiz, kedersiz ve mutlu bir hayatın kendilerini beklediğini, İncil’den öğrenmişlerdi.
Ey Kutsal İncil, sende Allah’ın kuvveti görülür, Senin vasıtan ile en yüce fikirler bize açıklanır ve en gerekli vazifelerin yerine getirilmesini sen mümkün kılarsın. Sende yaşar, sende çalışır ve senin için her felâkete katlanabilirsek, ne mutlu bize! Tereddütlerden kurtularak ve günahtan temizlenerek, bu dünyada düzgün yaşamak için, ilâhi kudret olarak Sen bizim kuvvetlerimize tesir et. Çünkü sen nerede nüfuz edersen, Allah’ın hakimiyetini ve hakiki refahı getirirsin.
Hakikaten İncil, ilâhi kudret olarak, insanların ve toplulukların yalnız gelecek ömrünün değil, bugünkü ömrünü de mamur geçirmesi için ihtiyaçları olan kuvveti temin edebilecekleri yegâne hayat istinatgâhıdır. Zira evde, aile arasında muhabbeti ve sulhu ve cemiyet arasında nizamı kurar, her kötülüğün önünü alır. Namusun, hayatın, malın, mülkün koruyucusudur. Düşmanlar arasında bile sevgi ve barışı tesis eder. Bunun için İncil’i okuyanlar ve Onu uygulayanlar mutlu ve rahatlardır. Tam tersi İncil’den uzak olanlarsa, bizce, çaresizdirler. İncil’e dayanmayan öğreti ve eğitim yalandır ve yıkıcıdır. İncil’in anlayışını kabul etmeyen topluluklar, ahlâki kuvvetini kaybeder ve çabucak yıkılırlar. İncilsiz öğreti hiçtir.Fransız inkilâbından sonra Avrupa’da ateizm moda olmuştu. Bunun neticesi olarak bir yüzyıl zarfında Avrupa cehenneme dönmüştür. Fransa’da Masonlar, Almanya’da ve İtalya’da Nazi ve Faşistler ve Rusya’da Komünistler halk kitlelerini İncil’in etkisinden uzaklaştırdılar, maddeciliğe bir ateş tufanına battılar. İnsanları haksızlığa sevkeder. Bu gibiler bilmeyerek haksızlık yaparlar, ve herkesi aldatırlar. İncil’in uygulandığı edildiği her yerde bilgi, sevinç, hakiki medeniyet, iyilik ve bahtiyarlık meydana gelir.
İyi bakımın, mahsulsüz ve çorak toprakları güzel bahçeler haline koyduğu gibi, İncil de barbarları bile medeni insan yapacak anlayış sayesin getirir, bu gibi kimseler medeniyete kavuşurlar. İncil, ahlâkı bozuk olanları doğru yola sevkeder, herkese hakikati gösterir, insanları bütün ömürleri boyunca bahtiyar kılar. Çünkü İncil’den hayat, lütuf, namus, cesaret, kuvvet, sevinç ve hakiki rahatlık, hakiki insanlık ve medeniyet doğar.
İncil’in insanlığa lütfettiği hediye ve nimetler nelerdir? Yukarıda saydıklarımızdan İncil’in şaşılacak kuvveti, güneşin ışığından daha parlak olan nuru görülemez mi? Yoksa İncil dünyadan köleliği kaldırmadı mı? Köleyi kardeş yapmadı mı? İsa’ya iman edenlere aynı hakları tanımadı mı? Hristiyanlar arasında cins, milliyet nazarından bir fark var mıdır? “Ne Yahudi, ne Yunanlı, ne köle, ne de hür, ne erkek ve ne de kadın vardır, bütün sizler Mesih İsa’da birsiniz” (Galatyalılar 3:28).
İncil bilhassa siyasi hürriyeti verdi, Devletin şahıslar üzerindeki sınırsız baskısını kaldırdı. Hükümetle yurttaş arasındaki sınırları çizdi. Onlara hükümetin emirlerine itaat etmelerini emretti.
Yakınlığın ruhani kanunu İncil’in hakiki meyvası değil midir? Evvelce köle olan kadını lâik olduğu mevkiye yükseltti. İncil evlâtları anne ve babanın elinde emanet olarak bıraktı. O, ihtiyarlar, hastalar, öksüzler ve kimsesizler için muazzam müesseseler kurdu, birbirlerine düşman olan sınıfların arasındaki düşmanlığı kaldırdı. Milletler arasındaki sorunlar, barış ve medeniyetin inşasının esası olan, Milletlerarası Hukukun oluşumu ile düzene girdi. İncil, o zamana kadar bilinmeyem sevgiyi bu dünyaya getirdi.
İncil’in bu dünyaya ihsan etmiş olduğu iyilikleri kim sayabilir!
İncil, Allah’ın bize bahşettiği nimetlerin en büyüğüdür. Allah’ın bize bahşettiği hediyeler arasında akıl, irade serbestliği, hayat, kuvvet, ışık ve bunlara benzer bütün yeryüzünün iyilikleri vardır. Fakat bizim için bütün bu nimetlerin fevkinde olan İncil’dir. Akıl, cidden büyük bir hediyedir. Fakat İncil’den ışık almadıkça körlenir. Hürriyet, keza büyük bir nimettir. Fakat insan İncil’den uzak bulunarak günaha teslim olursa, ebedi köleliğe mahkûm olur. Hayat büyük bir hediyedir, fakat İncil’siz insanı ölüme götürür. Kuvvet de büyük bir hediyedir, fakat İncil ile idare edilemezse fenalığa alet olur. Işık keza büyük bir hediyedir, fakat ondan İncil’i okumak için faydalanmazsak, bize hiçbir faydası dokunamaz. Velhasıl yeryüzünün bütün iyilikleri büyük hediyelerdir, fakat İncil’in kurtarıcı kuvveti olmadıkça, bütün bunlar bizi ebedi iyiliklerden mahrum edecek olan sebepler arasına karışabilirler. Biz bugün bu büyük hazineyi kapalı tutuyoruz ve bunun için de affolunmaz yaşayışımızınİnsanlığın, selâmeti namına, tatbik ettikleri yeni metodlar ve takip ettikleri modern idealler, onu kurtarmak şöyle dursun, cehenneme çevirmiştir. Bu çok feci durumdan insanlığı kurtaracak olan yegâne “cankurtaran simidi” İncil’dir. Zamanımızda bunu kavramış olanlar pek çoktur. acı meyvalarını topluyoruz. Ahlâksızlık, yüksek ve temiz fikirlerin azlığı, suçların çoğalması; İşte İncil’den uzak kalmanın bize bahşettiği hediyeler!
İncil, insanlar arasında yayıldıkça ve insanlar tarafından ömürleri boyunca uygulandıkça, kalplerimizi her türlü fesattan temizler ve insanları her türlü suç işlemekten alıkoyar.
Sosyal hayatta türlü türlü işlerden ve çeşitli sebeplerden dolayı birbirimizden ayrıyız; Fakat ruhanî doğamızın uygunluğunda ve amacımızın aynı olmasından birbirimize bağlıyız. Hepimiz aynı ihtiyaçlar ve aynı arzular ile insanız ve bundan ötürü yine hepimizin İncil’in uygulanmasına ihtiyacımız vardır. Bir kimse, eğitimli diye kendini üstün görse, İncil’e karşı hiçbir ihtiyaç hissetmese, eğitimi kısır ve hayırsızdır. Böyleleri insanlık için bir kamçı olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Bir kimse zengin diye, İncil’e ihtiyacı yok mudur? Servetinin kendisini mutlu edeceğini mi zannediyor? O vakit serveti onun mahvolmasına sebep olacaktır. Ne kadar zenginse, o kadar kötü olacaktır. Çünkü İncil’i yanında yardımcı olarak bulundurmadıkça, serveti kendisini uçuruma götürecek ve o daima kâbuslar içinde ömür geçirecektir.
Artık İncil’den uzak kalmamalıyız; Şimdiden sonra artık bu göksel Kitaba alakasızlık göstermemeliyiz. Fakat buna, ömrün ve ışığın tükenmez kaynağı olan İncil’e, iman ve sadakatle yapışmalıyız. Gördük ki, bu ilâhî kitap insanların eseri değildir. “Bu insanlardan değildir.” Her iman edenin gerçek kuvvetidir. Ebedi ömrün anahtarı olan, yüksek ahlâki dersler verir. Herkese teselli verir, hayat bahşeder; Kişinin, hayatta her türlü felâkete göğüs gerebilmesi için gerekli olan kuvveti tedarik edebileceği, bitmek tükenmek bilmez bir hazinedir. Herkesi tatmin eder, çünkü her kalbe hitap etmektedir.
Bu sebepten de iman ve muhabbetle incili uyguladığımızda; Hakikatı öğrenir, hakiki sevinci tadar ve hakiki refaha erişiriz, yani ebedi kurtuluşa nail oluruz.
İsa’nın tarif ettiği, Havari’lerin aktardıkları ve binlerce insanın kanlarıyla onayladıkları, asırlar boyunca şöhret bulmuş âlimlerin hürmet ettikleri, bu göksel kitabın öğretileriyle ömrümüzü geçirmek ve takdis etmek şarttır. Bu sayede hem dünyada şahıs ve millet olarak günlerimizi şen ve mutlu geçirir, hem de ebediyette O’nun müjdelediği gibi büyük iyiliklere nail oluruz.
Bana geleni asla dışarı atmam.
Kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Allah’ın çocukları olma hakkını verdi.
Oğul’a iman edenin sonsuz yaşamı vardır. Ama Oğul’un sözünü dinlemeyen yaşamı görmeyecektir. Allah’ın gazabı böylesinin üzerinde kalır.
[B.] Mukaddes Kitapların Tebşir Ettiği Hakikatler
Babamız Allah’tan ve Rab İsa Mesih’ten sizlere lütuf ve esenlik olsun. Mesih, Babamız Allah’ın isteğine uyarak bizi şimdiki kötü çağdan kurtarmak için günahlarımıza karşılık kendini feda etti. Allah’a sonsuzlara dek yücelik olsun! Amin. Sizi Mesih’in lütfuyla çağıranı bırakıp değişik bir müjdeye böylesine çarçabuk dönmenize şaşıyorum. Gerçekte başka bir müjde yoktur. Ancak aklınızı karıştırıp Mesih’in Müjdesi’ni çarpıtmak isteyenler vardır. İster biz, ister gökten bir melek size bildirdiğimize ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona! Daha önce söylediğimizi şimdi yine söylüyorum: Bir kimse size kabul ettiğinize ters düşen bir müjde bildirirse, ona lanet olsun! Şimdi ben insanların onayını mı, Allah’ın onayını mı arıyorum? Yoksa insanları mı hoşnut etmeye çalışıyorum? Eğer hâlâ insanları hoşnut etmek isteseydim, Mesih’in kulu olmazdım.
[B.1.] Allah’ın Oğulları
İncil’in tahrif olunamayacağını, aksini iddia eden İslâm bilginlerine açıklarken, kitabımızın başında aynen bildirdiğimiz mektupta gösterilen ve Hristiyanlıkla İslam’ı birbirinden ayıran en mühim ve esaslı farklar olduğu söylenen, üç noktanın etraflıca incelenmesine girişmezden önce, Allah’ın dindar, erdemli, coşkulu ve sadık kullarına verilen ve ezelden beri de verilmekte olan “Allah’ın oğulları” sıfatının hakiki anlamını kısaca inceleyelim.
Tevrat’ın Yaratılış Kitabı, insanın yaradılmasından bahsederken, onun Allah’ın benzeri, âdeta bir sureti olarak oluşturulduğu hususu üzerinde ısrarla durmaktadırYaratılış 1:27. ve böylelikle kendisine bir maneviyat ve seçkin bir mevki tanımaktadır. Bu imtiyazlı mevkiyi Yeşaya Peygamber vasıtasıyla, bizzat Allah şu âyetlerle bildirmektedir: “Oğlum addedilmen senin için büyük bir şeydir.” Hakikaten de insan için kâinatın yaratıcısı olan Allah’ın, gökteki babası olması, çok büyük bir konumdur. İnsanları bu konuma nâil kıldığından, yani kendi oğulları addettiğinden dolayı, Ona daima hamdetmek borcumuzdur.
Ne yazık ki Yahudiler, Peygamberleri veren millete mensup olmalarının sırf bir tesadüf eseri olmasına rağmen, bu imtiyazın şahsen kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlardı. Fakat ilâveye lüzum yok ki, insanın “Allah’ın oğlu” gibi yüksek ve şerefli bir ayrıcalığa sahip olmasıyla önemli konumlar kazanması ve imtiyazlı mevkilere yükselmesiyle, her şey olup bitmez. Herkesin taşıdığı isme ve rütbeye yaraşır bir tarzda yaşaması, mevkii ve kıymetine uygun bir tarzda hareket etmesi icab eder. Bir takım yolsuz hareketlerle kendisini rezil eden, alçaltan bir kimse o mevkiye lâyık değildir; Ve böyle bir adamdan herkes nefret eder. Akılsızlığı yüzünden düşmanın oyuncağı olan kral veya devlet başkanlarına kim hürmet eder? Bir tehlike karşısında ordusunu başı boş bırakarak saklanan veya yüz kızartıcı bir şekilde firar eden generallerden kim korkar? Sefil ve sefih bir hayat süren insanlara karşı, asil ailelere mensup olsalar dahi, kim itibar gösterir?
İşte İsa, kavim ve neslin dar hudutlarını aşarak, göklerin kapılarını bütün insanlığa alabildiğine açmış, herkese “Allah’ın oğlu” olmak imkânını bahşetmiştir. Yeter ki kimse Ona karşı olan imanını, yeni doğuşunu, ispat edebilsin.
Şu halde burada bahis konusu olan, yani İsa’ya göre oğulluğa kabul edilmek, belirli bir rütbe veya unvan elde etmek manasında değil, insanın Allah’a dönmesi ve bu suretle yeniden doğması şeklinde ifade edilmektedir. Bu hususta Havarî Pavlos, Galatyalılar’a yazdığı mektupta, şu şekilde öğretiş vermektedir:
Ama zaman dolunca Allah, Yasa altında olanları özgürlüğe kavuşturmak için kadından doğan, Yasa altında doğan öz Oğlu’nu gönderdi. Öyle ki, bizler oğulluk hakkını alalım. Oğullar olduğunuz için Allah öz Oğlu’nun “Abba! Baba!” diye seslenen Ruhu’nu yüreklerinize gönderdi. Bu nedenle artık köle değil, oğullarsınız. Oğullar olduğunuz için de Allah sizi aynı zamanda mirasçı yaptı.
Görülüyor ki, halen üzerinde durduğumuz, oğulluğa kabul keyfiyeti, bir takım kayıt ve şartlara tâbi tutuluyor. Her şeyden önce Hristiyan dinine mensup olmak, sonra da İsa’ya iman edenlere yaraşır bir tarzda yaşamak lâzımdır. İncil yazarı Yuhanna bu hususta şöyle demektedir:
Kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Allah’ın çocukları olma hakkını verdi.
Bakın, Baba bizi o kadar çok seviyor ki, bize “Allah’ın çocukları” deniyor!
Hakikaten de Allah’ın insanlara olan sevgisi sınırsızdır. Onlara oğulluk bahşeden işte bu sevgidir. Böyle bir tanım da onları erdeme doğru yönlendirecek, ancak iyi hareketlerile bu unvana lâyık olabilecekleri hissini içlerinde uyandıracaktır. Peygamber Yeşaya’nın aktardığı gibi, Ulu Allah şöyle diyor: “Oğul, pedere; köle ise efendisine şöhret verir. Eğer pedersem, şöhretim nerede? Efendiysem korkun nerede?” Kadim Nissa, bugünkü Aksaray, Episkoposu Grigorios: “Eğer cidden Allah’ın oğlu isen, kalbindeki Allah’ın varlığını tavır ve hareketlerinle ispat et; Fakat eğer kötülükte ısrar ediyorsan, ne hakla Allah’ın oğlu unvanını aldın; Zira artık sen Allah’ın değil, insanın oğlusun.” diyor.Adı geçen Episkopos Grigorios, meşhur Kilise Azizlerinden Büyük Vasilyos’un kardeşidir. Kayseri’de doğmuştur. Kilisenin âlim ve zeki Babalarındandır. Bıraktığı 80 eserden beşi baybolmuştur.
Hakikaten, evvelce de bir sebeple söylemiş olduğum gibi, bir kimsenin gerçekten Allah’ın oğlu olabilmesi için bu sıfata lâyik bir tarzda, yani Allah’ın hakiki oğlu gibi yaşaması, gökteki Pederden korkarak, fakat aynı zamanda Onu severek ve hamdederek ederek ömür geçirmesi zorunludur. Bu yüzden Kilise Azizlerinden Kiprianos, Hristiyanlara şu yolda öğretide bulunmaktadır:
Ayartının meltemi kalbini tahrik ettiği, nefsin seni dürttüğü zaman, onlara Allah’ın oğlu olduğunu, ihtiraslarını tatmin için değil, daha ulvi eserler yaratmak, daha asil hareketlerde bulunmak üzere doğduğunu söyle. Âlemin cazibeleri, zenginlikleri, şan ve şereflerile seni kandırmak istediği zaman, ona ilâhî zenginlik ve şöhrete önceden tahsis edilmiş Allah’ın oğlu olduğunu söyle. Şeytan seni doğru yoldan saptırmaya çalıştığı zaman, kendisine: “Defol önümden Şeytan! Ben Allah’ın oğluyum. Ve asla senin kölen olmayacağım.” de.
Bundan dolayı evlâtlığa kabulle İsa yeni bir âlem, yeni bir topluluk, yeni bir kişi yaratmaktadır. Havari Petrus bu âlemin, bu topluluğun vasıflarını şu tarzda anlatmaktadır: “Ama siz seçilmiş soy, Kral’ın kâhinleri, kutsal ulus, Allah’ın öz halkısınız. Sizi karanlıktan şaşılası ışığına çağıran Allah’ın erdemlerini duyurmak için seçildiniz.” (1. Petrus 2:9) Havari Pavlos ise, Korintliler’e yazdığı mektubunda: “Allah’ın mabedi olduğunuzu, Allah’ın Ruhu’nun sizde yaşadığını bilmiyor musunuz? Kim Allah’ın mabedini yıkarsa, Allah da onu yıkacak. Çünkü Allah’ın mabedi mukaddestir ve o mabet sizsiniz.” (1. Korintliler 3:16-17) buyuruyor.
Çok yüksek mevkii sahibi bir kimsenin biçimsiz ve pis bir sarayda ikamet etmesine acaba hiçbir zaman imkân var mıdır? Şüphesiz ki hayır. Bu böyle olunca, Allah’ın günahla dolu, temiz olmayan bir insanın kalbinde yaşaması nasıl mümkün olabilir? İşte bu sebepten dolayıdır ki, Kutsal Kitapta şöyle denilmektedir: “Kendimizi bedenî ve fikrî her türlü kirden temizleyelim, tâ ki Allah içimizde otursun ve dolaşsın. Esasen kendini günahlarıyla kirleten bir kimsenin Allah’ın sarayını kirlettiğini, Allah’ın mabedine hürmetsizlik gösterdiğini ve onu bozduğunu unutmayalım” (bkz. 1. Korintliler 3:16-17; 6:19; 2. Korintliler 6:16; 7:1). Havari Pavlos, “Allah’ın mabedini tahrip edenlerin vay haline!” (1. Korintliler 3:17) diye, bir uyarıda bulunduktan sonra, sözüne şöyle devam etmektedir: “Bedeninizin, Allah’tan aldığınız ve içinizdeki Kutsal Ruh’un tapınağı olduğunu bilmiyor musunuz? Kendinize ait değilsiniz. Bir bedel karşılığı satın alındınız; onun için Allah’ı bedeninizde yüceltin.” (1. Korintliler 6:19-20) diyor. Demek oluyor ki, İsa tarafından evlâtlığa kabul, temiz ve kutsal bir topluluk yaratabilmek için, insanlara erdemli bir hayat sürmek, hayırlı ve tüm insanlığın hayrına yarayacak hareketlerde bulunmak kuvvetini bahşeyler ve onlarda bu heyecanı uyandırır.
Karnı aç olanlara yiyecek dağıttığı zaman, Hristiyanın eli İsa’nın elidir. Istırap çekenleri ve hastaları ziyarete gittiğinde, Hristiyanın ayakları İsa’nın ayaklarıdır. Doğru yoldan ayrılanlara nasihat verdiği zaman, Hristiyanın ağzı Onundur. Ve genel olarak bir Hristiyan, faziletin dünyaya hâkim olabilmesi için, bütün gayretlerini sarf ve herkes için iyi bir örnek olursa, bu taktirde o, İsa’nın bedeni olur. Fakat eğer bunlardan hiçbirini yapmıyorsa, o zaman artık İsa’nın beden ve uzvu olmadığı gibi, İsa da “Bedeninin ve uzuvlarının başı” değildir. Bir insan için de İsa’nın beden ve uzvu olmasından daha üstün bir imtiyaz olamaz.
Hristiyanların manevi kıymeti cidden yüksek ve sınırsızdır. Bunu kendilerine temin eden kutsal vaftizin de kuvvet ve tesiri hayret vericidir. Kutsal Ruh, Hristiyanlara nice güzellikler, nice nimetler lütfetmektedir. İsa’nın kutsal dini insanı ne muazzam seviyelere yükseltir? Onlara, Ruh ne büyük bir nam ve şöhret kazandırmıştır! Bizi göklere, ilâhî yüceliğin tâ tahtına kadar yükseltmeye başka hangi vasıta, hangi felsefi doktrin cesaret edebilmiştir? Evet, hakiki insanların böyle olduğunu, Yeni Antlaşmanın pek çok yerlerinde okumaktayız. Örneğin, şu ibareyi buraya naklediyorum: “Ben sizi Dünya’dan seçtim, lâkin siz Dünya’dan değilsiniz” (Yuhanna 15:19).
Kendilerine bu ismin verilmesinin sebebi, Hristiyanları, kurtarıcı İsa’yı inkâr etmiş oldukları için, kurtuluş ümitlerini kaybetmiş olanlardan ayırmak içindir. Seçkin, davet edilmiş, seçilmiş gibi terimler; Allah’ın lütfu ve inayetiyle evlatlığa kabul edilenleri ifade eden ve bir bakıma birbirine denk olan kelimelerdir. İsa Mesih; ancak bu ‘sevgi oğulları’, ‘hakikat ve nur evlatları’ ve böylesine sadık ‘uzuvlar’ aracılığıyla dünyayı yatıştırmakta, yanlış yola sapanları tekrar tekrar doğru yola getirmekten geri kalmamaktadır.
Yirmi asırdan beri O, körlerin gözü, topalların ayağı, sağırların kulağı olmuş, cüzzamlıları yanına kabul, köleleri azat etmiş, esirleri kurtarmıştır. Harp veya veba gibi âfetler milletlerin başına çöktüğü zaman dahi bütün dinî oluşumlar arasında ancak İsa’nın dini hayırlı faaliyetlerini arttırır, bütün tehlikelere gönül hoşluğu ile göğüs gererdi. Bütün bunlar ise: “Şimdi ey kardeşler, kendi vücutlarınızı Allah’ın rızası için canlı, kutsal, makbul bir kurban olarak, Allah’a takdim etmenizi sizden rica ediyorum.” (Romalılar 12:1) diyen Pavlos’u tam anlamıyla haklı göstermektedir. Çünkü ancak menfaat, ihtiras ve intikamdan vazgeçmek, şehvetten fedakârlık yapmak, hayır işlemek ve nefsini feda etmek suretiledir ki, Hristiyanlar “Allah’a hoş görünürler” ve “şahane bir topluluk” olurlar. Bu son terim, tıpkı “aziz millet” tâbiri gibi, başlangıçta sadece İsrail halkı için kullanılmıştı.Tevrat, Mısır’dan Çıkış 19:6. Lâkin bunlar, itaatsizlikleri yüzünden kurtarıcıyı inkâr ettikten sonra bütün bu imtiyazlar bütün insanlara ve bu bakımdan Hristiyanlara aktarıldı.
“Şahane bir topluluk” (1. Petrus 2:9) tâbiri ile Havari Petrus, Allah’ın kavminin diğer insanlara nispeten, kral kıymetini ve kâhin kutsiyetini taşıdığını göstermek istemiştir. Deminki ibarenin inceleme ve yorumunu yaparken, Yuhanna: “bizi bir krallık haline getirip” (Vahiy 1:5) yani İsa Hristiyanları “Babası Allah’ın hizmetinde kahinler yapmış olan” (Vahiy 1:6) diyor.
Onlar Kıral addediliyorlar, çünkü harplerde galip gelen Kırallar gibi, başında taç olarak, şeytanı ve nefislerini mağlûp etmişlerdir. Başlarındaki taç semavî krallığın tacıdır. Allah oğlunun gökte kendileri için hazırladığı tahtın tacıdır.
Onlar Kâhin addediliyorlar, zira koskoca dünyanın içinde Allah’a ibadet ederek, bütün yaradılış için ruhanî kurbanlar sunmaktadırlar. Bizzat Allah, “Siz şahane bir topluluk, Allah’ın kazandığı bir kavimsiniz.” (1. Petrus 2:9) demektedir. Bu kavmi ise Allah, İsa’nın haç üzerinde ıstırap içinde can vermesi neticesinde ve mübarek vaftizle takdis etmiştir. Bundan dolayı o, ancak ve ancak Allah’a aittir.
Bütün insanlar ve varlıklar Allah’ın mahlûklarıdır. Fakat Hristiyanlarda, aynı zamanda, yeni bir şekil değişikliği olmuş ve bu sayede, yani İsa’nın sayesinde, Allah’la yeniden iletişim tesis etmişlerdir. İşte bu güzel kavmin, bu şahane topluluğun, bu kutsal milletin, bu kazanılmış kitlenin adı: “Hristiyan Kilise ve Topluluğudur.” Bunların amacıysa, kendilerini karanlıktan kurtarıp, göz kamaştırıcı nura götüren Allah’ın mükemmeliyetini, iyiliğini ve hayırlı faaliyetlerini bütün dünyaya ilân etmektir. Buradaki “karanlık” kelimesi, günahın, sefahatin ve cehaletin timsalidir. Nur ise, İsa’nın İncil’i vasıtasıyla Allah’ın kendi kavmine temin ettiği bilgi, ebedi saadet ve kutsiyeti ifade eder.
Ne yazık ki, Allah’ın oğullarının pek çok düşmanı vardır. Kendi bencilllikleri bu düşmanların başında gelir. Fena düşünceler, kötü arzular, etraflarında bulunan âlem, bizzat nefisleri onları takip eder. Bir tek kelime ile söylemek lâzım gelirse, onların amansız ve yenilmesi güç olan bir düşmanları vardır: Günah. Buna karşı koymak, ona galip gelmek için daima uyanık kalmaları ve dikkat etmeleri lâzımdır. Aksi taktirde günahın boyunduruğu altına girerler ve yalnız onun kölesi olurlar. Bu itibarla Allah’ın oğulları, hakiki krrallara yakışır bir tarzda yaşamaya, kendilerine hükmetmek, onları köle haline sokmak isteyenlere karşı hürriyetlerini, istiklallerini ve üstünlüklerini daima korumaya mecburdurlar. İşte evlâtlığa kabul sayesinde, bu mücadeleye seçkin bir mevki ve büyük bir kuvvet sahibi olarak katılırlar.
Herkes Allah’ın kuludur. Fakat İncil’in ahkâmına göre, Hristiyanlar Allah’ın seçkin kullarıdır. Her kavim Allah’ın kavmidir. Fakat Hristiyanlar onun şahane kavmidir. Seçkin kavim Hristiyanlardır. Zira mübarek vaftiz esnasında başlarına inen Kutsal Ruhun nimeti onları her türlü günahtan temizlemek ve nefislerini Allah’a vakfettirmekle kalmaz, aynı zamanda, lütuf yolu ile de, Allah onları oğul ilân ettiği gibi, bütün fedakârlıklara katlanmak için gereken manevî kuvveti de kendilerine bahşeyler.
Bütün bunlara mukabil de Hristiyanlar erdemli, eski bir İstanbul Patriği olan Kilise Azizlerinden Hrisostomos’un ifadesince, “Görenleri hayrete düşürecek, Ya Rabbi bu Hristiyanlar ne kadar yükselmiş ve ne kadar hikmetleri varmış!” dedirtecek bir tarzda yaşamak mecburiyetindedirler. Aksi taktirde, yani kötülüğü tercih ederlerse, artık “seçkin bir kavim” olamazlar ve bu yüksek mevkiden kendilerini mahrum etmiş olurlar.
Oğulluğa kabul sayesinde, insanlara yukarıdaki vasıfları bağışlayan İsa’nın oğulluğu ile insanların oğulluğu arasında çok mühim ve esaslı bir farkın mevcudiyeti aşikârdır. İnsanlar inayet yolu ile oğuldur. Halbuki İsa doğrudan doğruya, yani doğuştanberi oğuldur.
Sadece akıl ve muhakemeye güvenerek bu son anlamı idrak etmemize imkân yoktur. Diğer yandan, İsa’nın ilahi şahsiyetine sadece hayranlık duymak, asıl amaca ulaşmak için yeterli olmayacağı gibi; O’nu dünyanın diğer meşhur şahsiyetleriyle karşılaştırmaya kalkışmak da asla doğru olamaz. O, eşsizdir. Bu nedenle, ancak Kutsal Ruh’un yardımıyla ve İncil’in esaslı bir şekilde incelenip üzerinde derin derin düşünülmesi sayesinde, bu ilahi sırrın özüne nüfuz etmeye güç yetirebiliriz.
[B.2.] İsa’nın Doğuşu
“Git, bu halka şunu duyur” dedi, “Duyacak duyacak, ama anlamayacaksınız, bakacak bakacak, ama görmeyeceksiniz! Bu halkın yüreğini duygusuzlaştır, kulaklarını ağırlaştır, gözlerini kapat. Öyle ki, gözleri görmesin, kulakları duymasın, yürekleri anlamasın ve bana dönüp şifa bulmasınlar.”
İncil, İsa’nın dünyaya gelişini şu yolda anlatmaktadır:
İsa Mesih’in doğumu şöyle oldu: Annesi Meryem, Yusuf’la nişanlıydı. Ama birlikte olmalarından önce Meryem’in Kutsal Ruh’tan gebe olduğu anlaşıldı. Nişanlısı Yusuf, doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan sessizce ayrılmak niyetindeydi. Ama böyle düşünmesi üzerine Rab’bin bir meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi: “Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruh’tandır. Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından O kurtaracak.” Bütün bunlar, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: “İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacaklar.” İmmanuel, Allah bizimle demektir.
Yusuf uyanınca Rab’bin meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona dokunmadı. Doğan çocuğun adını İsa koydu. İsa’nın Kral Hirodes devrinde Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde doğmasından sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Yeruşalim’e gelip şöyle dediler: “Yahudiler’in Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.” Kral Hirodes bunu duyunca kendisi de bütün Yeruşalim halkı da tedirgin oldu. Bütün başkâhinleri ve halkın din bilginlerini toplayarak onlara Mesih’in nerede doğacağını sordu. “Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde” dediler. “Çünkü peygamber aracılığıyla şöyle yazılmıştır: ‘Ey sen, Yahuda’daki Beytlehem, Yahuda önderleri arasında hiç de en önemsizi değilsin! Çünkü halkım İsrail’i güdecek önder Senden çıkacak.’” Bunun üzerine Hirodes yıldızbilimcileri gizlice çağırıp onlardan yıldızın göründüğü anı tam olarak öğrendi. “Gidin, çocuğu dikkatle arayın, bulunca bana haber verin, ben de gelip O’na tapınayım” diyerek onları Beytlehem’e gönderdi. Yıldızbilimciler, kralı dinledikten sonra yola çıktılar. Doğuda görmüş oldukları yıldız onlara yol gösteriyordu, çocuğun bulunduğu yerin üzerine varınca durdu. Yıldızı gördüklerinde olağanüstü bir sevinç duydular. Eve girip çocuğu annesi Meryem’le birlikte görünce yere kapanarak O’na tapındılar. Hazinelerini açıp O’na armağan olarak altın, günnük ve mür sundular. Sonra gördükleri bir düşte Hirodes’in yanına dönmemeleri için uyarılınca ülkelerine başka yoldan döndüler. Yıldızbilimciler gittikten sonra Rab’bin bir meleği Yusuf’a rüyada görünerek, “Kalk!” dedi, “Çocukla annesini al, Mısır’a kaç. Ben sana haber verinceye dek orada kal. Çünkü Hirodes öldürmek için çocuğu aratacak.” Böylece Yusuf kalktı, aynı gece çocukla annesini alıp Mısır’a doğru yola çıktı. Hirodes’in ölümüne dek orada kaldı. Bu, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: “Oğlumu Mısır’dan çağırdım.”
Hirodes, yıldızbilimciler tarafından aldatıldığını anlayınca çok öfkelendi. Onlardan öğrendiği vakti göz önüne alarak Beytlehem ve bütün yöresinde bulunan iki ve iki yaşından küçük erkek çocukların hepsini öldürttü. Böylelikle Peygamber Yeremya aracılığıyla bildirilen şu söz yerine gelmiş oldu: “Rama’da bir ses duyuldu, Ağlayış ve acı feryat sesleri! Çocukları için ağlayan Rahel Avutulmak istemiyor. Çünkü onlar yok artık!” Hirodes öldükten sonra, Rab’bin bir meleği Mısır’da Yusuf’a rüyada görünerek, “Kalk!” dedi, “Çocukla annesini al, İsrail’e dön. Çünkü çocuğun canına kıymak isteyenler öldü.” Bunun üzerine Yusuf kalktı, çocukla annesini alıp İsrail’e döndü. Ama Yahudiye’de Hirodes’in yerine oğlu Arhelas’ın kral olduğunu duyunca oraya gitmekten korktu. Rüyada uyarılınca Celile bölgesine gitti. Oraya varınca Nasıra denen kente yerleşti. Bu, peygamberler aracılığıyla bildirilen, “O’na Nasıralı denecektir” sözü yerine gelsin diye oldu.
Kur’an dahi, İsa’nın doğuşu hakkında, Onun sıradışı bir tarzda dünyaya geldiğini kabul etmektedir ki, bu da kâfidir. Eğer insanlar Kur’an’ın İsa’nın dünyaya gelişi hakkındaki âyetlerini bile gereken özenle inceleselerdi, peygamberlerin, meleklerin, cinlerin fevkinde olan bir doğuşla dünyaya gelen Ruhullah, Kelâmullah İsa’yı sıradan bir peygamber olarak tanımakla yetinmezlerdi.
[B.3.] İsa’nın Beden Alması Şarttı
’Ενανθρώπησις (Enantropisis)
Genç âlimlerden biri, İsa’nın cesede girmesine ait düşüncelerini şu şekilde açıklamatadır: İnsan Allah’ın suretinde yaratılmıştır. Şahsi vicdanında yüceliğin, insanlığın bir ferdi olarak da, Allah’ın birleşmiş üç mükemmeliyet şekillerini kendinde taşır. Onun, yalnız benliğe değil, ebediliğe de dayanan, şahsi vicdanı vardır. Erkek ve kadın bütün insanların varlıklarında iki cephe vardır: Birinci cephesinde mantık, diğerinde de, ikinci ve üçüncü kıymetler şekline dayanan, hususiyetlerden güzellik ve sevgi hakimdir. Dünyanın yaradılışında tezahür eden ilâhi zekâ bunda kendini gösterir.
İlk insan günahsızdı, Allah’a yakındı, Allah’la iletişimde dahi bulunabilirdi. Fakat istikbalini kendisi çizmek mecburiyetinde idi. Allah’a imanından aldığı kuvvetle kendi ruhi kuvvetini ebediyete kadar yükseltmesi lâzımdı. Dünyanın vaziyet ve gidişatına merkez teşkil eden insanın, vaziyet ve gidişatına bağlıydı. İnsan, Allah’ın mutlak kudreti ile verebileceği her şeyi aldı. Fakat kendi şahsi hürriyeti ile elde edebileceği şeyleri Allah’tan talep etmez ve edemezdi. Yani, ahlâki bakımdan, bir nev’i kendi başına hür yaratılmalıydı. Bu yaratılışındaki serbestlik, yasak meyva sembolü ile ifade edilir. İnsan bu ilâhî emre karşı geldiği, yani bize atalardan gelen günahı işlediği için, gözden düştü. Bencil unsurun kendi benliğinde hakimiyetine yol verdi, yaratıldığı hiçliğe ehemmiyet vererek, dünyaya yaklaşmak pahasına Allah’tan uzaklaşarak, maddeci ve fani oldu.
İnsanın doğrudan doğruya Allah’la olan alâkası kesildiği için, dünyada yalnız kaldı. Günahtan evvel bizzat Allah’ın kendisi onu ziyarete gelirken, şimdi insan Onu aramaya mecbur kalmıştı. Şu yolda bir soru sorabiliriz: Bu atalardan intikal eden günâhın, insan tabiatına etkisi nedir? Atalardan intikal eden günâh, insan doğasının Allah kanunlarından uzaklaşması neticesi vuku’bulan evrensel bir durumdur. İlk netice ilâhî lûtfun kayboluşudur, bunu insan tabiatının evrensel durumu takip eder ki, Allah’ın emrine göre yaşamaktan ayrılınca, fâni olmuştur. İnsanın nefsi ruha itaat etmemeye ve hattâ nizamsız olarak ruhuna hakim olmaya başlar. İnsanda şehvet hakim olur, neticede egoizm, gurur, kıskançlık, iyi ve kötüyü, hakikat ile adaleti tanımamak, yani karanlık ile aydınlık arasında daimî bir mücadele, insanda kendini gösterdi. İşte o zaman insanın hürriyeti tahdit edildi, İnsan, tabiatının kölesi, nefis ve zaafının esiri oldu.
Fakat insanın hakikî tabiatının bütün bu durumu, insanî hürriyeti tam olarak tahdit ve zayıflatmaya yeterli olamazdı. İnsan, insan olarak kaldı; Allah’ın küçük bir yardımı ile ilk vaziyetine gelebilecek durumda olan ruhî bir hürriyete sahiptir. Ve işte bu yükselişin yolu insanlar arasında çizilmiştir. Mihenk taşı Meryem anadır. Meryem ana ile insanlığın en yüksek saflığı meydana çıktı parladı, bize insanın ecdadından kalan günâhtan sonraki bu düşük vaziyetimizde bile, Allah’ın hakikî doğasını muhafaza ettiğini gösterdi.
İnsan Allah’ın benzeri olarak yaratılmıştır. Bu ilâhî benzerliği hakikatleştirerek evvelden ilahlığa tayin edilmişken, bu yoldan uzaklaşmıştır. Fakat insanın üstüne Kendi Resminin izini bırakan Allah, insan oldu, Meryem ana ile de Kutsal Ruhtan doğdu. Esasında insani ve ilâhi mizaçları birleştirerek hamileliğini günahından kaçındı. KELÂMULLAH olan İsa insan oldu, şahsında bütün insanlığı topladı. Bütün dünyaya ait olmak üzere, yeni bir Hz. Âdem olduğu için, bütün işleri ve faaliyetleri de bütün dünyaya ait ve evrenseldir. İnsani arzusunu Allah’ın arzusuna uygun olarak tespit etti ve böylece insaniyeti ebediyete kadar yükseltti. Getsemani Bahçesinde duyduğu ruhî acılarında, haç üzerinde ölürken çektiği vücut ızdıraplarında, Allah tarafından mahkûm edilen insanın günâhlarının bütün ağırlığını taşıdı. Allah’a günâhımızı affettirecek kurban olarak, bizzat kendisini verdi. Bizim günâhımızı satın aldı, bizi Allah’la barıştırdı. Ateşin demiri tahrip etmeden ısıttığı gibi, İsa ile de yücelik insanlığı tahrip etmeden onun şekline girdi. İnsana selâmeti, bu dünyada güçlükler ve öteki dünyada refah içinde Allah’ın yanında ebedi hayatı bağışladı. Madem ki O dirildi, bütün insanlığı da diriltecektir. Şu halde kurtuluş yolu insanlığın Allah’a yaklaşması iledir. Şahsî kurtuluş da küçük bir çalışma ile elde edilen bu hediyenin şahsa maledilmesidir. Çünkü Allah’a yakınlık tabii bir meziyet veya insan üzerinde tesir bırakan, bir hareket değil, insanın içinde iş gören ilâhî iç harekettir. Bu iş bizden habersiz olarak değil, tam aksine bizim hürriyetimizin yardımı ile tamamlanır. İsa’da, Kutsal Ruhun yardımı ile olan hayattır.
İnsanın gayreti, sırrı olarak, Allah’ın hediyesi olan Allah’a yakınlıkla meydana çıkan ilâhî akrabalıkla bağlanır. İnsan bütün benliği ile bu faaliyetten, bu çalışmadan mestolmalıdır. Faaliyet, iman gayretiyle ölçülür. Çünkü insana İsa’nın kanı ile selâmeti ve Allah’la sulhu temin eden ancak ve ancak imandır. Zaten selâmetin gayreti de imanın tabii meyvası olan ve insanın yolunu, hayatını meydana koyan işlerle ifade edilir. Eylemsiz iman, cansız ve ölüdür. Eylem ve iman. İşte Allah’ın yakınlığına insanlar bunlarla iştirak edebilir. İsa, insanda yerleşen bu Allah resminin ilâhî benzerliğinin timsalidir. İnsana hakkıyla, lûtfun hediyesini kendisine maledebilecek meziyetlerin burada yeri yoktur. Çünkü lûtuf, bahşedilen tertemiz saf bir hediye olarak kalır ve hiçbir meziyetle ölçülmez. İyi amel ve hareketler bir meziyet teşkil etmez. “Hiçkimse insani işlerle selâmete lâyik değil ve olamaz.” Bunlar ancak selâmetin tamamlanmasına ölçüsüz ve müsavi bir şekilde, insanın şahsen iştirakini temsil ederler. Allah’a yakınlık kudreti ise ebediyet gibi sonsuzdur.
İşte insanın çok fazla iyi işler veya meziyetlerle kurtulabileceği fikri tamamile yanlış olduğu gibi, insanın şahsi selâmetinin de hakikat olmasında hiç iştiraki olmadığını düşünen ve bu selâmetin Allah tarafından bizim hatırımız için yapıldığını ve iman vasıtasıyla Allah’ın yeterli geldiğini anlatan düşünüş de o derece yanlıştır. Fakat selâmetin amelsiz, yalnız imanla elde edildiği fikrinden, bu meziyetlerin sayısına bir aksi tesir yapan tek taraflı cepheyi çıkarırsak, o zaman kurtuluşun hakiki fikrini daha derince anlamış oluruz. Yani insanın da bir dakikaya mahsus bir hareket olmadığını, fakat devamlı ve daima kuvvetlenen ve kuvvetlenmesi için de harekette bulunması gereken bir fiil olduğunu kabul ederiz.
İnsan ilk hürriyetinin kırıntılarını muhafaza eder. Allah’ın suretini ve kendisinin ruhanîyetini kaybetmeden onu da kaybedemez. Şu halde şahsi hürriyetini kendisi bizzat yaratmaya davet edilir. Belki o zaman şahsi şekiller, usuller, selâmetin şu veya bu şekilde değişik derecelerini teşkil eder. Fakat her ne olursa olsun, insan kendi selâmetine şahsen iştirak etmelidir. Fakat bu iştirakinden dolayı, kendisi İsa gibi aynı zamanda başkalarının kurtarıcısı olamaz. Ancak şahsi selâmetinde bilfiil vazife almış ve çalışmış olur. Kendisi şahsen onu arar ve bütün ömrü boyunca onun aşkına çalışır. Bu noktaya biraz dikkat etmek lâzımdır.
Şahsî hürriyetine veya şahsî teşebbüsüne gelince, bunlar meziyet ve elde edilen selâmette, yukarıda gösterdiğim mâna ve ifade ile, elde edilebilir. Şu halde insan ebedî mutlulukta kendi hissesini hakeder. Bu fikir Ferisilere ait ve hukukî bir fikir olan “insan iyi işleriyle kurtulabilir” iddiasıyla asla alâkadar değildir. Genel olarak birçok mezheplerde mühim yer alan bu adli düstur, Hristiyanlığın Ortodoks mezhebindeki selâmet fikrinden tamamıyla uzaktır. Ortodoksluk, memnun edilmesi lâzımgelen ilâhî Adaletin kıymetini küçümsemeden, Hristiyanlık selâmet tarifinin merkezini, Allah’a karşı sevginin teşkil ettiğini kabul eder.
Allah dünyayı o derece sevdi ki, kendi oğlunu bile, onu kurtarmak ve ilah mertebesine yükseltmek için, esirgemedi. Bilhassa iman edenlerin satın alınması ve bunların kurtarılması, Allah’la barışması için vukubulan “beden alma” Ortodoks’lar tarafından, ilâhî hayatın insana aşılanması, insanın ilâhîleşmesi addedilir. İnsan mademki günah işleyerek düştü, İsa’nın bedene girmesi, Allah’la barışmanın, selâmete ermenin yolu olur. Bunun neticesi ilâhîleşmek manasında bir selâmettir. Selâmet ise, insan tabiatını kabul edip, insanların günâhlarını üstüne alan Mesih İsa’nın bilinçli fedakârlığıdır. Golgota tepesinde haç üzerinde ölmek fedakârlığı, ilâhî adalete verilen bir kurbandı. Bütün insanlık uğruna birtek kişinin ceza çekmesi ile elde edilen kurtuluşun sırrıdır. Fakat insan için ilâhî Adalet fikri, ilâhî sevgi ile son derece birbirine bağlanır. Yani “selâmete götüren, merhametle dolu sevgidir.”
İsa’nın beden almasıyla meydana gelen selâmet, insanın kurtarıcı İsa’nın fedakârlığı ile, yalnız günahtan temizlenmesi değil, fakat “lütuf sayesinde” Allah olarak onun yeniden bir yaradılışıdır. Kurtarıcı İsa aziz ve günahsız insanlığında bütün insanları takdis eyler ve ilâhîleştirir.
Bütün insanlık için, yeni bir Hz. Âdem olan, kurtarıcı İsa tarafından, serbest bir iş halinde yapılan bu planı, her insan serbestçe ve hususi olarak benimsemelidir.
Allah fiili cepheyi hakikileştirir ve insanın kurtuluşunun temelini atar, insan ise, şahsi cepheyi hakikileştirir ve kurtuluşu benimser. İnsanın sadece kurtulduğuna inanması kâfi değildir. Çünkü bu, zaafiyetini vicdanlaştırır ve böylece onu kıyamet günü kanunî bir buluşla, yani bir nev’i af kanunu ile, hakkını bulabileceğine inandırır.
İnsan kendi şahsi çalışması ile, yani ne yalnız imanı ve ne de yalnız amelleri ile, selâmetine eremez. Mademki selâmet Allah’ın sevgisi neticesinde ve O’nun vasıtasıyla bahşediliyor, o halde insanın da bu sevgiyi arttırmaya ne hakkı, ne bilgisi ve ne de kuvveti olur. Bundan dolayı insan ancak kendi şahsî eylemi ile şahsında, biricik temeli kurtarıcı İsa olan, Allah’a benzerliği yaratarak, Yüceliğin sınırsız nimet ve hediyesini benimsemeye hak ve kuvvet kazanır.
[B.4.] İsa’nın İlahi Ve İnsani Sıfatları
Kuşkusuz Allah yolunun sırrı büyüktür. O, bedende göründü, Ruh’ça doğrulandı, Meleklerce görüldü, Uluslara tanıtıldı, Dünyada O’na iman edildi, Yücelik içinde yukarı alındı.
Hristiyanlığın bu temel hakikatleri belki Müslümanlarca kabul edilmeyecek ve Kur’an’ın belirli sureleri (Maide 5/116 ve Bakara 2/253 gibi) ileri sürülerek İsa’da ilahlık fikrine itiraz edilecektir. Fakat acaba Kur’an’da, “Allah’ın daha evvel gönderdiği kitaba inanın... Şayet sen, sana gönderilen üzerinde şüpheye düşersen senden evvel gönderilen kitabı okuyanlara sor” neden denilmektedir?
Günahın çamurunda yuvarlanan insan, sadece bir peygamberlik yolu (tarikatı) ile kurtulup yükselemez. Temiz, parlak ve yüce bir hayat, ancak Allah’ın Kelamı (Kelamullah) olan İsa ile birleşerek ve O’nun öğretisinde yaşayarak elde edilebilir. Ancak o şekilde ‘Allah bizde, biz de Allah’ta’ yaşarız; bu imandan uzaklaşınca O’nun bize bahşettiği yüce hayattan da kopar ve nefsimize olan hakimiyetimizi kaybederiz.
İncil’in müjdelediği hakikatlerden uzaklaşmak, İsa’yı bir Kelamullah, bir ‘Emmanuel’ (Allah Bizimle) olarak tanımamak; İncil’i inkar etmek ve sadece Tevrat’ın hükümlerine geri dönmek demektir. O zaman dinin manevi (mistik) bir değeri kalmaz; asıl felaket ise Allah’ın şefkatini temsil eden vahyedilmiş kitaptan, yani İncil’den kopup asırlarca öncesinin kanunlarına dönmek şeklinde ortaya çıkar. İşte o zaman dini, insanların elinde basit bir araç (alet) olarak bırakmış oluruz.
Bir azizin dediği gibi: ‘İnsanın kalbi ancak Allah’a güvenmekle sükunete kavuşur.’ Aynı şekilde Kurtarıcı İsa’nın ilahlık ve insanlık vasıflarını İncil’in müjdesi uyarınca iyice inceleyip anlarsak, muhakkak ki bu ruh huzuruna kavuşuruz.
Bu hususta İncil’den şu ayetleri buraya aktarıyoruz:
‘Çünkü Baba, kendisinde yaşam olduğu gibi, Oğul’a da kendisinde yaşam olma özelliğini verdi. Ve İnsanoğlu olduğu için O’na hükmetme yetkisini de bahşetti.’
‘Ve Kelam [Söz] beden olup, lütuf ve gerçekle dolu olarak aramızda yaşadı. Biz de O’nun yüceliğini, Baba’nın biricik Oğlunun yüceliği olarak gördük.’
Ancak İsa’nın Allah’ın Oğlu olduğuna iman etmeniz ve iman ederek O’nun ismiyle hayata sahip olmanız için bunlar yazılmıştır.
İsa’yı Allah olarak müjdeleyen ayetler Tevrat’ta bolca bulunduğu gibi, İncil’de de bunu doğrulayan ayetler bir o kadar fazladır:
Çünkü bize bir çocuk doğdu, bize bir oğul verildi. Egemenlik O’nun omuzları üzerinde olacak. O’nun adı; Harika Öğütçü, Güçlü Allah, Ebedi Baba, Esenlik Önderi diye çağrılacak. Davut’un tahtı ve ülkesi üzerinde egemenlik sürecek; adaleti ve doğruluğuyla onu sonsuza dek kuracak ve sağlamlaştıracak. O’nun egemenliğinin artışının sonu gelmeyecektir.
İşte çölde haykıranın sesi şöyle diyor: ‘Rab’bin yolunu hazırlayın, çölde geçitleri düzeltin. Bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar ve tepeler alçalacaktır. Dolambaçlı yollar ve sarp araziler düzelecek ve Rab’bin görkemi ortaya çıkacak; bütün varlıklar birlikte O’nu göreceklerdir. Çünkü Rab’bin ağzı konuştu.’
Ben ve Baba biriz.
Beni görmüş olan, Baba’yı görmüş olur. Sen nasıl ‘Bize Baba’yı göster’ diyorsun? İnanmıyor musun ki ben Baba’dayım, Baba da bendedir? Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum; fakat bende yaşayan Baba kendi işlerini yapıyor. Bana inanın ki ben Baba’dayım, Baba da bendedir.
Size doğrusunu söylerim: İbrahim doğmadan önce ben vardım.
Allah’ı hiçbir zaman kimse görmemiştir; ancak Baba’nın bağrında olan biricik Oğul, O’nu tanıtmıştır.
Allah eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla, çok kereler ve çeşitli şekillerde atalarımıza hitap ettikten sonra; bu son günlerde de Oğlu aracılığıyla bizlerle konuştu. Allah O’nu her şeyin mirasçısı kılmış ve evrenleri O’nun aracılığıyla yaratmıştır. Oğul, Allah’ın görkeminin parıltısı ve O’nun varlığının tam bir yansımasıdır. Her şeyi kendi kudretinin sözüyle ayakta tutar. Günahlarımızdan temizliği sağladıktan sonra, göklerde Yüce Olan’ın sağında oturdu.
Fakat vakit tamamlanınca Allah, yasa altındakileri kurtarmak ve bizi evlatlığa kabul etmek için kadıdan doğmuş ve yasa altına girmiş olan kendi Oğlunu gönderdi.
Çünkü Baba kimseyi yargılamaz; aksine bütün yargılama yetkisini Oğul’a vermiştir. Öyle ki, herkes Baba’yı onurlandırdığı gibi Oğul’u da onurlandırsın. Oğul’u onurlandırmayan, O’nu gönderen Baba’yı da onurlandırmaz. Size doğrusunu söyleyeyim: Sözümü işitip beni gönderene iman edenin ebedi hayatı vardır; o yargılanmaz, ölümden hayata geçmiştir. Size doğrusunu söyleyeyim: Ölülerin, Allah’ın Oğlunun sesini işitecekleri saat geliyor ve şimdidir; işitenler yaşayacaklardır. Çünkü Baba, kendisinde yaşam olduğu gibi, Oğul’a da kendisinde yaşam olma özelliğini verdi. Ve İnsanoğlu olduğu için O’na hükmetme yetkisini de bahşetti. Buna şaşmayın; çünkü mezarda olanların hepsinin O’nun sesini işitecekleri saat geliyor. İyilik yapanlar yaşam için, kötülük yapanlar ise yargılanmak için dirileceklerdir.
Kuşkusuz Allah yolunun sırrı büyüktür. O, bedende göründü, Ruh’ça doğrulandı, Meleklerce görüldü, Uluslara tanıtıldı, Dünyada O’na iman edildi, Yücelik içinde yukarı alındı.
Babamın evinde bulunmam gerektiğini bilmiyor muydunuz?
Kadın O’na, ‘Mesih denilen Mesih’in geleceğini biliyorum, O geldiğinde bize her şeyi bildirecektir’ dedi. İsa ona, ‘Seninle konuşan ben, O’yum’ dedi.
İsa ona, ‘Sen İnsanoğlu’na iman ediyor musun?’ diye sordu. Adam da cevap verip: ‘Ya Rab, kimdir ki O’na iman edeyim?’ dedi. İsa ona: ‘Hem O’nu gördün, hem de seninle konuşan O’dur’ dedi. O da: ‘Ya Rab, iman ederim’ diyerek O’na secde etti. İsa: ‘Görmeyenler görsün, görenler kör olsun diye yargı için bu dünyaya geldim’ dedi.
Ben artık dünyada değilim ama onlar dünyadalar. Ben ise sana geliyorum. Kutsal Baba, bana verdiğin kimseleri kendi isminle koru ki, bizim gibi ‘bir’ olsunlar.
İşte bakire gebe kalıp bir oğul doğuracaktır; O’nun adı Emmanuel konulacaktır. Bu, ‘Allah bizimledir’ demektir.
Mesih de bedenen onlardandır. O, her şeyin üzerinde ebediyen mübarek olan Allah’tır. Amin.
Biliyoruz ki Allah’ın Oğlu gelmiş ve gerçek olanı tanıyalım diye bize anlayış vermiştir. Biz gerçek olanda, yani O’nun Oğlu İsa Mesih’teyiz. Gerçek Allah ve ebedi yaşam budur.
Gecikirsem, gerçeğin direği ve temeli olan yaşayan Allah’ın evinde, yani O’nun topluluğunda [Kilise’sinde] nasıl davranmak gerektiğini bilesin.
Bunun için emek veriyor ve aşağılanıyoruz; çünkü bütün insanların, özellikle de iman edenlerin Kurtarıcısı olan yaşayan Allah’a umut bağladık.
Çünkü ilahiliğin bütün doluluğu bedenen Mesih’te bulunmaktadır.
Böylece her bakımdan tam bir sadakat göstersinler ki, Kurtarıcımız Allah’ın öğretisini her şekilde onurlandırsınlar.
Yukarıda naklettiğim âyetlerden pek çoklarının yanı başında şunları da tetkik etmek faydalıdır.İncil’den: Havarilerin İşleri 1:24; Efesliler 5:19; Koloseliler 3:16; Filipililer 2:10; 1. Yuhanna 1:2; 5:23; Romalılar 13:3; Vahiy 1:13; 5:13; 1:4; 1. Korintliler 2:8; 15:45; Luka 1:32; 8:28; İbraniler 1:3; Markos 2:5; Matta 11:28; Efesliler 4:5; Havarilerin İşleri 7:59.
Tevrat’tan: Yeşaya 42:8; Mısır’dan Çıkış 20:25; Mezmurlar 24:7-10.
Görülüyor ki İsa, Baba Allah ile aynı özden tam bir Allah olup; aynı zamanda da tam bir insandır. O, İnsan-Allah’tır. Bu sebeple İsa’nın öğretisi ne kadar insani ise, o kadar da ilahidir. Her Hristiyan’ın kalbinde İsa’nın ilahlığı hakkında tam bir inanç ve sarsılmaz bir iman mevcuttur.
Eğer bu hakikatlere aykırı olarak bir Hristiyan’da İsa’nın ilahiliği hakkında bir şüphe veya dini bir zayıflık oluşursa, bu durum ancak ve ancak cehalete bağlanmalıdır. Çünkü bu kişiler ya kutsal kitapları layıkıyla okuyup incelememişlerdir ya da kulaktan dolma, dine aykırı kitapların içerikleri zihinlerindeki bilgilere karışmıştır. Esasen dini zayıf olan kimsenin zihni de uyuşmuştur. Yahut erdeme aykırı ihtirasların kölesi olan günahkar bir ömür sürdüğünden, vicdanını rahatlatma ümidini imansızlık yoluna sapmakta bulmuştur.
Oysa Tevrat ve İncil’de İsa’nın Allahlığını haykıran ve ispat eden deliller o kadar çok ve o kadar kuvvetlidir ki; bunlar en büyük imansıza, en dalgın bir maddeciye (materyaliste) bile doğru yolu gösterebilir. Yeter ki bahsi geçen insanlar ve alim taslakları, ‘gerçeği arıyorum’ zannıyla bağnazlığın ve bencilliğin çıkmaz sokaklarına sapmasınlar. Allah’ın insanlara bağışladığı düşünme yeteneğindeki özgürlüğü doğru yolda, yani hakikat yolunda kullanabilsinler.
Sokrates’in, “Bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir”Platon: Sokrates’in Savunması, 21d. sözlerini alayla karşılayan, bu düşünüş tarzını tuhaf bulan ve kendilerini diğer insanlardan üstün sayarak alim geçinen egoistlerin, İsa’yı layıkıyla tanıyamayacakları muhakkak ve pek tabiidir. Böylelerini imansızlığa sürükleyen; egoistlikleriyle beraber yanlış yönlenmiş olan şan ve şöhret düşkünlükleridir. Bunlar için İncil ve İsa’dan uzak yaşamak veya onların aleyhinde söz söylemek; toplum içinde fark edilebilmek ve ne şekilde olursa olsun isimleri etrafında gürültü koparmak için bir fırsattır.
Diğer bazılarının imansızlığı da sırf ihtiraslarına alet olmalarından ileri gelmektedir. Çünkü bu kişiler zaaflarının esiri olduklarından, İsa’nın bizden beklediği ve İncil’in tarif ettiği erdemli hayatı yaşayamazlar; sonunda kurtuluşu İsa’ya imandan uzaklaşmakta bulurlar.
Bu çeşit fikir adamları ve bunlara benzeyen diğer insanlar, İsa’ya karşı lâkayit kaldıklarından, gittikçe erdemden, adalet ve hakikattan uzaklaşacaklarından, şeytanın esaretine düşerler. Kendileri şeytanın esiri oldukları halde, hür yaşıyorum zannederek, kendi kendilerini aldatarak batıl düşüncelerinin âleti olduklarını bilmeden, ruhî uçurumlara yuvarlanırlar. Böyle şahıslar İsa’nın zamanında da vardı. O devirde Ferisi denilen kaba sofu ve başkâhinlerden başka, daha pek çok kimseler, İsa’nın sözlerini kulakları ile işittikleri ve mucizelerini gözleriyle gördükleri halde, ne işitmek, ne anlamak, ne de görmek istiyorlardı. Bu gibiler kendi kendilerini teselli ederek: “Biz İbrahim’in evlatlarıyız.” “Biz Musa dininin takipçileriyiz.” “Biz Musa’nın öğrencileriyiz.” “Biz Allah’ın Musa’ya dediklerini biliriz.” v. s. gibi sözlerle bizzat kendilerini aldatırlardı.Yuhanna 9:28-29.
Fakat bunların arasında dahi bazı kimseler İsa’ya inandıkları halde, sırf korkudan veya menfaatlerine halel gelmesin diye, bunu itiraf edemiyorlardı. İncil’de zikredildiği şekliyle: “Reislerden birçoğu da O’na iman ettiler; Fakat Ferisiler yüzünden ve Havra’dan kovulmamak için, itiraf etmediler... Çünkü insan izzetini Allah’ın izzetinden daha fazla sevdiler.” (Yuhanna 12:42-43).
İsa, bu gibilerine, gayet açık olarak, şunları demiştir:
Benim, sizi Babamın önünde suçlu çıkaracağımı mı zannediyorsunuz! Sizi suçlu çıkaracak olan kendisine ümit bağladığınız Musa’dır. Çünkü siz Musa’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz. Zira o benim için yazmıştır. Fakat onun yazılarına iman etmiyorsanız, benim sözlerime nasıl iman edebilirsiniz!Yuhanna 5:45-47. Ayrıca Yaratılış 3:15; 20:18; 51:8-10. Yasa’nın Tekrarı 18:15-19’a bakınız.
Diğerleri için de İsa şunları söylemektedir: “Ve hüküm budur ki, dünyaya nur geldi ve insanlar karanlığı nurdan daha çok sevdiler; Zira onların işleri kötüydü. Çünkü her kötülük işleyen nurdan nefret eder ve işleri ayıplanmasın diye nura gelmez. Fakat işlerinin Allah yolunda işlenmiş olduğu aşikâr olsun diye, hakikat içinde çalışanlar Nura gelirler” (Yuhanna 3:19-21). Havari Pavlos da: “İncil’imiz anlaşılmaz ise, helâk olanlar için anlaşılmaz; Esasen onlarda Allah’ın sureti olan İsa’nın izzeti ve İncil’in nuru parlamasın diye, bu dünyanın Allah’ı onların aklını körletti.” (2. Korintliler 4:3-4) diyor.
Baştan şunu açıkça bildirmek lâzımdır ki, İsa’nın ilahlığını inkâr edenler Tevrat ve İncil gibi Kutsal Kitapları da inkâr etmektedirler. Bu Kutsal Kitapların âyetlerinde “İncil’de” baştan başa rastladığımız gibi:
I — İsa kendi ilahlığını bize apaçık olarak bildirmiştir. İsa kendi ilahlığını yalnız itiraf etmekle kalmamış, bunu insanların arasında yaşadığı müddetçe, görülmemiş ve görülemeyecek mucizelerle de ispat etmiştir.
II — İsa’nın yüksek hayatı da bu hususta ikinci bir delildir. Düşmanları, Onda hiçbir kusur, kabahat, günah bulamamışlardı. İnsanların ve insanlığın fevkinde olan yaşayışını, herkes itiraf etmek etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Ben hakikati söylediğim için, bana iman etmiyorsunuz. Bende günah olduğunu sizden kim ispat edebilir! Eğer ben hakikati söylüyorsam, niçin bana iman etmiyorsunuz! Allah’tan olanlar Allah’ın sözlerini dinlerler; Siz dinlemiyorsunuz; çünkü Allah’tan değilsiniz.
III — İsa hakkındaki bütün peygamberlikler tamamen yerine gelmiştir. Bu peygamberlikler, bir iki tane değil pek çoktur. Bir peygamberin veya bir muhitte yetişmiş olan peygamberlerin evvelden haber vermiş olduğu hakikatler de değildir; Çok uzak eyaletlerde, İsa’nın doğuşuna kadar Allah tarafından gönderilmiş olan peygamberlerin tamamının müjdeledikleri hakikatler olup, hepsi de İysa’nın şahsında gerçekleşmiştir.
IV — Yahya Peygamber İsa hakkında şöyle diyor:
Ben, Onu bilmezdim; Fakat su ile vaftiz etmek üzere beni gönderen, bana şöyle demişti: Kimin üzerine Ruhumun inip kaldığını görürsen, Kutsal Ruh ile vaftiz edici O’dur. Ben de görüp Allah’ın Oğlu budur, diye tanıklık ettim
V — İsa’nın hayatı esnasında ve hayatından sonralarında peygamberliklerden tamamının çıkmış olması da başka bir delildir. Hayatında Yahudiler tarafından çekeceği bütün zulüm ve işkenceleri, Havarilerden birinin kendisini ele vereceği, diğerinin üç defa inkâr ettikten sonra tövbe edeceği, Haça gerilip mezara konulduktan üç gün sonra dirileceği, Havarilere tekrar tekrar görüneceği, Havari ve müminlere Kutsal Ruh’un ineceği, Kudüs şehrinin harap olacağı, Yahudi mabetlerinde taş üstünde taş kalmayacağı, Yahudilerin bütün cihana dağılıp hiçbir yerde esaslı bir yurt kuramıyacakları, Kilisenin tesisi, Hristiyanlığın zulme uğrayacağı, İncil’in bütün dünyaya ilân edileceği v. s. önceden Peygamberler tarafından haber verilmiştir.
VI — İsa’nın ilahlığının en büyük delillerinden birisi de yapmış olduğu mucizelerdir. En korkunç hastalıkları bile bir emirle iyi yapmak hiç kimsenin haddi değildir. Anadan doğma körlerin, topalların, sağırların, kötürümlerin birtek sözle iyi olmaları, Yahudilere pek çok defalar “Allah bizimle beraberdir” dedirtmiştir. Birtek sözle ölüleri diriltmek, hem de Lazar gibi dört gün mezarda kalmış, bir ölüyü hayata kavuşturmak, insanî bir kuvvetle olabilir miydi? Keza beş ekmek ve iki balıkla beş bin kişiyi doyurmak, denizin dalgalarını bir emirle yatıştırmak ancak ilâhî bir kuvveti şahsında toplıyan bir kimse tarafından yapılabilecek şeylerdir.
Bundan ötürü Roma İmparatorluğunun Hristiyanlığı dört asır takip ettiği müddetçe, bu zulümle meşgul olan putperest tarihçiler dahi, Hristiyanların yaptıkları birçok mucizelerden bahsetmektedirler. Bu da başlı başına İsa’nın yüceliğini kabul ettirecek bir delildir.
Zira yalnız İsa’nın mucize yapması, belki pek büyük bir olay olarak kabul edilmeyebilirdi, nitekim İsa’dan evvel gelen peygamberler de mucizeler göstermişlerdi. Fakat bu peygamberler adına ve onları zikretmek suretiyle, hiçbir kimse bir tek mucize dahi yapmamıştır. Halbuki gerek Havariler ve gerekse tarafsızlar ve hattâ Hristiyan düşmanlarının dahi, saklanılmaz hakikat olarak gösterdikleri ve işaret ettikleri gibi, pek çok Hristiyanların, İsa namına yaptıkları mucizeler ortadadır. Bir insan, peygamber olsa dahi, diğer bir insana kendi ruhanî kuvvetini bahşedemez. Yalnız Allah insana böyle bir kuvvet verebilir. Nitekim Allah olan İsa da Havarilere ve müminlere bu kuvveti vermiştir.
VII — İsa’nın ölüleri diriltmesi de ayrı bir delildir. Hattâ bu, en büyük bir mucize ve çok kuvvetli bir delildir. Başkalarını diriltmek, Allah tarafından peygamberlerden bazısınaİlyas Peygamberin bir dul kadının çocuğunu dirilttiği malûmdur. ve Havarilere, sırf İsa’nın hakikaten dirildiğine iman etmemiz için, bu kuvvet verilmiştir. Fakat İsa, hiçbir kimse yardım etmeden etmeden bizzat, evvelce tekrar tekrar söylediği gibi, dirilmiştir. Bu mucizeyi, insanın bu dünya çerçevesi dahilinde düşünmek kudretini aşmayan fâni aklı belki algılayamaz; Fakat bunu bir hakikat olarak kabul etmek mecburiyetindeyiz.
Eğer İsa öldükten sonra dirilmemiş ve müritlerine tekrar tekrar görünmemiş olsaydı, en evvel kendi Havarileri Onun dirildiğine iman etmiyecekler ve bunca felâketlere, tehlikelere, işkencelere göğüs gererek, kendi hayatları pahasına inanmadıkları bir şeyi cihana yaymak kuvvetini kendilerinde bulamıyacaklardı.
İsa’nın, dirildikten sonra, tekrar tekrar Havari ve müminlere göründüğü, onlarla konuştuğu ve beraber yemek yediği hakkında, İncil’de birçok âyet vardır. Bunlardan bazılarını buraya alalım:
1 — İsa, haftanın ilk günü olan Pazar sabahı erkenden dirildikten sonra, önce kendisinden yedi cin çıkarmış olduğu Mecdelli Meryem’e göründü.
2 — Meryem ağlayarak kabrin dışındaki girişte duruyordu. Ağlarken eğilip mezarın içine baktı ve İsa’nın naaşının yattığı yerde, biri başucunda diğeri ayakucunda oturan beyazlar giyinmiş iki melek gördü. Melekler ona: ‘Hanım, neden ağlıyorsun?’ diye sordular. O da: ‘Rabbimi almışlar, nereye koyduklarını bilmiyorum’ dedi. Bunu söyledikten sonra arkasına döndüğünde İsa’nın orada durduğunu gördü ama O’nun İsa olduğunu anlayamadı. İsa ona: ‘Hanım, neden ağlıyorsun, kimi arıyorsun?’ diye sordu. Meryem O’nu bahçıvan zannederek: ‘Efendi, eğer O’nu sen götürdünse nereye koyduğunu söyle, gidip O’nu alayım’ dedi. İsa ona: ‘Meryem!’ diye seslenince, Meryem hemen döndü ve İbranice: ‘Rabbuni!’ [öğretmenim] diye haykırdı. İsa ona: ‘Bana dokunma, çünkü daha Babamın yanına çıkmadım. Git kardeşlerime de ki: Ben, benim Babam’ın ve sizin Babanızın, benim Allah’ımın ve sizin Allah’ınızın yanına çıkıyorum.’
3 — Cumartesi günü geçip haftanın ilk günü şafak sökerken Mecdelli Meryem ve diğer Meryem mezarı görmeye geldiler. O sırada şiddetli bir deprem oldu; Rab’bin bir meleği gökten inip mezarın kapı taşını yuvarladı ve üzerine oturdu. Görünüşü şimşek gibi, giysileri kar gibi beyazdı. Nöbetçiler korkudan titreyerek ölü gibi yığıldılar. Melek kadınlara: ‘Korkmayın’ dedi, ‘Çarmıha gerilen İsa’yı aradığınızı biliyorum. O burada değil, önceden söylediği gibi dirildi. Gelin, Rab’bin yattığı yeri görün. Çabuk gidip öğrencilerine haber verin: O ölüler arasından dirildi ve sizden önce Celile’ye gidiyor, O’nu orada göreceksiniz.’ Kadınlar büyük bir sevinç ve korkuyla mezardan ayrılıp müjdeyi vermek üzere koştular. Yolda İsa karşılarına çıkıp: ‘Selam size!’ dedi. Ayaklarına kapanıp O’na secde ettiler.
4 — Aynı gün öğrencilerden ikisi, Yeruşalim’den yaklaşık on bir kilometre uzaklıktaki Emmaus köyüne gidiyorlardı. Aralarında olup bitenleri konuşurken İsa yaklaşıp onlarla yürümeye başladı. Fakat gözleri O’nu tanımaktan alıkonmuştu. İsa: ‘Yolda mahzun mahzun ne konuşuyorsunuz?’ diye sordu. Kleopas adındaki öğrenci şaşkınlıkla: ‘Yeruşalim’de olup bitenleri bilmeyen tek yabancı sen misin?’ dedi. O’na Nasıralı İsa’nın başına gelenleri, O’nun nasıl çarmıha gerildiğini ve kadınların boş mezar hakkındaki şaşırtıcı haberlerini anlattılar. İsa onlara: ‘Ey anlayışsızlar, peygamberlerin söylediklerine inanmakta geç kalanlar! Mesih’in bu acıları çekip yüceliğine kavuşması gerekmez miydi?’ dedi. Sonra Musa’dan ve peygamberlerden başlayarak Kutsal Yazılar’da kendisiyle ilgili olanları onlara açıkladı. Köye vardıklarında sofraya oturdular. İsa ekmeği alıp şükretti ve parçalayıp onlara verdi. O an gözleri açıldı ve O’nu tanıdılar, fakat İsa gözden kayboldu. Birbirlerine: ‘Yolda bizimle konuşurken içimiz yanmıyor muydu?’ dediler.
5 — Haftanın ilk günü akşamı, öğrenciler Yahudilerden korktukları için kapıları kilitlemişlerdi. İsa gelip ortalarında durdu ve: ‘Size esenlik olsun!’ dedi. Ellerini ve böğrünü onlara gösterdi. Öğrenciler Rabb’i görünce sevindiler. İsa tekrar: ‘Size esenlik olsun! Baba beni gönderdiği gibi ben de sizi gönderiyorum’ dedi ve üzerlerine üfleyerek: ‘Kutsal Ruh’u alın’ buyurdu. On ikilerden biri olan Tomas o sırada yanlarında değildi. Diğerleri: ‘Rabb’i gördük!’ deyince Tomas: ‘Çivi yerlerini görüp parmağımı basmadan asla inanmam’ dedi.
6 — Öğrenciler şaşkınlık ve korku içindeyken İsa: ‘Neden korkuyorsunuz? Ellerime ve ayaklarıma bakın, bizzat benim. Bana dokunun ve görün; bir ruhun eti ve kemiği olmaz’ dedi. Sonra önlerinde biraz kızarmış balık yiyerek zihinlerini Kutsal Yazıları anlamaları için açtı.
7 — Sonunda İsa, sofrada oturan on bir öğrencisine göründü. Dirildiğini görenlere inanmadıkları için onları imansızlıkları ve yüreklerinin katılığı nedeniyle payladı. Onlara: ‘Bütün dünyaya gidin ve Müjde’yi tüm yaratılışa duyurun. İman edip vaftiz olan kurtulacak, inanmayan ise mahkum olacaktır’ dedi.
8 — Sekiz gün sonra öğrenciler yine içerideyken Tomas da onlarla beraberdi. İsa kapılar kapalıyken gelip: ‘Size esenlik olsun!’ dedi. Tomas’a: ‘Parmağını uzat, ellerime bak; elini uzatıp böğrüme koy. İmansız olma, imanlı ol!’ buyurdu. Tomas: ‘Rabbim ve Allah’ım!’ diye cevap verdi.
9 — İsa, Taberiye Gölü kıyısında öğrencilerine üçüncü kez göründü. Balık avından boş dönen öğrencilerine ağlarını sağ tarafa atmalarını söyledi. Ağ balıkla dolup taşınca Petrus “Bu Rab’dir!” diyerek suya atladı. Kıyıda birlikte yemek yediler.
[B.5.] Dirilişin Kanıtı Ve Kutsal Ruh’un İnişi
İsa’nın dirildikten sonra defalarca görünmesi, Havarilerin kalbine sarsılmaz bir iman verdi. Bu inanç sayesinde hapis, işkence ve ölümden korkmaz hale geldiler. İsa’nın dirildiğine sadece inananlar değil, aslında din bilginleri (Ferisiler) ve kâhinler de inanmıştı. Eğer bir hırsızlık olsaydı, mezarı bekleyen nöbetçiler ağır cezalara çarptırılırdı; oysa onlar dirilişi ilan ettikleri halde cezalandırılmadılar, aksine onlara yalan söylemeleri için para verildi.
Saat on ikiden üçe kadar bütün yerin üzerine karanlık çöktü. Tapınağın perdesi yukarıdan aşağıya ikiye bölündü, yer sarsıldı, kayalar yarıldı ve mezarlar açıldı. Nöbetçi yüzbaşı olanları görünce: ‘Gerçekten bu Allah’ın Oğlu’ydu’ diyerek korkuyla sarsıldı.
Din yetkilileri Pilatus’a giderek: “Bu aldatıcı sağken ‘üç gün sonra dirileceğim’ demişti, mezarı korumaya alalım ki öğrencileri cesedi çalmasın” dediler (bkz. Matta 27:62-66).
Nöbetçiler olanları kâhinlere anlatınca, kâhinler askere para verip: “Öğrencileri gece biz uyurken gelip cesedi çaldılar deyin” diye tembihlediler (bkz. Matta 28:11-15).
Petrus’un mucizevi şekilde hapishaneden melek aracılığıyla kurtulması sırasında, görevini yapmayan nöbetçileri hemen idam ettiren Kral Herodes’in (Havarilerin İşleri 12:1-20) tavrı düşünüldüğünde; İsa’nın mezarındaki nöbetçilerin öldürülmemesi, olayın ilahi bir mucize olduğunun sessiz kabulüdür. Kâhinler, Havarilere “Siz yalan söylüyorsunuz” diyemiyor, sadece “Bu ismi artık anmayın” diye tehdit ediyorlardı (bkz. Havarilerin İşleri 4:16).
İsa’nın vaat etmiş olduğu gibi, Kutsal Ruh’un Havariler ve müminlerin üzerine inişi, en büyük delillerden biri değil midir? İsa, çarmıha gerilmeden önce defalarca müritlerine söylediği gibi, dirildikten sonra da onlara ve müminlere her göründüğünde, dağılmamalarını; zira Kutsal Ruh’un üzerlerine ineceğini müjdelemişti. Nitekim göğe yükselişinin onuncu günü, yani pazar günü, Kutsal Ruh Havarilerin ve müminlerin üzerine indi ve onlar o günden, hatta o andan itibaren, İsa’nın Allah olduğunu hararetle ilân etmeye başladılar. Bunların bu uğurda çektikleri sıkıntı ve eziyetler, üstlendikleri görevi yerine getirmelerine engel olmadığı gibi, onlar bütün bu sıkıntılara katlanmayı Tanrı tarafından kendilerine lütfedilmiş bir şeref kabul ederek bütün dünyaya yayıldılar. Her millete kendi diliyle hitap ederek ve geçtikleri her yerde mucizeler gerçekleştirerek Tanrı’nın yüceliğini dünyanın dört bir yanına ilan ettiler.
İsa Allah olmasaydı, vaat ettiği Kutsal Ruh’u gönderebilir miydi? Göğe yükselişinden on gün sonra Kutsal Ruh’un inmesiyle Havariler bir anda her dilde konuşmaya ve şifasız hastalıkları iyileştirmeye başladılar. Bu manevi yükseliş ve yapılan mucizeler, İsa’nın ilahiliğinin en büyük delilidir.
Havarilerin aracılığıyla halk arasında birçok belirtiler ve harikalar yapılıyordu. İmanlıların hepsi Süleyman’ın Eyvanı’nda toplanıyordu. Halk onlara büyük saygı duyduğu halde, dışarıdan hiç kimse onlara katılmayı göze alamıyordu. Buna karşın, Rab'be inanıp topluluğa katılan erkek ve kadınların sayısı giderek arttı. Bütün bunların sonucu, yoldan geçen Petrus’un hiç değilse gölgesi bazılarının üzerine düşsün diye halk, hasta olanları caddelere çıkartıp şilteler ve döşekler üzerine yatırır oldu. Yeruşalim’in çevresindeki kasabalardan da kalabalıklar geliyor, hastaları ve kötü ruhlardan acı çekenleri getiriyorlardı. Bunların hepsi iyileştirildi.
Zaten böyle bir ilahi destek olmasaydı, o müthiş baskılara ve felaketlere nasıl karşı koyabilirlerdi?
Hristiyanlığın böylesine zor şartlar altında dünyaya yayılabilmesi, İsa’nın ilahiliğinin en güçlü kanıtlarından biridir. Çünkü bu yayılış ve bu zafer; en müthiş zulümler ve aklın alamayacağı işkenceler içinde, yine insanın kavrayamayacağı mucizevi bir tarzda gerçekleşmiştir.
Yahudiler ve diğer çeşitli milletler tarafından günbegün artırılan, şiddetlendirilen ve örgütlenen bu baskıların sonunda Hristiyanlığın sönmesi beklenirken; o, günden güne genişlemiş ve Roma İmparatorluğu ile dört asır süren bir çarpışmadan sonra hakimiyetini kabul ettirmiştir. 4. asırdan sonra, dünyaya hükmeden Roma kartallarının yerini haç almıştır. Putlar devrilmiş; İsa’ya ve Hristiyanlık uğruna kendilerini adayanlar için görkemli kiliseler yükselmiştir. Öldürülen milyonların yerine geçen dinç ve gürbüz nesiller, çarmıha gerilmiş İsa’nın önünde diz çökmeyerek gerçek Allah olan İsa’ya secde etmişlerdir. Bu, mucizelerin de ötesinde büyük bir mucize değil midir?
Jüstinyanos, Tertullianos, Polikarpos, Origenis, Klimis ve Papias gibi hem zekaları hem de bilgileriyle tanınan birçok büyük alim, İsa’ya olan imanlarını dünyaya kahramanca ilan etmişlerdir. Roma İmparatorluğu’nda çok yüksek mevkilerde bulunan kişiler, kendilerini İsa’ya adadıkları takdirde işkence ve ölümle karşılaşacaklarını bildikleri halde bu camiaya girmekten korkmamışlardır. Onlar, kendilerine işkence yapanlar için dua ederek ve her fırsatta İsa’nın ilahlığını haykırarak kendilerini seve seve feda etmişlerdir.
En son delil olarak, İncil’in bize bahşettiği yüksek ahlaki, toplumsal ve insani hayat ilkelerini gösterebiliriz. İncil’in bu kıymeti, bizzat İsa’nın ilan ettiği hakikatlerden başka bir şey değildir. Bunlar layıkıyla uygulandığında insanlığın her ihtiyacına yettiği gibi, insanı yüceltir ve ideal bir hayata yaklaştırır. Asırlar boyunca bize bildirilen yegane gerçek; fertlerin, ailelerin ve milletlerin Mukaddes İncil’e sarılması gerektiğidir.
Diğer bir delil ise Şeytan’ın Hristiyanlığa karşı kurduğu tuzaklar ve ona çektirdiği sıkıntılardır. Şeytan, İsa’nın ilahlığına göz dikmiştir; İncil bunu bize açıkça belirtir. Muharebelerde düşman, bütün saldırılarını komutanların bulunduğu noktaya odaklar; çünkü o nokta düşerse zafer kazanılmış olur. Manevi cephede de durum böyledir: Şeytan, İsa’nın ilahlığına karşı cephe açmıştır. İmanları sarsmak için durmadan saldırmaktadır. Kilise’den ayrılan tüm sapkın akımlar, aslında Şeytan’ın kışkırtmasıyla Kilise’ye saldırmaktadır.
İsa’nın ilahlığına iman etmek insanlığı kurtuluşa kavuşturduğu için, Şeytan asırlar boyunca türeyen sapkınları alet ederek bu imanı gevşetmeye, yıkmaya ve ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Şeytan insanın en büyük düşmanıdır; onu Allah’tan uzaklaştırıp kendine esir etmek ister. Allah’tan ve İsa’dan uzaklaşmak ise İncil’den uzaklaşmak demektir; bu yol bizi imansızlığa, cehalete, günaha ve ebedi karanlığa götürür.
İsa’ya iman etmek insanı sadece göksel krallığa (Melekûtullah) ortak yapmakla kalmaz; aynı zamanda vicdanı ve düşünceleri temizleyip incelterek bu dünyaya gerçek bir saadet saçar. Hristiyanlığın tam olarak uygulandığı her yerde, Allah’tan gelen Kutsal Ruh (Aziz Ruh) insanlar arasında barış, sevgi ve iyilik kaynağı olur. Şeytan’ın bütün tuzaklarına rağmen, Allah’ın Egemenliğinin (Melekûtullah) tüm dünyaya hakim olacağına ve insanlığın İsa’ya iman ederek, gökteki meleklerin yaşadığı hayatın bir eşini bu dünyada yaşayacağına imanımız sonsuzdur.”
[B.6.] Kutsal Ruh Hakkında
Hristiyanlar tek bir Allah’ı, üç kişilikte kabul eder ve bu şekilde iman ederler. Bu nedenle, üçüncü kişiliği teşkil eden Kutsal Ruh hakkında da Kutsal Kitaplardan yola çıkarak kısa bir bilgi vermek mecburiyetindeyiz.
Kutsal Kitaplar, Kutsal Ruh hakkında şunları yazmaktadır:
Onlar Rab’be ibadet edip oruç tutarlarken, Kutsal Ruh onlara: Kendilerini çağırdığım iş için Barnaba ile Saul’u [Pavlos’u] bana ayırın, dedi.
Lakin Yardımcı [Paraklit], yani Baba’nın benim ismimle göndereceği Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek ve size söylediğim bütün sözleri hatırlatacaktır.
Size söyleyecek daha çok şeyim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Fakat o Hakikat Ruhu geldiği zaman, sizi tüm hakikate yönlendirecektir. Çünkü kendiliğinden konuşmayacak; sadece işittiklerini söyleyecek ve gelecek olanları size bildirecektir. O beni yüceltecek; çünkü benim olandan alıp size bildirecektir.
Sana doğrusunu söyleyeyim: Bir kimse sudan ve Ruhtan doğmadıkça Allah’ın Egemenliğine [Melekûtuna] giremez.
Hayat veren Ruh’tur... Bedenin hiçbir faydası yoktur.
Kurtarıcımız İsa Mesih aracılığıyla üzerimize bol bol döktüğü Kutsal Ruh’un bizi yenilemesiyle bizleri kurtardı. Öyle ki, O’nun lütfuyla aklanmış [salih sayılmış] olarak sonsuz yaşam ümidiyle mirasçılar olalım.
Fakat Rab İsa Mesih’in ismiyle ve Allah’ımızın Ruhu ile yıkandınız, kutsandınız ve aklandınız.
Lakin eğer Allah’ın Ruhu sizde yaşıyorsa, siz bedenin değil Ruh’un denetimindesiniz.
İsa, dünyaya gelmekle günahkar insanlığı değerli kanı ile yıkayıp temizledi; Kutsal Ruh ise İsa’ya iman edenleri, peygamberlerin de müjdelemiş olduğu üzere Nur ile kuvvetlendirdi. Dünyanın bütün zorluklarına ve çilelerine karşı koyabilmeleri için onlara güç verdi ve onları yüceltti.
Allah’ın Ruhu beni yarattı ve Her Şeye Gücü Yeten’in [Kadir-i Mutlak] nefesi bana hayat verdi.
Gökler Rab’bin Sözü [Kelâmı] ile ve gökyüzünün bütün orduları ağzının Ruhu ile yaratıldı.
Onların soluğunu [ruhunu] geri aldığında ölür ve topraklarına dönerler; Ruhunu gönderdiğinde yaratılırlar ve yeryüzünü yenilersin. Rab’bin yüceliği [celâli] sonsuza dek sürsün.
Senin Ruh’undan kaçmak için nereye gidebilirim?
Baba’dan çıkan, Baba ve Oğul ile birlikte yüceltilen ve kendisine secde edilen; peygamberler aracılığıyla konuşmuş olan, yaşam veren Rab Kutsal Ruh’un ilahlığı, kendisine verilen ilahi sıfatlarla da pekiştirilmiştir. Kutsal Ruh’ta Allah’ın özü, yüceliği, kudreti, gücü ve iradesi bulunur ve kendini gösterir.
Kutsal Ruh ile birlikte Hristiyanlık ve tüm dünya, yeni bir hayata ve manevi bir yenilenmeye kavuşmuştur.
[B.7.] Üç Şahsiyette Bir Allah
Gökleri ve yeryüzünü yaratan, görülen ve görünmeyen her şeyi yoktan var eden, evreni elinde tutan üç şahsiyette tek bir Allah’a iman etmek, Hristiyan dininin temelidir. Üç şahsiyette iman edilen bu Allah: ‘Herkesin Allah’ı ve Babasıdır; O, tüm yaratılışın üzerinde, her şeyin içinde ve hepimizin derinliklerindedir.’ Bu Allah; son derece gerçek, kusursuz ve kutsal olup hiçbir şeye ihtiyacı yokken, tüm varlıkları sırf kendi lütfuna ve iyiliklerine ortak etmek niyetiyle yaratmıştır. ‘Ol!’ dedi ve her şey var oldu. O emretti ve her şey yaratıldı.
Allah’ın tabiatını ve özünü tam olarak kavrayabilmek, insanlara değil, bedensiz meleklere dahi nasip olmamıştır. Çünkü Yaratan (Halik), yaratılan (mahluk) ile asla kıyaslanamaz. Peygamberler aracılığıyla da söylendiği gibi; O’ndan başka bir Allah’ın mevcut olmadığını ve kendiliğinden var olan biricik Allah’ın varlığını bilmek bizim için yeterli görülmelidir. İşte bu tek tabiatta ve tek özde olan Allah’ın üç şahsiyeti vardır:
Gökte şahitlik edenler üçtür: Baba, Kelam ve Kutsal Ruh; ve bu üçü birdir.
Bu nedenle O’nun bize vermiş olduğu emre dayanarak biz Hristiyanlar; ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla’ vaftiz oluruz.
Allah’ın üç şahsiyette bulunduğu, bu kadar açık bir şekilde olmasa da Tevrat’ta dahi zikredilmiş ve Üçlü Birlik esasına bu kitapta da iman edilmiştir:
Rab’bin Sözü [Kelamı] ile gökler kuruldu ve ağzının Ruhu ile onların bütün orduları yaratıldı.
Kutsal, Kutsal, Kutsal’dır Her Şeye Egemen Rab; gökler ve yeryüzü O’nun yüceliğiyle [celaliyle] doludur.
Her şey O’ndan, O’nun aracılığıyla ve O’nun içindir.
Tevrat’ın Mezmurlar Kitabı’ndan alınan bu son ifadeyi yorumlayan Kilise Azizlerinden Grigorios: “O’ndan [Baba’dan], O’nun aracılığıyla [Oğul aracılığıyla], O’nun için [Kutsal Ruh için]” şeklinde anlamakta ve bu ifadede üç şahsiyetin hissettirildiğini belirtmektedir.
Hristiyanlık bu esası şu şekilde izah etmektedir: Allah’ta üç şahsiyet, üç sıfat vardır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Baba, ezelde kendi özünden Oğul’u doğurdu. Kutsal Ruh ise Baba’dan çıkmaktadır. Üçü de aynı özden olup ezelidirler; başlangıçları ve sonları yoktur. Baba, hiçbir vakit Oğul ve Kutsal Ruh olmadan tek başına bulunmuş değildir.
Baba, bütün varlıkların Yaratıcısıdır. Oğul ve Kutsal Ruh da, Baba gibi ve O’nunla birlikte gerçek Allah, ebedi ve ezeli Yaratıcılardır. Fakat bu üçü asla üç ayrı Allah olmayıp, tek bir Allah’tır; yaratılanların ezeli ve ebedi Yaratıcısı O’dur. Çünkü üç şahsiyette tek olan Allah’ın özü birdir; kudreti bir, iradesi bir, hükmü bir ve yüceliği birdir. Yalnızca şahsi nitelikleri bakımından farkları vardır: Baba doğmamıştır, Oğul doğmuştur, Kutsal Ruh ise yalnızca Baba’dan çıkmaktadır.Yuhanna 15:26.
İşte ebedi gerçekliğin bizzat kendisi olan Kurtarıcımız Mesih İsa bize bu yolda öğretiler vermiş, Havariler de bunlara candan iman ederek bu hakikatleri bütün dünyaya yaymışlardır.
Genel ve Yerel Konsiller de her fırsatta bu hakikatleri onayladıklarından, Ortodoks Kilisesi’nin dini esasları olarak bugüne kadar korunmuş ve birçok Azizimiz bu uğurda kanlarını dökmüşlerdir. Bu hakikatlere inanmakla kavuşacağımız nimetler büyüktür. Bu nimetlerin dünya nimetleriyle kıyaslanması imkansızdır.”Rahip Leontios’un “Hristiyan Mezhebinin Tarif ve Talimleri” adlı kitabından telhisen iktibas edilmiştir.
[B.8.] Hristiyanlığın İman İkrarı / Amentü’sü
Hristiyan Ortodoks mezhebinin iman ikrarı, yukarıda arzetmiş olduğumuz şeyleri, bir özet halinde okurlarımın önüne serecektir. Genel konsiller tarafından hazırlanmış olan bu iman ikrarının tercümesini buraya aynen naklediyorum:
- Gök ve yeryüzünü yaratan; görünen ve görünmeyen her şeyi var eden, hakimi mutlak, bir Peder Allah’a iman ederim.Havarilerin İşleri 17:27; Romalılar 1:20; 13:2; Galatyalılar 2:20; 5:6; İbraniler 1:14; Koloseliler 2:13; Yuhanna 1:3; Luka 6:6; Yaratılış 2:7; 1:2-3; Mezmurlar 8:5; 32:2; 52:1; 94:3; 148:2.
- Ve ebedlerden evvel var olan, ve Pederden doğan,1. Krallar 2:3; 24:7; 26:9; Çölde Sayım 30:35; 28:4; Mezmurlar 23:7; 44:19; İbraniler 1:1; 6:20; Havarilerin İşleri 1:38; Matta 1:31; 7:29; 8:26; 21:31; Luka 2:11; 4:32; 8:28; Yuhanna 1:12; 3:17; 7:46; 8:46; 13:4; 16:42; Galatyalılar 3:10; 4:4; 2. Petrus 1:15; Filipililer 2:8; Koloseliler 1:15; 2:10; Efesliler 1:21; Romalılar 8:15; Yeşaya 61:1. Allah’ın biricik Oğlu, Rab İsa Mesih’e, (iman ederim).
- Nurdan Nurun, Hak Allah’tan Hak Allah’ın doğduğuna fakat yaratılmadığına; ve her şeyin (O’nun) vasıtasıyla, vücut bulduğuna, Pederle aynı özde olduğuna.Yuhanna 10:30; 14:9; 21:24; 1. Yuhanna 1:3; İbraniler 1:3; Yuhanna 5:17; 15:5. (iman ederim).
- Biz insanlar için ve bizim kurtuluşumuz için göklerden inen, ve Kutsal Ruh ve Bakire Meryem’den beden alıp insan olanaYeremya 24:24; Mısır’dan Çıkış 3:3; Yeşaya 6:9; 7:9; 63:9; Mezmurlar 84:9-10; 112:6; 113:11; 138:7; Hezekiel 44:1-4; Efesliler 2:4; 3:9; 4:10; Luka 6:19; 19:10; Matta 1:25; 8:23; 20:28; Markos 2:12; Yuhanna 1:18; 4:1-30; 11:1-44; Galatyalılar 1:4-5; 4:5; İbraniler 1:133; 2. Korintliler 5:17; 1. Timoteos 3:16; Romalılar 1:23; 5:1; 9:16.
- Pontios Pilatos zamanında, bizler için haça gerilene, cefa çekene ve gömüleneLuka 21:16-18; Yuhanna 3:16; 4:34; 5:30; 6:38; 8:32; 10:16; 15:1; 16:7; 16:33; 1. Petrus 2:22; 6:21; 1. Korintliler 15:22; Efesliler 5., ve kutsal yazılara göre üçüncü gün dirileneMatta 27:64; Markos 26:9-16; Luka 23:56; 24:16; 24:34; 42:36-43; Yuhanna 2:19; 10:31; 1. Korintliler 15:6; 12:22; 2. Korintliler 4:14; Romalılar 1:4; 4:25; 7:14., ve göklere çıkıp Pederin sağına oturanaMezmurlar 6:2; Matta 14:16; 16:21; 17:23; 26:2; Markos 9:31; Yuhanna 1:30; 14:8-10; 16:5; 1. Yuhanna 5:7; Romalılar 8:18.; ve dirilerle ölülerin yargılamak için yücelik ile tekrar gelecek olanaMatta 20:11; 28:25; 25:31; Havarilerin İşleri 1:8; Filipililer 2:8; Vahiy 3:3-11; 19:20; 1. Selanikliler 4:15; 2. Selanikliler 2:4; 1. Korintliler 4:5; 2. Korintliler 5:10; 2. Timoteos 3:1-9. ve hakimiyetinin sonu olmayana (inanırım).Yeşaya 60:17; 66:22; Matta 5:28; 12:24-36; Romalılar 2:5; 8:20; Yuhanna 8:35; Luka 1:33; 1. Korintliler 5:10; 1. Petrus 3:5; 10:12; Vahiy 21:1; Mezmurlar 36:30; Luka 12:47; Yuhanna 15:26; 1. Yuhanna 5:7; 2. Petrus 1:21; 1. Korintliler 12:3-10; 8:11; 2:8-10; Havarilerin İşleri 2:4; 16:20.
- Pederden çıkana; Peder ve oğulla birlikte tapılana ve yüceltilene, ve peygamberler vasıtasıyla konuşmuş olan; hayat bahşedici, Rab Kutsal Ruh’a (inanırım).Mezmurlar 36:30; Luka 12:47; Yuhanna 15:26; 1. Yuhanna 5:7; 2. Petrus 1:21; 1. Korintliler 12:3-10; 8:11; 2:8-10; Havarilerin İşleri 2:4; 16:20; Matta 13:37-43; 16:19; 18:29; 28:20; Yuhanna 20:23; Efesliler 1:20; 4:1-5; 5:25; 1:22; 1. Korintliler 12:20-26; 1. Timoteos 3:9-15; 2. Timoteos 4:2; 2:20; Galatyalılar 3:28; Koloseliler 1:24; 3:11; Havarilerin İşleri 20:28.
- Tek, kutsal, katolik ve havarisel kiliseye (inanırım)Matta 13:37-43; 16:19; 18:29; 28:20; Yuhanna 20:23; Efesliler 1:20; 4:1-5; 5:25; 1:22; 1. Korintliler 12:20-26; 1. Timoteos 3:9-15; 2. Timoteos 4:2; 2:20; Galatyalılar 3:28; Koloseliler 1:24; 3:11; Havarilerin İşleri 20:28. Günâhların affı için bir vaftizi ikrar eder,Matta 13:11; 16:26; 28:14-17; Markos 2:11; 6:13; 16:16; Luka 13:10; Yuhanna 3:5; 2:23; 20:22; 1. Yuhanna 1:9; 1. Timoteos 3:16; 4:14; Koloseliler 1:26; Romalılar 3:5; 6:3; 11:25; Havarilerin İşleri 6:6; 8:14-17; 1. Petrus 3:21; Yakup 5:16. ölülerin dirilişiMatta 13:45; 8:21; 1. Korintliler 2:9; 2. Korintliler 12:4; Vahiy 7:16; 19:20; 3:21; 21:4. ve ebedî hayatı2. Petrus 3:14; 2. Timoteos 4:7-8. beklerim. Âmin.
[C.] İncil’den Dinî, Ahlâkî ve Sosyal Özetler
Ben kuluna iyilik et ki yaşayayım,
Sözüne uyayım.
Gözlerimi aç,
Yasandaki harikaları göreyim.
Garibim bu dünyada,
Buyruklarını benden gizleme!
İçim tükeniyor,
Her an hükümlerini özlemekten.
[C.1.] İncil’den Dinî, Ahlâkî ve Sosyal Özetler
[C.1.1.] Allah Sevgisi
Rabbin olan Allah’ı bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün düşüncelerinle seveceksin. Büyük ve birinci buyruk budur.
Eğer beni seviyorsanız, buyruklarımı yerine getirirsiniz.
Buyruklarımı kabul edip onlara uyan kişi, beni sevendir. Beni seveni Babam da sevecektir; ben de onu seveceğim ve kendimi ona tanıtacağım.
Beni sevmeyen, sözlerimi tutmaz.
O’nu görmemiş olduğunuz halde seviyorsunuz.
İsa’nın Mesih olduğuna iman eden her kişi Allah’tan doğmuştur. Babayı seven, O’ndan doğmuş olanı da sever. Allah’ı sevip buyruklarını yerine getirdiğimizde, Allah’ın çocuklarını sevdiğimizi bununla anlarız. Çünkü Allah sevgisi şudur: O’nun buyruklarını yerine getirmek. O’nun buyrukları da ağır değildir.
[C.1.2.] İnsanları Sevmek
Buna benzeyen ikinci buyruk şudur: “Komşunu kendin gibi seveceksin.” Bütün kutsal yasa ve peygamberlerin öğretileri bu iki buyruğa bağlıdır.
“Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin” denildiğini duydunuz. Fakat ben size diyorum ki: Düşmanlarınızı sevin ve size zulmedenler için dua edin ki, göklerdeki Babanızın oğulları olasınız. Çünkü O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır. Eğer sadece sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur?
Size birbirinizi sevin diye yeni bir buyruk veriyorum. Sizi sevdiğim gibi siz de birbirinizi sevin. Eğer birbirinize sevginiz olursa, herkes benim öğrencilerim olduğunuzu bununla anlayacaktır.
Birbirinizi sevmekten başka kimseye bir borcunuz olmasın; çünkü başkasını seven, kutsal yasayı tamamlamıştır. “Zina etmeyeceksin, adam öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, başkasının malına göz dikmeyeceksin” gibi bütün buyruklar şu sözde özetlenir: “Komşunu kendin gibi seveceksin.” Sevgi komşusuna kötülük etmez; bu yüzden sevgi, yasanın tam karşılığıdır.
Temiz bir yürekle birbirinizi candan sevin.
İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmazsa, ses çıkaran bir bakır ya da öten bir zilden farkım kalmaz. Peygamberlik yeteneğim olsa, bütün sırları ve bilgileri bilsem, dağları yerinden oynatacak kadar imanım olsa ama sevgim olmazsa, bir hiçim. Bütün malımı sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem ama sevgim olmazsa, bunun bana hiçbir faydası yoktur. Sevgi sabırlıdır, lütufkârdır; sevgi kıskanmaz, övünmez, gururlanmaz. Çirkin davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolayca öfkelenmez, kötülükleri sayıp dökmez. Haksızlığa sevinmez, gerçekle beraber sevinir. Her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye sabreder. Sevgi asla son bulmaz; fakat peygamberlikler sona erecek, diller susacak, bilgi ortadan kalkacaktır. Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de kısıtlıdır; ancak mükemmel olan geldiğinde kısıtlı olan ortadan kalkacaktır.
Ey sevgililer, eğer Allah bizi bu kadar sevdiyse, bizim de birbirimizi sevmemiz gerekir.
Sevgiyi şununla biliyoruz: O, bizim uğrumuza canını verdi. Bizim de kardeşlerimiz uğruna canımızı vermemiz gerekir.
O’nun tarafından bize verilen buyruk şudur: “Allah’ı seven, kardeşini de sevsin.”
Ey küçük çocuklar, sözle ve dille değil, eylemle ve gerçekle sevelim.
[C.1.3.] Kin Gütmek Yasaktır
Fakat ben size diyorum ki: Kardeşine öfkelen her kişi yargılanacaktır. Kim kardeşine aşağılayıcı bir söz söylerse kurul önünde sorumlu olacak, kim “ahmak” derse cehennem ateşini hak edecektir. Bu yüzden, sunağa adak sunarken kardeşinin sana kırgın olduğu aklına gelirse, adağını orada bırak; önce git kardeşinle barış, sonra gel adağını sun. Davalı olduğun kişiyle henüz yoldayken çabuk anlaş ki seni hakime teslim etmesin, hakim de memura verip hapse attırmasın. Doğrusu sana derim: Borcunun son kuruşunu ödemedikçe oradan çıkamazsın.
Eğer bir kimse tartışmacı olmak istiyorsa, bilsin ki ne bizim ne de Allah’ın kiliselerinin böyle bir alışkanlığı yoktur.
Kavgalara yol açtığını bildiğin akılsızca ve cahilce tartışmaları reddet. Rabbin kuluna kavga etmek yakışmaz; aksine herkese karşı nazik, öğretmeye yetenekli, sabırlı ve karşı duranları yumuşaklıkla yola getiren biri olmalıdır.
Öfkelenin ama günah işlemeyin; öfkeniz gün batana dek sürmesin, İblis’e fırsat vermeyin.
Fakat kardeşinden nefret eden karanlıktadır, karanlıkta yürür ve nereye gittiğini bilmez; çünkü karanlık onun gözlerini kör etmiştir.
[C.1.4.] Dünyevi Arzulara Esir Olmamalıyız
Fakat ben size diyorum ki: Bir kadına şehvetle bakan her kişi, kalbinde onunla zaten zina etmiştir.
Dünyayı ve dünyadaki şeyleri sevmeyin. Eğer bir kimse dünyayı severse, onda Baba’nın sevgisi yoktur. Çünkü dünyadaki her şey —bedenin arzuları, gözün tutkuları ve hayatın kibri— Baba’dan değil, dünyadandır.
[C.1.5.] Yemin Ve Yalan Hakkındaki Hükümler
Eskiden “Yalan yere yemin etmeyeceksin, yeminlerini Rabbe ödeyeceksin” denildiğini duydunuz. Fakat ben size diyorum: Hiç yemin etmeyin. Ne gök üzerine çünkü o Allah’ın tahtıdır; ne yer üzerine çünkü o O’nun ayak bastığı yerdir; ne de Kudüs üzerine çünkü orası büyük Kralın şehridir. Başınız üzerine de yemin etmeyin; çünkü bir tek saçınızı bile ak ya da kara yapamazsınız. Sözünüz sadece “Evet” ise “Evet”, “Hayır” ise “Hayır” olsun. Bundan fazlası kötü olandandır.
Fakat her şeyden önce ey kardeşlerim; yargılanmamak için ne gök ne yer üzerine ne de başka bir şey üzerine yemin edin. Evetiniz evet, hayırınız hayır olsun.
[C.1.6.] İntikam Almayınız!
Fakat ben size diyorum: Kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza vurana öbürünü de çevirin. Size dava açıp gömleğinizi almak isteyene ceketini de verin. Kim sizi bir kilometre yol gitmeye zorlarsa, onunla iki kilometre gidin. Senden dileyene ver, ödünç isteyenden yüz çevirme.”Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin” denildiğini duydunuz. Fakat ben size diyorum: Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin ki, göklerdeki Babanızın oğulları olasınız. O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır. Eğer sadece sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi memurları da öyle yapmıyor mu? Sadece kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyor mu? Bu nedenle, semavi Babanız mükemmel olduğu gibi siz de mükemmel olun.
Kimseye kötülüğe karşı kötülükle karşılık vermeyin; herkesin gözünde iyi olanı yapmaya dikkat edin. Ey sevgililer, kendi intikamınızı kendiniz almayın, onu Allah’ın gazabına bırakın. Çünkü şöyle yazılmıştır: “İntikam benimdir, bedelini ben ödeteceğim, diyor Rab.” “Eğer düşmanınız acıkmışsa doyurun, susamışsa içirin; çünkü bunu yapmakla onun başı üzerine ateş korları yığmış olursunuz.” Kötülüğe yenilmeyin, kötülüğü iyilikle yenin.
Sonuç olarak hepiniz aynı düşüncede, dert ortağı, kardeşsever, şefkatli ve alçakgönüllü olun. Kötülüğe kötülükle, hakarete hakaretle karşılık vermeyin. Aksine, kutsanmanız için çağrıldığınızı bilerek hayır dua edin. Çünkü: “Hayatı sevmek ve iyi günler görmek isteyen, dilini kötülükten ve dudaklarını hileli sözlerden uzak tutsun. Kötülükten kaçınıp iyilik etsin; esenliği arasın ve onun peşinden gitsin. Çünkü Rabbin gözleri doğruların üzerindedir, kulakları onların yalvarışlarına açıktır; ama Rabbin yüzü kötülük yapanlara karşıdır.” Eğer iyilik yapmakta gayretli olursanız, size kim kötülük edebilir? Doğruluk uğruna acı çekseniz bile size ne mutlu!
Ey sevgili, kötü olanı değil, iyi olanı örnek al. İyilik yapan Allah’tandır; kötülük yapan ise Allah’ı görmemiştir.
[C.1.7.] Davacılıktan Uzak Durmak
Size dava açıp gömleğinizi almak isteyene ceketini de verin. Kim sizi bir kilometre yol gitmeye zorlarsa, onunla iki kilometre gidin. Senden dileyene ver, ödünç isteyenden yüz çevirme.
Birinizle davası olan bir kişi, bunu neden kutsallar önünde değil de haksızlar önünde çözmeye cesaret eder? Kutsalların dünyayı yargılayacağını bilmez misiniz? Eğer dünyayı siz yargılayacaksanız, en küçük davaları çözmeye yetkiniz yok mu? Meleklere hükmedeceğimizi bilmez misiniz? Öyleyse bu hayata dair işler hayli hayli sizin tarafınızdan çözülmelidir. Bu hayata dair davalarınız olduğunda, kilisede en değersiz görülenleri mi hakim koltuğuna oturtuyorsunuz? Sizi utandırmak için söylüyorum: Aranızda kardeşler arasındaki sorunu çözecek kadar bilge bir kişi bile yok mu? Kardeş kardeşle, hem de imansızlar önünde mahkemelik oluyor! Birbirinizle davalı olmanız zaten sizin için tam bir yenilgidir. Haksızlığa uğramayı neden kabullenmiyorsunuz? Neden mağdur olmayı seçmiyorsunuz? Aksine siz kendiniz haksızlık ediyor ve kardeşlerinizi mağdur ediyorsunuz. Haksızların Allah’ın egemenliğini miras alamayacağını bilmez misiniz? Aldanmayın; ne zina yapanlar, ne putperestler, ne ahlaksızlar, ne sapkınlar, ne hırsızlar, ne tamahkârlar, ne ayyaşlar, ne sövücüler ne de soyguncular Allah’ın egemenliğini miras alamazlar.
[C.1.8.] Yargılamaktan Kaçınmak
Başkalarını yargılamayın ki siz de yargılanmayasınız. Çünkü hangi yargıyla yargılarsanız siz de aynı yargıyla yargılanacaksınız; hangi ölçekle ölçerseniz size de aynı ölçekle ölçülecek. Neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği [kocaman odunu] fark etmezsin? Kendi gözünde mertek varken nasıl olur da kardeşine “Dur, gözündeki çöpü çıkarayım” dersin? Ey ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.
Bu nedenle, ey başkasını yargılayan kişi, mazeretin yoktur. Başkasını yargıladığın konuda kendini mahkûm ediyorsun; çünkü yargılayan sen, aynı şeyleri yapıyorsun. Allah’ın bu tür işleri yapanlara karşı verdiği yargının gerçeğe uygun olduğunu biliyoruz. Aynı şeyleri yapanları yargılayıp kendin de aynısını yaparken, Allah’ın yargısından kaçabileceğini mi sanıyorsun? Yoksa Allah’ın seni tövbeye yönelten iyiliğini, sabrını ve hoşgörüsünün zenginliğini hor mu görüyorsun?
Bu yüzden Rab gelinceye dek vaktinden önce hiçbir konuda yargıya varmayın. O, karanlığın gizlediği her şeyi aydınlığa çıkaracak ve yüreklerin niyetlerini açığa vuracaktır. O zaman herkes övgüsünü Allah’tan alacaktır.
Ey günahkârlar, ellerinizi temizleyin; ey kararsızlar, yüreklerinizi arındırın. Yas tutup ağlayın; gülüşünüz mateme, sevinciniz kederli bir yüz ifadesine dönüşsün. Rabbin önünde kendinizi alçaltın, O sizi yüceltecektir. Ey kardeşler, birbirinizi kötülemeyin. Kardeşini kötüleyen ya da yargılayan, kutsal yasayı kötülemiş ve yargılamış olur. Eğer yasayı yargılarsan, yasanın uygulayıcısı değil hakimi olursun. Yasayı koyan ve yargılayan tektir; kurtarmaya da helak etmeye de gücü yeten O’dur. Öyleyse komşunu yargılayan sen kim oluyorsun?
[C.1.9.] Barış Ve Bağışlama Şarttır
Çünkü insanların suçlarını bağışlarsanız, semavi Babanız da sizi bağışlar. Ama siz bağışlamazsanız, Babanız da sizin suçlarınızı bağışlamaz.
O zaman efendisi onu çağırıp şöyle dedi: “Ey kötü kul, bana yalvardığın için bütün borcunu bağışladım. Benim sana merhamet ettiğim gibi senin de arkadaşına merhamet etmen gerekmez miydi?”
Dua etmeye kalktığınızda, birine karşı bir kırgınlığınız varsa onu bağışlayın ki, göklerdeki Babanız da sizin suçlarınızı bağışlasın.
Kendinize dikkat edin; eğer kardeşiniz suç işlerse onu uyarın; tövbe ederse bağışlayın. Size karşı günde yedi kez suç işler ve her defasında “Tövbe ediyorum” diyerek size dönerse, onu bağışlayacaksınız.
Gelin şimdi ey zenginler, başınıza gelecek felaketler için feryat ederek ağlayın. Mallarınız çürümüş, giysileriniz güve yemiş. Altınınız ve gümüşünüz paslanmış; bu pas size karşı şahitlik edecek ve etinizi ateş gibi yiyecek. Son günlerde hazine topladınız. Tarlalarınızı biçen işçilerin hileyle alıkoyduğunuz ücretleri feryat ediyor ve orakçıların çığlığı Her Şeye Egemen Rabbin kulaklarına ulaştı.
Hem Allah’a hem paraya [Mammon’a] kulluk edemezsiniz. Bu nedenle size diyorum ki: Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz diye hayatınız için, ne giyeceğiz diye bedeniniz için kaygılanmayın. Hayat yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil midir? Gökteki kuşlara bakın; ne ekerler, ne biçerler ne de ambarlara toplarlar. Semavi Babanız onları besler. Siz onlardan daha değerli değil misiniz? Hanginiz kaygılanmakla ömrünü bir an bile uzatabilir? Neden giyecek için kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın; ne çalışırlar ne de iplik eğirirler. Ama size diyorum ki, Süleyman bile bütün görkemiyle bunlardan biri gibi giyinmemişti. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu Allah böyle giydiriyorsa, sizi daha çok giydirmez mi, ey kıt imanlılar? Öyleyse “Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, ne giyeceğiz?” diye kaygılanmayın. Putperestler bütün bu şeylerin peşinden koşarlar; oysa semavi Babanız bunlara ihtiyacınız olduğunu bilir. Siz öncelikle O’nun egemenliğini ve doğruluğunu arayın; o zaman bütün bunlar size eklenecektir. Bu yüzden yarın için kaygılanmayın, yarının kaygısı yarınındır. Her günün derdi kendine yeter.
Görülen şeylere değil, görülmeyenlere baktığımız sürece, anlık ve hafif sıkıntılarımız bize sonsuz ve görkemli bir ödül hazırlar. Çünkü görülenler geçicidir, görülmeyenler ise sonsuzdur.
Çünkü bizim vatanımız göklerdedir; oradan gelecek olan Kurtarıcıyı, Rab İsa Mesih’i bekliyoruz.
Çünkü burada kalıcı bir şehrimiz yoktur, biz gelecek olanı arıyoruz.
İçimizde yaşayan ruhun kıskançlığa varan bir tutkuyla bizi arzuladığını mı sanıyorsunuz? Ama Allah daha büyük bir lütuf verir. Bu yüzden şöyle denir: “Allah gururlulara karşı durur ama alçakgönüllülere lütfeder.” Öyleyse Allah’a teslim olun, İblis’e karşı direnin; o sizden kaçacaktır. Allah’a yaklaşın, O da size yaklaşacaktır.
Dünyayı ve dünyadaki şeyleri sevmeyin. Eğer bir kimse dünyayı severse, onda Baba’nın sevgisi yoktur. Çünkü dünyadaki her şey —bedenin arzuları, gözün tutkuları ve hayatın kibri— Baba’dan değil, dünyadandır. Dünya ve dünyevi arzular geçer gider ama Allah’ın isteğini yapan sonsuza dek yaşar.
[C.1.10.] Alçakgönüllülüğü Bırakmayalım
Kim bu küçük çocuk gibi kendini alçaltırsa, göklerin egemenliğinde en büyük odur.
Aranızda en büyük olan, hizmetçiniz olsun. Kendini yücelten alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.
Çünkü kendini yücelten her kişi alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.
Hiçbir şeyi bencillikle ya da boş gururla yapmayın. Aksine, alçakgönüllülükle her biriniz diğerini kendinden üstün saysın. Sadece kendi çıkarınızı değil, başkalarının çıkarını da gözetin.
Ey kardeşler, Rabbin adıyla konuşmuş olan peygamberlerin çektiği sıkıntıları ve gösterdikleri sabrı örnek alın.
Hepiniz birbirinize karşı alçakgönüllülüğü kuşanın; çünkü Allah gururlulara karşı durur ama alçakgönüllülere lütfeder.
[C.1.11.] Sabırlı Ve Azimli Olalım
Fakat sona kadar dayanan kurtulacaktır.
Başınızdan bir tek saç teli bile eksilmeyecektir. Sabrınızla canlarınızı kazanacaksınız.
Sıkıntıların sabrı, sabrın olgunluğu, olgunluğun da ümidi doğurduğunu bilerek sıkıntılarımızla bile övünürüz. Ümit ise bizi utandırmaz.
Şu söz güvenilirdir: Eğer O’nunla birlikte öldükse, O’nunla birlikte yaşayacağız. Eğer dayanırsak, O’nunla birlikte egemenlik süreceğiz.
Fakat sen, ey Allah adamı, kötülüklerden kaç; doğruluğun, dindarlığın, imanın, sevginin, sabrın ve yumuşak huyluluğun peşinden koş.
Büyük ödüle sahip olan cesaretinizi yitirmeyin. Çünkü Allah’ın isteğini yerine getirdikten sonra vaat edilene kavuşmak için sabra ihtiyacınız var.
Çevremiz bu kadar büyük bir tanıklar topluluğuyla kuşatılmış olduğuna göre, biz de her türlü engeli ve bizi kolayca saran günahı bir kenara bırakalım. İmanımızın öncüsü ve tamamlayıcısı olan İsa’ya bakarak, önümüze konan yarışı sabırla koşalım.
Sınanmaya dayanan kişiye ne mutlu! Çünkü sınavı geçtiğinde, Rabbin kendisini sevenlere vaat ettiği yaşam tacını alacaktır. Sınandığı zaman kimse “Allah beni ayartıyor” demesin; çünkü Allah kötülükle ayartılamaz ve Kendisi de kimseyi ayartmaz.
Olgun ve eksiksiz olmanız için sabır işini tamamlasın.
Bu nedenle, bütün gayretinizi göstererek imanınıza erdemi, erdeminize bilgiyi, bilginize özdenetimi, özdenetiminize sabrı, sabrınıza dindarlığı, dindarlığınıza kardeşseverliği ve kardeşseverliğinize sevgiyi ekleyin.
Öyleyse uyanık kalın; çünkü Rabbinizin hangi gün geleceğini bilemezsiniz. Eğer ev sahibi hırsızın ne zaman geleceğini bilseydi uyanık kalır, evinin soyulmasına izin vermezdi. Siz de hazır olun, çünkü İnsanoğlu beklemediğiniz bir saatte gelecektir.
Size söylediklerimi herkese söylüyorum: Uyanık kalın!
Ayartılmamak için uyanık kalın ve dua edin. Ruh isteklidir ama beden zayıftır.
Belleriniz kuşanmış, kandilleriniz yanar halde hazır olun. Efendileri düğünden döndüğünde kapıyı çalar çalmaz hemen açmak için bekleyen uşaklar gibi olun. Efendi geldiğinde uyanık bulacağı o uşaklara ne mutlu!
Kendinize dikkat edin! Sefahat, sarhoşluk ve bu hayatın kaygılarıyla yürekleriniz ağırlaşmasın; o gün üzerinize ansızın bir tuzak gibi inmesin. Gelecek olan bütün bu felaketlerden kaçabilmek ve İnsanoğlu’nun önünde durabilmek için her an dua ederek uyanık kalın.
Ahlaksızlık ve sarhoşlukla, fuhuş ve yolsuzlukla, çekişme ve kıskançlıkla değil; gün ışığında olduğu gibi dürüst bir yaşam sürelim. Rab İsa Mesih’i kuşanın; bedensel arzularınızı tatmin etmeyi düşünmeyin.
Şöyle denir: “Ey uyuyan uyan, ölüler arasından diril; Mesih ışığıyla seni aydınlatacaktır.”
Fakat biz gündüzden olduğumuz için iman ve sevgi zırhını kuşanarak, kurtuluş ümidini miğfer gibi giyerek ayık kalalım. Çünkü Allah bizi gazaba uğramak için değil, Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla kurtuluşa kavuşmak için seçti. O bizim uğrumuzda öldü ki, ister uyanık ister uykuda [ölmüş] olalım, O’nunla birlikte yaşayalım. Bu yüzden birbirinizi teselli edin ve birbirinizi ruhça geliştirin.
Ruhu söndürmeyin; peygamberlik sözlerini hor görmeyin; her şeyi sınayın, iyi olana sımsıkı sarılın; her türlü kötülükten kaçının.
Kardeşlik sevgisiyle birbirinize içtenlikle bağlanın; birbirinize saygı göstermekte yarışın. Gayretiniz eksilmesin, ruhta coşkulu olun; Rabbe hizmet edin.
Allah’ın kudretli eli altında kendinizi alçaltın ki, vakti gelince sizi yüceltsin. Bütün kaygılarınızı O’na bırakın; çünkü O sizi kayırır. Ayık ve uyanık olun. Düşmanınız İblis, yutacak birini arayarak kükreyen bir aslan gibi dolaşıyor. Dünyanın her yerindeki kardeşlerinizin de aynı acıları çektiğini bilerek imanda sarsılmadan ona karşı direnin.
Uyanık kal ve ölmek üzere olan geri kalan şeyleri güçlendir; çünkü yaptığın işlerin Allahımın önünde eksiksiz olmadığını gördüm. Bu yüzden neler aldığını ve işittiğini hatırla; bunlara uy ve tövbe et. Eğer uyanık kalmazsan bir hırsız gibi geleceğim; hangi saatte geleceğimi asla bilemeyeceksin.
[C.1.12.] Tövbede Acele Etmek Gerekir
O andan itibaren İsa şunu duyurmaya başladı: “Tövbe edin! Çünkü göklerin egemenliği yakındır.”
O günlerde Vaftizci Yahya, Yahudiye çölünde ortaya çıkıp şöyle diyordu: “Tövbe edin! Çünkü göklerin egemenliği yakındır.”
Fakat birçok Ferisi ve Saduki’nin vaftiz olmaya geldiğini görünce onlara şöyle dedi: “Ey engerekler soyu! Gelecek olan gazaptan kaçmanız gerektiğini size kim söyledi? Öyleyse tövbeye yakışır meyveler verin. Kendi kendinize ‘Bizim babamız İbrahim’dir’ diye düşünmeyin; çünkü Allah şu taşlardan bile İbrahim’e evlatlar yaratabilir.”
Yahya, günahların bağışlanması için tövbe vaftizini duyurarak Ürdün bölgesinin her yerine gitti.
Öyleyse günahlarınızın silinmesi için tövbe edip Allah’a dönün. Öyle ki, Rab size tazelenme vakitleri versin ve sizin için seçtiği Mesih İsa’yı göndersin.
Nereden düştüğünü hatırla, tövbe et ve başlangıçta yaptığın işleri yap. Tövbe etmezsen yanına gelip kandilliğini yerinden kaldırırım.
Size diyorum ki: Doğruluğunuz din bilginlerininkinden ve Ferisilerinkinden üstün olmazsa, göklerin egemenliğine asla giremezsiniz.
Efendisinin isteğini bildiği halde hazırlık yapmayan ve o isteğe uygun davranmayan hizmetçi çok dayak yiyecektir. Fakat bilmeden dayaklık iş yapan, az dayak yiyecektir. Kime çok verilmişse ondan çok istenecektir; kime çok emanet edilmişse ondan daha fazlası beklenecektir.
Çünkü Allah insanlar arasında ayrım yapmaz. Allah’ın, Mesih İsa aracılığıyla insanların gizli niyetlerini yargılayacağı gün; kutsal yasayı bilmeden günah işleyenler yasasız mahvolacak, yasayı bilerek günah işleyenler ise yasayla yargılanacaktır.
Çünkü doğruluk yolunu bildikten sonra kendilerine verilen kutsal buyruktan geri dönmektense, o yolu hiç bilmemiş olmaları onlar için daha iyi olurdu.
[C.1.13.] Yedi Kutsal Gizemler
İncil’in duyurduğu bu yüce hayata ve toplumsal yenilenmeye insanların kavuşabilmesi için Kutsal Ruh’un onları kutsaması şarttır. Bu nedenle Kilise, müminleri yedi kutsal gizeme (“mistirion”) davet eder.
Bunlardan dördüne — Vaftiz, Krizmasyon, Kutsal Sofra/Komünyon/Efharistiya ve Tövbe/İtiraf — her Hristiyanın katılması şarttır. Diğer üçü — Hastalara Yağ Sürme (Efheleon), Evlilik ve Ruhbanlık gizemleri — kişinin isteğine bağlıdır.
Bu gizemler ancak İsa’nın havarilere verdiği buyruk ve onların kurduğu düzen çerçevesinde; Kilise’ye bağlı Metropolit, Episkopos ya da papazlar tarafından icra edilmelidir. Çünkü onlar İsa’nın hizmetkârları ve kutsal gizemlerin koruyucuları olup, bunları gerçekleştirmeye tek yetkili kişilerdir.
[C.1.14.] İş Hayatında Hristiyan Ahlakı ve Adalet
Hristiyanlık ilke olarak ekonomik bir sistem değil, bir dindir. Dolayısıyla öncelikle insanın can sağlığı, ruhun maddi bağlardan kurtulması ve Allah’la olan ilişkisiyle ilgilenir. O’nun yüce amacını İsa çok açık bir şekilde ilan etmiştir: “Siz öncelikle Allah’ın egemenliğini ve doğruluğunu arayın; diğer her şey size ek olarak verilecektir” (Matta 6:33).
Şu halde Hristiyanlığın ilk hedefi, Allah’ın egemenliğinin ve adaletinin dünyada zafer kazanmasıdır. Çabası, insanların her şeyden önce birer erdem örneği, gerçek birer Hristiyan olarak yaşama isteği üzerine odaklanır. Gerek işçi gerek iş sahibi karakterlerini düzeltmedikçe ve gerçek bir Hristiyan hayatı sürmedikçe sosyal hayatta bir yenilik gerçekleştiremezler.
Buna rağmen Hristiyanlık, insanların karşılamak zorunda olduğu maddi ihtiyaçları tamamen göz ardı etmez. Bu ihtiyacı büyük Havari Pavlos takdir eder; nitekim mektuplarında maddi ihtiyaçların Hristiyanlara yakışır şekilde nasıl karşılanacağına dair pek çok yönlendirme bulunur.
İlk olarak çalışmanın gerekliliğinden ve bunun insana verdiği onur ve saygınlık duygusundan bahseden Pavlos, Efeslilere şöyle yazar: “Hırsızlık yapan artık çalmasın; aksine elleriyle dürüstçe çalışsın ki, ihtiyacı olanlara yardım edebilecek bir şeyi olsun.” (Efesliler 4:28). Selaniklilere de şöyle yazar: “Kardeşlerim, size tembih ettiğimiz gibi... Kimseye muhtaç olmamak için kendi ellerinizle çalışmaya gayret edin” (1. Selanikliler 4:10-12).
Havari Pavlos’un mektuplarında öne çıkan gerçek şudur: Kötülük ve tembellik el ele yürür. Bir insan ihtiyaçlarını çalışarak karşılamazsa, onları gayrimeşru yollardan elde etmeye çalışacaktır. Bunu bilen Pavlos, Hristiyanları çalışmaya teşvik eder ve çalışmak istemeyenlerin Kilise’nin yardımından yararlanmasını yasaklar. “Çalışmayan yemesin” (2. Selanikliler 3:10) der; çalışmayanların çoğunlukla nefislerini şeytana uydurduğunu, düzensiz bir hayat sürerek hayaller peşinde perişan olduklarını belirtir. Bu nedenle, kazançlarıyla ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri ve yardıma muhtaç olanlara verecek bir şeyleri olması için Hristiyanları çalışmaya yönlendirir.
Havari Pavlos çalışmayı bir onur kaynağı olarak gösterir: Mademki çalışma sayesinde ihtiyacımızdan fazlasını elde ediyoruz, yardıma muhtaç olanlara yardım etmekten geri kalmamalıyız.
Pavlos’un sözlerinin toplamından çıkan sonuç şudur: El emeğinin özsaygımızı incitecek hiçbir yanı yoktur. Aksine, Pavlos Hristiyanlara elleriyle çalışmalarını öğütler. Kendisi de el emeğiyle geçindiği için bununla gurur duyar; “Bilesiniz ki, benim ve yanımdakilerin ihtiyaçlarını bu eller karşılamıştır” (Havarilerin İşleri 20:34) der. Bildiğimiz gibi Havari Pavlos bir çadırcıydı; dinî görevlerinden vakit buldukça bu işle uğraşır ve geçimini sağlardı.
Pavlos çalışmanın gerekliliğini belirttikten sonra, bir Hristiyanın kendi mesleğinde iyi bir işçi ve insan olması gerektiğini vurgular; çünkü işini her zaman İsa adına yapmalıdır. Efeslilere işçilerin davranış tarzı hakkında şöyle yazar:
Siz de ey uşaklar, bu dünyadaki efendilerinize İsa’ya itaat eder gibi derin bir saygı ve kalp temizliğiyle itaat edin. Bunu sadece insanların beğenisini kazanmak için göz boyamak amacıyla değil, Mesih’in kulları olarak Allah’ın isteğini candan yerine getirerek yapın. İnsanlara değil, sanki Rabbe hizmet ediyormuş gibi gönüllüce çalışın. Çünkü köle ya da özgür, her iyi iş yapanın bunun karşılığını Rab’den alacağını biliyorsunuz.
Burada Pavlos’un dikkat çekmek istediği nokta; insanın günlük işini, hayatı boyunca tamamlaması gereken görevin bir parçası olarak görmesi ve her birimizin günlük iş hayatını Allah’a hizmet etmek için verilmiş bir görev olarak kabul etmemiz gerektiğidir. Bu sayede insan Allah’ın beğenisini kazanmak için elinden geleni yapar ve çirkin davranışlardan kaçınır.
Esasen her insanın işine gösterdiği sadakat, onun ahlak görüşünün bir ölçüsüdür. İşinde ilgisiz ve tembel olanlar karakterlerini geliştirmekte başarılı olamazlar. Pavlos’a göre yaptığımız iş Allah katında bilinir ve O’nun denetimine tabidir. Koloselilere yazdığı mektupta: “Yaptığınız her şeyi insanlara değil, sanki Rab’be yapıyormuş gibi candan yapın; çünkü karşılığını O’ndan alacağınızı biliyorsunuz” (Koloseliler 3:23) der. Yani herkesin üzerinde tüm çalışanları denetleyen İsa vardır. İnsanları aldatanlar belki başarılı olabilirler ama İsa’nın her şeyi gören gözünden kimse kaçamaz; çünkü O, ayrım yapmaksızın karar verir.
Pavlos, işçi kadar iş vereni de gözetir; işçi dürüst ve patronuna karşı Hristiyan gibi davranmalı, patron da yanındakilere karşı aynı hassasiyeti göstermelidir: “Efendiler, çalışanlarınıza haklarını ve adil olanı verin; çünkü biliyorsunuz ki göklerde sizin de bir Efendiniz vardır.” (Koloseliler 4:1).
Hiçbir Hristiyan patron, yanında çalışanların yaşam şartlarına duyarsız kalamaz. İşçi vazifesini Mesih İsa’nın önündeymiş gibi yapmaya borçlu olduğu kadar, patron da üzerinde bir efendi olduğunu hatırlamalıdır. Patron, İsa’nın buyruğu altında olduğuna göre, çalışanlarına haklarını vermeye borçludur. Pavlos burada ayrıntılara girmese de “hak ve adalet” derken, çalışan bir insanın iyi yaşam koşullarına sahip olma ve kendi emeğiyle oluşan zenginlikten makul bir pay alma hakkı olduğunu kasteder.
Bir Hristiyan patronun, çalışanlara çok düşük ücretler vererek kendi zenginliğini artırmaya hakkı yoktur. Pavlos, çalışanın efendisi olan Allah’ın, patronun da efendisi olduğunu ve O’nun katında dünyevi makamların bir önemi olmadığını ilan eder. İşçi ve patron ahlak yasası karşısında birdir; Allah katında eşittirler. Allah en sıradan bir işçinin ruhu için ne kadar ilgiliyse, en zengin patronun ruhunu kurtarmak için de o kadar çalışır. Büyük Havarinin dediği gibi: “Mesih İsa’da hepimiz biriz” (Galatyalılar 3:28).
[C.1.15.] İncil-i Şerif’ten Öğütler
DİN GÖREVLİLERİNE: Konuşmanla, davranışınla, sevginle, ruhunla, imanınla ve temizliğinle müminlere örnek ol.
MÜMİNLERE: Ey kardeşler, aranızda çalışanları ve Rab yolunda size rehberlik edip nasihat verenleri sayın; yaptıkları işten dolayı onlara sevgiyle çok büyük değer verin. Birbirinizle barış içinde olun.
ERKEKLERE: Kocalar karılarını kendi bedenleri gibi sevmeye borçludurlar.
KADINLARA: Ey kadınlar, Rab yoluna uygun olarak kocalarınıza saygı gösterin.
ANNE VE BABALARA: Ey babalar, çocuklarınızı öfkelendirmeyin; yoksa cesaretleri kırılır, yılgınlığa düşerler.
EVLATLARA: Ey çocuklar, anne ve babanıza her konuda itaat edin; çünkü bu Rab’bi hoşnut eder.
PATRONLARA: Ey efendiler, göklerde sizin de bir Efendiniz olduğunu bilerek, çalışanlarınıza hak ve adaletle davranın.
İŞÇİLERE: Ey çalışanlar, bu dünyadaki efendilerinize her konuda itaat edin... Çünkü siz aslında Rab Mesih’e hizmet ediyorsunuz.
[C.2.] Kilise Anlamı
Melek ona, “Korkma ey Meryem, çünkü Allah katında lütuf buldun” dedi. “İşte hamile kalıp bir oğul doğuracaksın ve O’nun adını İsa koyacaksın. O büyük olacak, O’na Yüceler Yücesi’nin Oğlu denilecek. Rab Allah O’na atası Davut’un tahtını verecek. Yakup’un soyu üzerinde sonsuza dek egemenlik sürecek ve krallığının sonu gelmeyecektir.”
Siz dünyanın ışığısınız.
Bir zamanlar karanlıktınız, ama şimdi Rab’de ışıksınız. Işığın çocukları gibi yaşayın.
Ruh’un meyvesi ise; sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, sadakat, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir.
Allah sevgidir. Sevgide yaşayan Allah’ta yaşar, Allah da onda yaşar... Sevgide korku yoktur; tersine tam sevgi, korkuyu dışarı atar. Çünkü korku cezalandırılma düşüncesinden kaynaklanır. Korkan kişi sevgide yetkinleşmemiştir.
İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmazsa, gürültü yapan bir bakır ya da öten bir zilden farkım kalmaz. Peygamberlik yeteneğim olsa, bütün sırları ve bilgileri bilsem, dağları yerinden oynatacak kadar imanım olsa ama sevgim olmazsa, bir hiçim. Bütün varlığımı sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem ama sevgim olmazsa, bunun bana hiçbir faydası yoktur.
Sevgi sabırlıdır, şefkatlidir; kıskanmaz, gururlanmaz, çirkin davranmaz, kendi çıkarını aramaz, öfkelenmez, kötülük düşünmez. Haksızlığa sevinmez, gerçekle beraber sevinir. Her şeye katlanır, her şeye inanır, daima ümit eder, her şeye sabreder.
[C.2.1.] Hristiyan Dininde Kilise Anlamı
Kilise kelime anlamı olarak “Meclis” demektir. Hristiyan inancına göre Kilise; kurucusu Allah, İsa ve Kutsal Ruh olan bir topluluğu ifade eder.
Demek oluyor ki, İsa’nın Kilisesi sadece basit bir kurum değildir. Kutsal Ruh tarafından yönetilen, İsa’dan sonra bile İsa ile beraber olan yeni bir hayattır. Kurtarıcımız İsa’nın diriliş ışığı Kilise’de parlar. Dirilişin sevinci, ölüme karşı hayatın zaferi olarak Kiliseyi tamamlar.
Dirilen İsa bizimle birlikte yaşıyor; Kilise’deki hayatımız, Kurtarıcımız İsa’nın yanında bereketle dolu bir hayattır. Esasen “Hristiyan” ismi de, inananların İsa’ya ait olduklarını, İsa’nın onlarda, onların da İsa’da yaşadıklarını ifade eder. Allah’ın insan bedenine bürünmesi (ensarkosis), sadece bir fikir ya da dinî bir inanç değildir; aksine bir kez gerçekleşmiş olmakla birlikte, gücünü daima yaşatan bir olaydır. Bu sürekli var oluş; insani ve ilahi varlıkların tam olarak, ayrılmaz ama birbirine karışmayan bir şekilde birleşmesiyle Kiliseyi meydana getirir.
Kilise, İsa’nın bedeni ve vücududur; çünkü geçici hayatımızı İsa’ya bağlar. Kiliseye “İsa’nın gelini” dediğimiz zaman da aynı düşünceyi dile getirmiş oluruz. Kilise de İsa ile birleşerek tek vücut olmaktır. Kilisenin bu tanımı onun insani yönünü açıklar. Oysa Kilise, İsa ile ve O’nun buyruklarına göre yaşamaktır. “Artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor” (Galatyalılar 2:20) diyen Havari Pavlos bunu ifade etmektedir.
Fakat İsa sadece ilahi bir kişi değildir. O, Kutsal Üçleme’nin bir kişisidir. Baba ve Kutsal Ruh ile aynı özdedir. İşte bu yüzden İsa’nın buyruğuyla şekillenen Kilise hayatı, aynı zamanda Kutsal Üçleme’nin isteğine göre bir yaşayıştır. İsa’nın bedeni İsa’da yaşar; bu sebeple Kilise de Kutsal Üçleme’de yaşar.
İsa “Oğul”dur; O’nda Baba’yı tanımış oluruz ve Allah tarafından evlatlığa kabul ediliriz. O’na “Baba” diye sesleniriz. Allah’ın sevgisi —Baba’nın Oğul’a, Oğul’un Baba’ya olan sevgisi basit bir ilişki değildir. Kendi başına bir kişiliği ve hayatı vardır. Allah’ın sevgisi, Baba’dan Oğul’a yönelen ve orada dinlenen Kutsal Ruh’ta mevcuttur. Bu şekilde Baba’nın sevgisi, Baba ile Oğul arasındaki hayat bağı olan Kutsal Ruh ile kendini gösterir. Kutsal Üçleme’de Kutsal Ruh’un konumu budur.
İsa’nın bedeni olarak O’nun hayatında yaşayan Kilise, Kutsal Ruh’un bulunduğu ve faaliyete geçtiği yerdir. Yani Kilise, Kutsal Ruh’a göre şekillenen bir hayattır. Bu yüzden Kilise, Kutsal Ruh’la kutsanmış bir yaşam olarak tanımlanır. Bazen bu tanım “İnsanlıkta yaşayan Kutsal Ruh” olarak verilir. Kilise, İsa’da yer alan iki doğanın birleşmesi sonucunda insan doğasının ilahileşmesidir. İsa şöyle demiştir: “Benim Baba’ya gitmem sizin yararınızadır” (Yuhanna 16:7).
Bu süreç aynı zamanda Kilisenin yeryüzünde doğduğu gün olan Pentikost günü Kutsal Ruh’un gönderilmesini de kapsar. O gün Kutsal Ruh, ateşten diller şeklinde dünyaya inerek havarilerin içine yerleşti. On iki havarilerin birliği, tüm insanlığın birliğini ifade eder. Dünyada kalan o ateşten diller, Kutsal Ruh’un Kilise’deki bereketinin bir ifadesidir. Eski Kilise’de havariler, herkesin anlayabileceği şekilde vaftiz yoluyla Kutsal Ruh’un nimetlerini dağıtırlardı. Bugün bu işlem, vaftiz töreninin sonunda yapılan “Kutsal Yağ” ile meshetme esnasında verilen “Kutsal Ruh’un lütuf damgasına” karşılık gelir.
Kilise, İsa’nın bedeni olduğundan, Kilise aracılığıyla Kutsal Üçleme’nin ilahi hayatına katılmış oluruz. Ruhumuzda “Allah!” diye yankılanan ve İsa’nın içimizde yaşadığını gösteren Kutsal Ruh’la birleşen bu hayat sayesinde, bizler Baba’nın evlatları oluruz.
Kilise fikrini, eksilmeyen ilahi bir lütuf ve dünyada gerçekleşen ilahi iradesinin bir ifadesi olarak anlamalıyız. Kilise vardır; bu bir gerçektir. İçimizde sadece bir kurum ya da dernek gibi değil; güven veren manevi bir görünüş ve canlı bir deneyim olarak mevcuttur. Hristiyanlığın ilk yıllarındaki durum, bu yeni hayatın neşeli bir ilanıdır. Hayatı hiç kimse önceden belirleyemez; ancak onu yaşayabilir.
Kilise için tam ve her şeyiyle açıklayıcı tek bir tanım yoktur. “Gel ve gör.” Kilise de ancak bu lütfu deneyimleyerek, o hayata katılarak anlaşılabilir. Kiliseyi sadece tarihsel bir yapı ya da bu dünyanın bir sosyal topluluğu olarak görürsek, onun gerçek ruhaniyetini fark edemeyiz.
Kilisenin temel anlamı, yaratılanların hayatında kendini gösteren ilahi hayattır. Kutsal Ruh’un Pentikost günü inişi ve İsa’nın beden almasından gelen güçle Kilise kutsal bir nitelik kazanmıştır. Bu hayat, ona katılan herkes için en yüce varlıktır. Bu, insanın ruhunun derinliklerinde yaşayan manevi bir hayattır. Bu yüzden bu sır kutsaldır; yani dünyanın yaratılışından önce vardı ama dünyanın yaşamına da uygundur.
Kiliseyi bu dünyada görülebilen şeylerle kıyasladığımızda, onun “görünmez” olduğunu söyleyebiliriz. Eğer sadece deneye dayalı bir yöntem izlersek, dünyada Kiliseye tam karşılık gelen somut bir olay bulamayız. Demek ki Allah bilimsel teorilerde ne kadar “gözle görünmez” ise, Kilise de o derece görünmez kalır. Bu yüzden Kilise’nin içindeki “görünmeyen öze” odaklanmalıyız. Ancak bu görünmeyen öz “bilinmez” değildir; çünkü insanda manevi gözler de vardır. İşte bu duyu organı “iman”dır. Havari Pavlos’un dediği gibi: “İman, umut edilenlere güvenmek, görünmeyen şeylerin kanıtıdır” (İbraniler 11:1).
İman bizi kanatlarıyla manevi dünyalara götürür. Kilisenin hayatı iman hayatıdır. O, bu dünyanın olaylarını şeffaf hale getirir ve manevi gözlerimizle “görünmeyen Kilise”yi görmemizi sağlar. Eğer Kilise tamamen görünmez olsaydı ve insan anlayışının bütünüyle dışında kalsaydı, o zaman Kilise var olmayacaktı. Çünkü Kilise, insanların dışında yapayalnız var olamaz. Kiliseye yaklaşanlara bu hayatın özel bir parçası armağan edilir. Kilise kavramının varlık sebebi, görünmeyenleri görünür kılmaktır.
Kilisenin mevcudiyeti bir iman meselesidir. İman ikrarında: “Bir tek, kutsal, evrensel ve havarilerin kurduğu Kiliseye inanırım” deriz. İman aracılığıyla Kiliseyi mükemmel bir hayat olarak kabul ederiz. Bizler insanlığın bölünmüşlüğüne şahit oluyoruz. Her birey bencil bir hayat sürerken, aslında birbirlerine bağlı oldukları halde bu birlikten habersizdirler. Oysa bu bütünlük, sevgide ve sevgi yoluyla kendini gösterir. Kilisenin bu birliği, dışsal bir birleşme değil; hayatın temel sırrı olan “sevgi”den kaynaklanan bir birleşmedir.
İnsanlık, İsa’ya göre şekillenen bir hayattır; insanlar aynı asmanın salkımlarıdır. Her bireyin hayatı, başkalarının hayatı olabilmesi için genişler ve her kişi Kilise’de tüm insanlık ailesinin hayatını yaşar. Her insan, aslında tüm insanların bir özetidir. Ancak “Evrensel Kilise” sadece insan soyuyla sınırlı değildir; melekler topluluğu da bunun bir parçasıdır. İnsan bu melekler birliğini gözleriyle göremez ama manevi hayatıyla onaylar.
Allah’ın Oğlu, Kilise’de bir birlik sağladı; göktekilerle yerdekileri tekrar birleştirdi. Bütün yaratılış ve doğa, insanlık ve melekler birliğiyle bütünleşir. Bunlar meleklerin korumasına emanet edilerek, insana doğanın efendisi olma onurunu verirler. “Yaratılışın şimdiye kadar hep birlikte inleyip acı çektiğini biliyoruz. Sadece onlar değil, Ruh’un ilk meyvelerine sahip olan bizler bile, Allah’ın evlatları olmayı ve bedenlerimizin kurtulmasını bekleyerek içimizden inleriz” (Romalılar 8:22).
Hayatımızın ve yaşam tarzımızın, dirilişimize uygun yeni bir yaratılışa dönüşmesi, insanı tüm dünyaya ait bir birey haline getirir. Bu nedenle insan Allah’a göre yaşar ve içindeki kutsal sevgi bağları onu bütün varlıkların hayatıyla birleştirir. Kilisenin sınırı budur. Sadece yaşayanları değil; ölüleri, meleklerin önderlerini ve bütün yaratılmışları birleştiren bu Kilise, gözle görülmez ancak bilinmez de değildir. Dünyadan ve insandan önce var olan Kilisenin hayatı sonsuzlukta kaybolur. Denilebilir ki Kilise, asırlar boyunca yaratılışın temel taşı ve hedefi olmuştur. “O, her şeyden öncedir ve her şey O’na göre düzenlenmiştir” (Koloseliler 1:17).
Allah insanı Kendi suretinde yarattı; işte bu yüzden Kilisenin ruhu insanın en derinlerine kadar işleyebilir. Aynı şekilde, Allah’ın Kendi yansıması olarak yarattığı bir varlığın (yani insanın) doğasına bürünmemesi imkânsızdı.
İnsanlığın tam birliğinde ve Kutsal Üçleme’nin suretinde, tohum halinde Kilisenin birliği de mevcuttur. Bu yüzden en basit planda bile Kilisenin var olmadığı bir zaman dilimi göstermek zordur. Kilisenin büyük düşünürleri bizi bu konuda şöyle aydınlatmaktadır:
Kilise; günahtan önce, Allah’ımızın insanla bizzat konuştuğu ve aralarında tam bir bağ olduğu Cennet döneminde mevcuttu. Günahtan sonra Allah, Eski Antlaşma’daki Kilisenin temelini attı. İnsan, o toplulukta yeniden Allah ile bağ kurmayı öğrendi. Hatta putperestliğin en yoğun olduğu dönemlerde bile insan ruhu, doğal bir yönelimle Allah’ını aradı. Bazı antik ayinlerin metinlerinde de geçtiği gibi, o insanlar bile aslında manevi bir topluluğun özlemini çekiyorlardı.
Kilise, İsa’nın insan bedenine bürünmesinden sonra mükemmelliğe ulaştı ve bu açıdan Kilisenin temeli Efendimiz İsa tarafından atıldı. Bu, şu an yeryüzünde hâlâ mücadele veren bir Kilisedir; ancak sonunda zafere ulaşması ve her şeyin Allah’ta birleştiği o muzaffer topluluk haline gelmesi kaçınılmazdır. “Allah her şeyde her şeydir.”
Şu halde Kilisenin sınırları; ne zamanla, ne mekânla, ne de sadece yapılan işlerle sınırlandırılabilir. Kilise’nin derinliği sonsuzdur; ancak bu durum onu belirsiz kılmaz. Kilise’nin yeryüzünde ulaşılamaz olduğu ya da sadece dünya üstü bir varlık olduğu anlamına da gelmez. Bizim için Kilise’nin özü gizli olsa da, yeryüzündeki varlığı açık ve belirgindir; tecrübelerimize tam olarak uygundur. Zaman ve mekânda bir formu vardır. Kilise’nin görünmez ruhani hayatı, dünyadaki somut şekillerle ayrılmaz bir bağ kurar; görünmez olan, görünür olanla birleşerek bir “sembol” meydana getirir. Buradaki sembol kelimesi, dünyaya ait bir formun içinde zamandan daha eski olan kutsal bir içeriği barındırması demektir.
Kilise; gökle yer arasında bir köprü, Allah ile insanın ve tüm yaratılışın birleşmesidir. Bu açıdan Kilisenin hayatı semboliktir; görünür dünyadaki somut noktaların içine gizlenmiş manevi bir yaşamdır.
Dünya üzerindeki Kilise, bu kutsal hayatı tıpkı hayatın kendisi gibi içine alır. Fakat bu dünya Kilisesinin de zaman ve mekânda bir sınırı vardır. Kilise sadece sosyal bir kurum değil, ondan çok daha geniş bir varlıktır. Yine de kendine has karakteri, yasaları ve sınırları olan bir topluluk olarak mevcuttur.
Kilisenin bizim kısa ömrümüzde bir tarihi vardır ve bu dünyada mevcut her şey gibi tarihsel bir süreç izler. Demek ki ölümsüz ve yıkılmaz olan Kilise, dünya hayatında tarihsel bir görünüm kazanır. Bu tarihin başlangıcı Rabbimiz İsa’dır. Havari Petrus der ki: “Sen, yaşayan Allah’ın Oğlu İsa’sın!” (Matta 16:16). Bu ayete göre Kilisenin temel taşı İsa’dır; temelini bizzat Kendisi kurmuştur. İsa dirildikten sonra Kiliseyi dünyaya tanıtmak için havarilerini her tarafa gönderdi. İncil’deki Kilisenin asıl başlangıcı, Kutsal Ruh’un havarilere indiği Pentikost günüdür. O an Petrus’un ağzından yapılan ilk daveti duyuyoruz:
Tövbe edin, her biriniz günahlarınızın bağışlanması için Rabbimiz İsa’nın adıyla vaftiz olun; böylece Kutsal Ruh’un armağanını alacaksınız. ... O gün onlara üç bin kadar kişi katıldı.
İşte o zaman Yeni Antlaşma’nın temeli atıldı.
[C.2.2.] İnsanlık Bakımından Kilisenin Değeri Ve Toplumsal Gücü
Hristiyanlık dünyada görüldüğünden beri, O’nun iç ve dış dünyadaki mutlak hâkimiyeti için gereken zamanın çok küçük bir kısmına denk gelen 1900 küsur yıl gibi kısa bir süre geçti.
Hristiyanlık; tüm insanlığın Roma İmparatorluğu’nun baskısı altında ezildiği, Yunan düşüncesinden ilham aldığı ama aynı zamanda tam bir ahlaki çöküşün yaşandığı bir dönemde ortaya çıktı.
Böyle bir ortamda: “Allah Ruhtur ve O’na tapınanların ruhla ve gerçekle tapınmaları gerekir” (Yuhanna İncili 4:24) ve “Size birbirinizi sevmeniz için yeni bir emir veriyorum” (Yuhanna İncili 13:34) gibi ilkeleri ilan etmek hiç kolay değildi. Bu ilkeler Hristiyanlığın temel dayanaklarını oluşturur. O devrin karanlığına karşı, bir “Ruh ve Sevgi” dini olan Hristiyanlığın barışçıl inkılap sancağı bu yolla yükseltildi.
Doğrusu Hristiyanlığın ilk ortaya çıkışı, yayılması ve kalplere hükmetmesi işte bu iki prensibe dayanıyordu. Bu düsturlar, dinin kitlelere değil bireylere; mevcut sosyal kurumlara değil her bireyin vicdanına, mantığına ve kalbine hitap ettiğini göstermektedir.
Bir din olarak Hristiyanlık sadece kişisel bir inanç değil, nesnel bir gerçeklik olarak doğdu. Hristiyanlığın Allah’ı, o zamana kadar görülen dinlerin ilahları gibi insan eliyle yapılmış görkemli mabetlerde değil, her insanın kendi kalbindeki içsel mabedinde bulunuyordu. Havari Pavlos’un, “Bizler yaşayan Allah’ın tapınağıyız” (2. Korintliler 4:16) ve “Allah’ın Ruhu içimizde yaşar” (1. Korintliler 3:17) sözleri bunu açıklar.
Allah’ın bu yasası, herhangi bir peygamber ya da din adamı tarafından hazırlanan bir kural kitabında yazılı değildi. Hatta Musevi milletinin büyük önderine verilen mermer levhalarla da sınırlı kalmadı. Bu yasa, her insanın ulaşılamaz kutsal derinliklerine yerleşmişti. Bu kanun; kalpte ve akılda gizlice saklanan Ruh ve Sevgi Alah’ına karşı duyulan ve yeni dinin önderlerine güç veren “canlı levhalarda” (2. Korintliler 3:3) yazılı bulunuyordu.
Hristiyanlık böylesine saf bir karakter kazandığı için, O’nun Büyük Kurucusu; bireysel değeri hiçe sayan ve kitlelerin önemine odaklanan eski felsefi ve sosyal sistemlerin tam aksine, her bir insan ruhunun değerini mutlak surette belirledi“İnsan bütün dünyayı kazanıp da ruhunu yitirirse, bunun kendisine ne yararı olur? Ya da insan kendi ruhuna karşılık ne verebilir?” (Matta 14:26).
Hristiyanlık ahlaki açıdan, her insanın hayatının düzenlenmesini ve aydınlanmasını üstlenmiş; başlangıcından itibaren toplumu sadece bir kitle olarak değil, o kitleyi oluşturan her bir birey üzerinden ele almıştır.
Hristiyanlığın gayesi, zamanına kadar hiçbir dinin başaramadığı bir şeyi yaparak, her insanın özel hayatını yükseltmek ve onu kutsal, ahlaki bir zirveye taşımaktır. Hedef; Allah’ın “Ruh ve Sevgi” örneğiyle yönettiği insan hayatının güzelleşmesi, birey hayatının düzenlenmesi ve sonuç olarak toplum hayatının değişmesidir.
Böylece Hristiyanlık başlangıçta birey odaklıyken, bireyler üzerinden topluma yaptığı etkilerle güçlü bir sosyal karakter kazanmış ve Fransız Chastel ile Alman araştırmacılar Harnach ve Troelrsch’in deE. Chastel, İlk Hristiyan Yüzyıllarında Hayırseverliğin Etkisi Üzerine Tarihsel İncelemeler. Paris 1853. belirttiği gibi, birey ve toplum hayatının düzenleyicisi olmuştur.
[C.3.] Sosyal Değişim Ve Sevgi İlkeleri
Hristiyanlık dininin en güvenilir temsilcisi olan Kilise, toplumda İncil prensiplerini yaymayı ve bu yolla sosyal hayatı düzenlemeyi kendine görev edinmiştir. Fakat Hristiyanlığın hem birey hem de toplum için tamamen yenilikçi olan ve Havari Pavlos’un dediği gibi, “Artık ben yaşamıyorum, bende Mesih yaşıyor” (Galatyalılar 2:20) şeklinde olması gereken bu etkisini ne derece gerçekleştirdiğini biraz araştıralım.
Gerçek şu ki Hristiyanlık, bireyin vicdanında tam bir yenilenme istemiş ve bunu başarmıştır. Bu bireysel değişim, toplumda da aynı sonuçları doğurmuştur. İsa, ilan ettiği ilkelere öğrencilerinden mutlak bir bağlılık talep etti; çünkü gerçek bir değişim ancak bu bağlılık ve olaylara katılım ile mümkün olabilirdi.Yuhanna 3:5, Matta 12:30. İncil gerçeklerinin doğrudan ve tamamen benimsenmesi, gerçek bir Hristiyan olmanın temel şartıydı. Hiç kimse ahlaki ideallere uymadıkça tam anlamıyla bu ismi taşıdığını iddia edemezdi. Havari Yuhanna bunu şöyle açıklar: “Birbirinizi sevmenizden, herkes benim öğrencilerim olduğunuzu anlayacaktır” (Yuhanna 13:35; 14:23; 1. Yuhanna 4:20). İbsen ise, “Galileli İmparator” adlı eserinde, bu ilkelerin insan vicdanında yarattığı büyük değişimi ve çatışmayı anlatmaktadır.
Şu halde, temelinde Allah ve insan sevgisi olan ahlaki prensiplere tam bir bağlılık gerekir. İsa’nın ilk öğrencileri buna uydular ve “her şeyi bırakıp O’nun peşinden gittiler” (Luka 5:11). Havari Pavlos ve diğer havariler, büyük bir fedakârlık ve kutsal bir coşkuyla dünyayı dolaşarak Ruh ve Sevgi İncili’ni tüm milletlere yaydılar.
O devrin ahlaki durumunu bilen araştırmacılar, Hristiyanlığın karşılaştığı zorluklara rağmen, çaresizlik içinde olanlar için nasıl gerçek bir ışık olduğunu kolayca kavrarlar.
İşte Hristiyanlık bireylere bu şekilde yayıldı; on ikiler yetmiş oldu,Matta 4:16. onlar beş yüz oldu,Luka 10:17. beş yüzler üç binlere ulaştı ve nihayet milyonları buldu. Böylece vicdanlardaki bu değişimle, eski toplumlara hiç benzemeyen, “yeniden doğuş” sırrına ermiş yepyeni bir Hristiyan toplumu meydana geldi.
Kilisenin toplumsal etkisini daha iyi anlamak için incelememizi derinleştirelim: Hristiyanlık gerçeklerinin bireylerde kök salması; toplumda mutlak sevgiye ve bireyler arası mutlak eşitliğe dayanan yeni bir anlayışın doğmasına sebep oldu. Bu eşitlik anlayışı zor kullanmadan; dini, siyasi, milli ve sosyal alanlarda dört büyük reformu beraberinde getirdi:
Hristiyanlık bir Ruh ve Sevgi dini olduğu için evrensel bir karaktere sahipti. Hristiyanlar Allah’ı; güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğduran1. Korintliler 15:6. ve yağmurunu hem doğruların hem günahkârların üzerine yağdıranMatta 5:45. bir Baba olarak tanıdılar. O, bütün insanların Babasıdır ve herkesin kurtulmasını, gerçeği görerek doğru yola girmesini ister1. Timoteos 2:14.. Bu inanç ne Musevi toplumuyla ne de başka bir mabetle sınırlandırılabilir. Herkes, henüz bu lütfa ermemiş olsa dahi, bu yeni sevgi yasasının sunduğu haklardan yararlanma hakkına sahip olan Allah’ın evlatlarıdır.
Bu noktada Hristiyanlık bambaşka bir manzara sunar. O zamana kadar tüm inanç sistemleri belli sınırlar içinde hapsolmuşken, Hristiyanlık tüm insanlığı kucaklayan evrensel bir kardeşlik ilan etmiştir. Dolayısıyla, insan neslini dinî bakımdan “gözdeler” ve “gözde olmayanlar” diye ikiye ayıran ara duvarın yıkılması gerekiyordu. Yeni doğan İsrail’in oğulları Kralı’nın ilk tebliğini, “Ve yeryüzünde sulh ve insanlara selâmet...” (Luka 2:14) müjdesi teşkil ediyordu. Hristiyanlık, ilk döneminde, hiçbir şekilde zor kullanmadan dini eşitliği ilan ve tesis ederek bu eşitliğin insanlar arasında kalıcı hâle gelmesini ve kökleşmesini sağladı.
Hristiyanlık tarafından ilan edilen eşitlik, dinî kanaatlerle hiçbir şekilde sınırlandırılmıyordu. Devrin cihangiri olan Roma İmparatorluğu, Hristiyanlığın bu eşitlik ilkesini göz ardı etmemek zorunda kaldı; kendi vatandaşlarına tanınan imtiyazları ve devletin ihtişamını feda etmeye başladı. Romalı vatandaşlar Hristiyan olduklarında, Roma hukukunun diğer Roma İmparatorluğu tebaasına kıyasla kendilerine tanıdığı ayrıcalıklı konuma tamamen kayıtsız kalıyorlardı. Havari Pavlus da “Ne Yunanlı, ne Yahudi, ne kul, ne de azatlı, ne erkek, ne de kadın vardır; siz hepiniz Mesih İsa’da birsiniz.” (Galatyalılar 3:28) ilkesini bütün insanlığa ilan ediyordu. Burada Romalıların zikredilmemesi, yalnızca ileri görüşlü bir yaklaşım olarak nitelendirilebilir.
Böylece, zorla kabul ettirilmeyen, hatta Hristiyanlık tarafından doğrudan bir hedef olarak ortaya konulmayan şahsî bir reform aracılığıyla, insanın iç dünyasına yeni bir vicdan yerleştiriliyor ve bunun sonucunda toplumda da yeni bir dönüşüm meydana geliyordu. Çünkü Hristiyanlığa katılan kişi, yalnızca Yunanlı, Romalı veya Musevi kimliğiyle tanımlanan bir birey olmaktan çıkıyordu.
Roma dünya imparatorluğunun sınırları, o dönemde bilinen dünyanın hemen hemen tamamına yayılmıştı. Bu sınırlar içinde ilan edilen eşitlik, aynı zamanda ırksal farklılıkları da ortadan kaldıran bir nitelik taşıyordu. Zira bir Romalı, Hristiyan olduktan sonra kendisini Romalı olmayanlara karşı üstün görmekten vazgeçtiği gibi, aynı şekilde Allah’tan inayet, hak ve imtiyaz talep eden İsrail’in oğulları gibi çeşitli kabile ve milletlerin mensupları da artık bu ayrıcalıkların ortadan kalktığını kabul ediyor ve birbirleriyle ilişkilerinde sevgi ve kardeşlik hâkim oluyordu.
Hiçbir millet, hatta atalarından miras kalan dinî ayrıcalıklara sahip İsrail’in oğulları kavmi bile, Hristiyanlık dini ve düşüncesinin sınırları içinde kendisine ayrıcalıklı bir konum talep etmeye cesaret edemezdi. Çeşitli kabile ve milletleri eşit hâle getirmeyi Hristiyanlık kendisine doğrudan bir program olarak belirlememişti. Ancak, birtakım dış etkiler altında yerleşmiş bulunan millî farklılıkların varlığını sürdürmesinden tamamen ayrı olarak, Hristiyanlık düşüncesinin hâkimiyeti sonucunda bu eşitlik insanlığın vicdanına yerleşmiş ve orada kalıcı hâle gelmişti.
Dolayısıyla Hristiyanlık ilkelerinin benimsenmesi ve Sevgi Kanunu’nun hâkim olması, mevcut sosyal şartların değişmesine yol açarak sosyal sınıflar arasındaki eşitliği doğurdu. Bu reform, Hristiyanlık ideolojisinin doğrudan bir hedefi değil, fakat bir sonucu olarak nitelendirilmelidir.
Sevgi Kanunu’nun uygulanmasıyla kadının insan olarak değeri tanındı, efendi ile köle arasındaki mesafe ortadan kaldırıldı, toplumun farklı sınıflarının her türlü ihtiyaçlarına değer ve önem verildi. Ahlâkî, bireysel ve aynı zamanda toplumsal bir zorunluluk olarak görülen ve çözülmesi gereken meselelerin düzene konulmasına çalışıldı. Ailenin yaşam seviyesi yükseldi; bireylerin, halkın ve genel olarak milletlerin ahlâkî bir düzene kavuşması sağlandı. Havari Pavlus, Hristiyanlık sayesinde, “Saygısızlığı, fıskı ve dünyevî arzuları inkâr edip, şimdiki dünyada ağırbaşlı, salâh ve takva içinde yaşamak için, Allah’ın inayeti, bütün insanlara kurtuluş getirerek, izhar olundu” (Titus 2:11-12) diyerek haklı olarak iddia etmektedir.
Yeni ilkelerin benimsenmesi ve bunlar aracılığıyla insanların yaşayışında meydana gelen kısmi ve genel reformlar, insanlık toplumunu bütünüyle farklı bir görünüm içinde sunmaya başladı. Havari Pavlus’un “Ne kul, ne de azatlı, ne erkek ne de kadın vardır; zira Mesih İsa’da siz hepiniz birsiniz” (Galatyalılar 3:28) vecizesi ile Efendimizin “Acıkmıştım ve beni doyurdunuz, susamıştım ve susuzluğumu giderdiniz, hasta idim ve beni ziyaret ettiniz, hapishanede idim ve beni yokladınız” (Matta İncili 25:35-36) sözleri, toplumun tamamen yeni ve özgün bir görünüm kazanmasına yol açan yeni Hristiyanlık düşüncesinin etrafında şekilleneceği iki temel kutbu oluşturdu.
Kilise önderlerinden Antakyalı meşhur İgnatios, toplumun Hristiyanlıktan önceki ve sonraki durumunu birkaç kelimeyle şöyle anlatmaktadır:
Dini ayrı olanlara, Allah’ın arzusuna nasıl aykırı hareket ettiklerini ve bize gelen Mesih İsa’nın inayetini iyice öğretin. Onlar, dul ile yetim veya kederli ile mahkûm, veya azatlı ile köle, veyahut da aç ile susamışlar hakkında hiçbir ilgi göstermezler.
İlk Hristiyan topluluğu hakkında Havari Pavlos’un anlattıklarını da buraya aktarmayı faydalı bulduk.
Ve bütün iman edenler bir arada olup her şeyleri ortaktı; mallarını ve mülklerini satıp onları her birinin ihtiyacına göre hepsine dağıtırlardı. Her gün şevkle hep birlikte Tapınağa devam edip, evlerde ekmek bölerek sevinç ve yürek sadeliği ile yemeklerini yerler, Allah’a hamdederek bütün halk içinde lütuf bulurlardı.
İman edenler topluluğunda tek bir yürek ve tek bir can vardı. Hiç birisi kendi malı olan şeyler için “Bu benimdir” demezdi. Fakat her şey onlarda ortaktı. Havariler büyük bir güçle Rab İsa’nın dirilişine tanıklık ederlerdi ve hepsinin üzerinde büyük bir lütuf vardı. Çünkü aralarında yoksul bir kimse yoktu. Zira tarlalara yahut evlere sahip olanların hepsi mallarını satıp, satılan şeylerin bedellerini getirerek havarilerin ayaklarının dibine koyarlardı; her birine ihtiyacına göre dağıtılırdı. Teselli oğlu demek olan Barnaba adında, aslen Kıbrıslı bir Levili’nin bir tarlası vardı; onu sattı ve parasını getirip havarilerin önüne koydu.
Hristiyan fikirlerinin ilk uygulaması ve Hristiyanlık etkileri sayesinde yeni bir toplum hayatı belirdi. Bazı kimseler, hatta KautskyGeschichte des Sozialismus in Einzeldarstellungen, 1885, s. 11. bile, “Havarilerin İşleri” kitabının yukarıda belirtilen kısımlarına ve Hristiyanlık ilkelerinin bazı ayrıntılarına; özellikle İncil’in fakirlere gösterdiği ilgiye ve zenginlere karşı duyduğu hoşnutsuzluğa dayanarak, Hristiyanlığın Roma Devleti’nde hâkim olan toplumsal düzenin devrilmesini hedefleyen sosyalist veya komünist bir sistemden başka bir şey olmadığını iddia etmeye kalkıştılar.
Fakat belirttiğim gibi, Hristiyanlık bu yolda bir amaç gütmekten uzaktı. Elbette Hristiyanlık, inananları arasında fakirlere ve toplumda ister birey ister kitle olsun her türlü acı çekenlere karşı sınırsız sevgi hislerinin uyanmasıyla ilgilidir; bunun ötesinde ise bir şey yapmış değildir. Zira zenginleri servetlerinden vazgeçmeye zorlamadığı gibi, fakirler de zenginlerin mallarına el koymak için asla kışkırtılmış değillerdir.
[C.3.1.] Komünizm Tartışması Ve Sosyal Reform
Havarilerin İşleri kitabının bize aktardığı ilk Hristiyan topluluğunun paylaşımcılığı, Marx ve Kautsky gibi isimlerin teorileriyle asla ilgili değildir ve olamaz da. Hananya ile Safira olayından da anlaşılacağı üzere bu durum; insanlara karşı sevgiyi zorunlu kılan Hristiyanlık ilkelerinin, kişinin kendi hür iradesiyle kabul edilmesinden doğmuştur. Diğer sistemler ise zorla kabul ettirilen, vicdana yabancı prensiplerdir. Zorla kabul ettirilen bu ilkelerin gerçek bir etki yapması ve kalıcı sonuçlar vermesi imkânsızdır.
Eski dünyada insanların eşitliği ve kardeşliği bilinmeyen şeylerdi. Yunanlılar, Romalılar, hatta Yahudiler bile diğer milletlere kardeş gözüyle bakmazlardı. O devirde “hak güçlünündür” kuralı hâkimdi. Plautus’un “İnsan insanın kurdudur” (Homo homini lupus est) sözü, o dönemin yegâne ilkesiydi.
Hristiyanlık öğretisi uygulanmaya başlayınca, bu durum büyük bir etki yarattı. O zamanın hükümdar ideolojisine göre, yardımlaşmanın tamamen ahlaki temellere dayandığını hayal etmek imkânsızdı. İsa Mesih bu konuda şöyle der:
Ve İnsanoğlu görkemiyle ve bütün melekleriyle beraber geldiğinde, görkemli tahtı üzerine oturacaktır. Bütün uluslar O’nun önünde toplanacak; O da çobanın koyunları keçilerden ayırdığı gibi onları birbirinden ayıracaktır. O zaman Kral, sağındakilere şöyle diyecektir: “Ey Babamın kutsadıkları, gelin, dünyanın kuruluşundan beri sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın. Zira: Acıkmıştım ve beni doyurdunuz; Susamıştım ve susuzluğumu giderdiniz; Yabancıydım ve beni kabul ettiniz; Çıplaktım ve beni giydirdiniz; Hastalandım ve beni ziyaret ettiniz; Hapisteydim ve beni yokladınız.
[C.4.] Kilisenin Yardım Faaliyetleri Ve Köleler
Kilise; fakir, dul ve yetimlere karşı gösterdiği ilgiyle yavaş yavaş toplumun güçlü bir unsuru haline geldi. Didake’de denildiği gibi:
Fakirlerden kaçınma, varlıklarını kendine saklama, kardeşlerinle paylaş; zira ölümsüz olan şeylerde ortaksanız, fani olan nesnelerde daha fazla ortak olmanız gerekmez mi?
Havarilerin Emirleri (“Didake”) kitabında da şöyle yazar:
“Yetim, dul ve her dileyene yardım edin.”Didake 2:35. “Rabbi’ne kendi mallarından bağışlarda bulun ve şayet genel kasaya bir şey koyamazsan, hiç olmazsa yabancılarla bir iki veya beş dakika ilgilen.”Didake 2:36.
Laktantios ise Allah’ın razı olduğu gerçek kurbanları şöyle açıklar:
Açları beslemek, çıplakları giydirmek, evini çatısızlara açmak, dul ve yetimlere yardım etmek, esirleri kurtarmak, hastaları iyileştirmek ve ölüleri gömmek; işte Allah’ın gerçekten memnun olduğu kurbanlar bunlardır.Lactantios, Epitomae Divinarum İnstitutionum.
Hristiyanlar esirlere ve kölelere karşı da büyük şefkat gösterirdi. Aristides, Hristiyanların Mesih adına yakalanan birini kurtarmak için her şeyi yaptıklarını anlatır. Romalı Clement (Klimis) ise: “Birçokları başkalarını kurtarmak için kendilerini zincire vurdurdular, diğerleri ise kendilerini köle yaparak aldıkları bedel ile başkalarını kurtardılar”Klement’in Korintlilere Mektubu 55. der.
Hristiyanlık köleliği siyasi olarak kaldırmayı emretmedi ancak efendilerin kalbini değiştirerek köleyi “sevgili bir kardeş” haline getirdi. Havari Pavlos’un Filimon’a yazdığı mektup bu durumu açıklar. Kölelere ise şöyle öğüt verildi: “Köleler efendilerine, korku ve mahcubiyetle bağlı olsunlar.”Didake 4:11.
Tertullianos, Kilise birliğinin belirtilerini şu şekilde anlatmaktadır: “Onların hepsi bir Kilise, yani bir topluluk teşkil ederler. Kiliselerin birliği; barışçıl bir tutum, kardeşlik duygularına bağlılık ve misafirperverlik ile kendini belli eder.”Tertullianus: De Praescriptione Haereticorum [Sapkınların Reçetesi], 20:7.
Episkopos Ermas, “Allah’ın kullarını misafir edin, çünkü misafirperverlikte iyilik yapabilmenin eşsiz zevki vardır”Hermas’ın Çobanı: Buyruk 8.1:10. Karş. Romalılar 12:13. der.
Aristidis, Müdafaaname eserinde: “Yabancı birini gördüklerinde evlerine alırlar ve sanki gerçek kardeşlerini görmüş gibi sevinirler”Aristides, Müdafaaname [Apologia], 15:7. İbraniler 6:10. diye yazar.
Korint Hristiyan Cemaati, yabancılara gösterdiği yüksek misafirperverlik nedeniyle Romalı Clement tarafından takdir edilmektedir. Clement şöyle der: “Sizin memleketinize ayak basanlardan, misafirperverlik hislerinizin yüceliğini kabul etmeyen biri çıktı mı hiç!”Romalı Clement: Korintlilere Mektup, 1:2.
Kayseriyeli tarihçi Efsevios, Meliton’un yazdığı eserlerin listesini verirken, onun misafirperverlik üzerine de bir kitap yazmış olduğunu eklemektedir.Bkz. Kayseriyeli Efsevios: Kilise Tarihi, 4:26.
Kilise, işsiz kardeşlerini de düşünmüştür. İşsizlere layıkıyla yardım edilirdi. Buradan, Kilisenin tembellere yardım ettiği ve bu gibileri korudu anlamı çıkarılmasın. Zaten Havari Pavlos bu konuda: “Çalışmayan yemesin” (2. Selanikliler 3:10) diyerek kesin bir emir vermişti. Kilise sadece görevini gerçek işsizlere (çalışmak isteyip iş bulamayanlara) hasrederdi. Hastalık nedeniyle çalışamayanlara yardımda bulunurdu. Esasen Hristiyanlar çalışkandı; tembellerden ve başkalarının sırtından geçinenlerden nefret ederlerdi. Tembelliği yüzünden işsiz kalanlara gösterdiği sert muameleye karşın, ilk dönem Kilisesi gerçek işsizlik sorununu büyük bir ciddiyet ve şefkatle ele almıştı. Bu konuda Clement’in Yakup’a yolladığı mektubun 8. bölümünde şöyle yazılıdır: “Yiyecekleri büyük bir sevinçle dağıtırlar... Ve aralarındaki işsizlere ihtiyaçları olan yiyeceği verebilmek için kendilerine göre birer iş yaratırlar... Böylece işsizlere —tembellere değil— yardım ederlerdi.”Clement’in Yakup’a Mektubu 8.
[C.4.1.] Ölü Gömme
Son olarak da ilk dönemlerde yaşayan Hristiyanların son derece önem verdiği ölü gömme meselesini ele alalım: İlk Hristiyan Kilisesinin kutsal bir meşguliyetini de bu iş oluşturuyordu. Bu konuda Evsebios’un, İzmirli Polikarpos’un nasıl şehit edildiğini anlattığı kısımdan şunları öğreniyoruz:
Ve Yüzbaşı, Yahudilerin direndiğini görünce cesedi ortaya koydu ve adetleri gereği yaktı. Daha sonra biz, onun som altından daha değerli olan kemiklerini topladık ve ebedi istirahatgahına teslim ettik.
Fransa ve Viyana’da yaşayan Hristiyanları da ölülerini gömmek işi son derece uğraştırırdı. Onlar, açıkta bekletilen ölülerini gömmek için başvurdukları her çarenin ve bu arada rüşvetin de sonuçsuz kaldığını şu şekilde anlatmaktadırlar:
Ölülerimizi gömmek bizim için yeni bir uğraş haline gelmişti. Cemaatimiz arasında ise Azizlerin vücutlarını gömemediğimizden dolayı yas tutuluyordu. Çünkü bize ne gecenin karanlığı ne para ne rüşvet yardım ediyor ne de yalvarmalarımız onları fikirlerinden vazgeçiriyordu. Sanki büyük bir şey kazanacaklarmış gibi onların gömülmemesine dört gözle dikkat ediyorlardı.
Aristides de Savunma’sında: “Eğer aralarından biri bu dünyadan göçerse, onu bir diğeri görünce derhal gücü yettiğince gömülmesini kendi üzerine alıyordu”Atinalı Aristides: Apologia 15:7. der. Hatta Hristiyanların ölülerine karşı gösterdiği bu saygı İmparator Julianus’un kıskançlığına neden oldu; kendi halkını ölüleri gömme konusunda Hristiyanları taklit etmeye yöneltti.
[C.4.2.] Kilise’nin Hayırseverliği ve Toplum Üzerindeki Etkisi
Fakat bu ayrıntıların dışında, birçok Hristiyan cemaatinde bu şekilde ortaya çıkan sevgi bağları hiçbir engel tanımıyordu; mesafe, bu hayırsever çalışmalara engel olabilecek bir kavram olmaktan uzaktı. Çünkü uzak ve yakın bütün cemaatler ve Kiliseler, yerel faaliyetlerinin yanında, uzaktaki kardeşlerine yardımı kutsal bir görev bilirlerdi. Çünkü bütün Hristiyanları birleştiren ve onları içine alan sevgi bağı tekti. Zaten daha havariler devrinden beri cemaatler arasındaki bu tür bağlar göze çarpmaktadır. Korintli Dionysios bize Roma Kilisesi’nin diğerlerine karşı cömertliğini anlatır. İskenderiyeli Aleksandros, Romalı Stefanos’a: “Yalnız bütün Suriye cemaatlerine değil, bütün Arabistan’a dahi daima olduğu gibi şimdi de gönderdiğiniz...” diye yazmaktadır. Tıpkı Dionysios gibiEfsevios’un Kilise Tarihi 7:52., Kartaca Kilisesi’nin başında bulunan Aziz Cyprianus, defalarca diğer Kiliselere para yollayarak esirlerini satın almalarına yardım etmişti. Aynı tarihçi, Attikli Sokrates için şunları yazmaktadır:
“O herkese verir ve yalnız kendi cemaatindeki fakirleri düşünmekle yetinmezdi. Aynı zamanda şehirlerdekilere de, isteyenlere verilmek üzere para yollardı” diyor.İstanbullu Sokrates’in Kilise Tarihi 7:25, Migne 67, Sütun 763. Daha aşağıda da İznik Kilisesi Başkanı Kalliopios’a, cemaatin ihtiyaçlarını karşılamak için 300 altın gönderildiğini bir mektuptan naklen okuyoruz.
Son olarak aziz ve filozof Justin’in (Justinyen) şu sözleri bize Kilisenin bu konudaki çalışmalarının tablosunu çizmektedir: “Zenginler ve isteyenler kendi kalplerinden kopanı verirler; toplanan para cemaatin önderine verilir. O da yetim ve dullara, hasta olanlara veya herhangi bir sebeple ihtiyacı olanlara, hapishanede olanlara, yabancılara ve daha basitçe söylemek gerekirse, her ihtiyacı olana yardım ederek onların koruyucusu olur” der.Yustinos, Müdafaaname, 1:67, Dindorf Edit. 691.
İşte o zaman, bu gibi duygu ve faaliyetlerden mahrum olan putperestlik dünyası içinde Kilise ve cemaatinin gösterdiği bu yepyeni tablo, putperestlerin bir yandan alay ve küçümsemesine, diğer yandan da derin hayranlığına neden oluyordu. Çünkü onlar Hristiyan Kilisesi’nin toplum hayatına verdiği yeni yön ve istikametin sebeplerini ve anlamını anlamaktan acizdiler. Özellikle Hristiyanların bu ilginç sosyal görünüşüyle alay eden ve onu kalplerinde kinle eleştirenlerin başında Lukianus ile Julianus geliyordu.
Tabii bu acı alayların altında, Hristiyanlığa karşı sonsuz bir hayranlık ve alay ettikleri dinin her bakımdan olduğu gibi sosyal bakımdan da kendi dinlerinden üstün olduğunu anlamaktan doğan bir kıskançlık saklıydı. Esasen Julianus tarafından zorla yeniden canlandırılan putperestlik dininin rahiplerine, Hristiyanlıktan alınan bazı fikir ve adetlerin mekanik bir şekilde ve inatla uygulatılmak istenmesi buna bir delil değil midir? Lukianus alay dolu bir hayranlıkla: “Ve onlar hâlâ Filistin’de çarmıha gerilmek suretiyle öldürülen Büyük Adam’a, dünyaya bu yeni ayinleri soktuğu için saygı gösteriyorlar”Samsatlı Lukianos: Peregrinus’un Ölüşü 11,13. der. Tertullianos da şunları belirtmektedir: “Hasta olanlara gösterdiğimiz özen ve hayırseverliğimiz düşmanlarımızın alay konusu oldu. Bize bakıp ‘Bunlar birbirlerini nasıl seviyorlar!’ diyorlar. Kendileri birbirlerinden nefret ederler. ‘Bakın, birisi diğeri uğruna nasıl ölmeye hazırdır!’ diye soruyorlar. Oysa onlar birbirlerini her zaman öldürmeye hazırdırlar.”Tertullianos, Apologeticus, 39:7.
Caecilios, “Onlar gizli bazı işaretler ve sembollerle birbirlerini, yabancı oldukları halde tanıyorlar” der.Minucius Felix: Octavius, 9:2. Yulianos, Kilise hayırseverliğinden putperestlerin de yararlandığını tespit edince onları ayıplamaktadır. Lukianos ise bu nedenle Hristiyanları saflık ve aptallıkla suçlamaktadır.
Fakat en yüce kanun olan insan sevgisi kanununun uygulanmasından dolayı putperestlerin Hristiyanlığa karşı daha çok hayranlık hislerini açıklayan bu alaycı eleştirileri, aynı zamanda Hristiyanlığın putperest dünyasına olan yüksek etkisinin bir sonucu değil midir? Bu etki kısa sürede onu mağlup etmiş ve bütün insanları birbirine karşı sonsuz sevgi havası içinde esir etmiştir. Yoksa Kilise ve Hristiyanlığın en büyük düşmanları bu havayı mecburen ve istem dışı solumuyorlar mıydı? Çünkü Hristiyan sevgisi ile meydana gelmiş olan bu durumun içine giren insanlığın oradan çıkmasına imkân kalmamıştır.
Böylece Hristiyanlık; resmi ve açık şekli olan Kilisede ve toplumda, isyankar bir harekete benzeyen herhangi bir şekle bürünmeden, sadece bireyin ahlakını yenileyerek ve onu hak ettiği konuma çıkararak; doğal bir şekilde, yavaş ama kesin olarak toplum şartlarının değişmesine ve toplumun yepyeni bir şekil almasına sebep oldu. Toplum, Hristiyanlık fikirlerinin etkisi altında çeşitli sosyal sorunların çözümünde zor kullanarak veya sadece maddi kanunları uygulayarak değil, onu oluşturan kişilerin Hristiyanlık duygularına uyarak ilerler. İşte Hristiyanlığın bütün gücü, daima topluma değil, bireylere hitap etmesindedir. O, çalışmasını bildiği sürece de sadece onlara hitap edecektir.
Konstantin zamanında Hristiyan dini devletin resmi dini olduktan sonra Kilise baskılardan kurtuldu ve seçkin bir konuma sahip oldu. Bu sayede topluma karşı olan çeşitli görevlerini daha büyük bir kolaylıkla ve daha etkili bir şekilde yerine getirmeye başladı. Bu dönemde büyük hastaneler, yetimhaneler ve çeşitli hayır kurumları açıldı. Bütün bunlar Hristiyanlığın teşviki ve çabasıyla oldu. Zamanımıza kadar da Kilise, toplumun ayrılmaz ve onun benliğine yerleşmiş bir kurumu olarak görevine devam etmiştir.
Bugünkü toplum; çözümü için devlet mekanizmasının dışında çeşitli kaynaklardan ilham alan ve pek çok çabanın birleştirilmesine ihtiyaç duyan, çok sayıda sorunu içeren ilginç bir tablo görünümü sunmaktadır. İşte Kilise layıkıyla hareket ettiği takdirde bu uğurda etkili olabileceği gibi, bütün meselelerde de Hristiyan görüşünü kabul ettirebilir. Diğer herhangi bir güç veya organizasyondan daha fazla olarak, ilk dönem Kilisesinde olduğu gibi, bu sorunların çözümünde faydalı olabilir.
Kiliseden, katı komünist ilkelerin yıkıcı eğilimlerine karşı cephe almasını talep etmek belki biraz cesaret isteyen bir hareket sayılabilir; fakat başka hiçbir oluşum, hatta belki devlet mekanizması bile, bugünkü toplumu tehdit eden bu tehlikeye karşı, ilkelerine uygun çalışan bir Kilisenin yapabileceği kadar tam bir savunmada bulunamayacaktır. Nüfuzunu tam koruduğu ve gerektiği gibi çalıştığı zaman, sadece Kilise, toplumu oluşturan bireylerin kalbine birçok sosyal sınıf tarafından ihmal edilen görev bilinci ve hizmet aşkını aşılayabilir. Zamanımızın sosyal hayatındaki sorunların gerçek çözümünde dayanılacak yegâne temel olan yüksek ahlaki ilkelerin toplumda yer alabilmesi ve tutunması için tek etkili yöntem de budur.”Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Amilkas Alivizatos’un 30 Aralık 1925 günü Atina Üniversitesinde yapılan tören esnasında verdiği nutuktan alınmıştır.
[C.5.] Kilise Kahramanları
Toplumun içinde yepyeni bir inkılap yapan, o zamana kadar kimsenin hayal bile edemediği sosyal yardımları başaran, insanlar arasına sevgi hissini yayan ve kökleştiren ve bütün bunların sonucunda da koca Roma İmparatorluğu’nun temelsiz hayatını canlandıran Kilise; bütün bu işleri başarırken, gördüğümüz gibi sevgiden başka hiçbir silah kullanmamış, zorla hiçbir iş görmemiştir. Bu muazzam işi başaran kişilere bu nedenle “Kilise Kahramanları” diyecek yerde, “Sevgi Kahramanları” demek daha doğru olur.
Esasen “Allah’a sevgi ve düşman da dahil olmak üzere komşuya, yani insana sevgi” Hristiyanlığın ana ilkesini oluşturmaktadır. “Düşmanlarınızı da sevin” (Matta 5:44) diyen Kilise, bu sayede bir sevgi, barış ve esenlik ocağı olmaktadır.
Havariler de İsa tarafından temeli atılan bu sevgi binasını desteklemişler ve Kilise üyelerine bu ana ilkenin elden bırakılmamasını sürekli hatırlatmışlardır. Havari Pavlos, Efesliler’e yazdığı mektubun 5. bölümünün 8-10. ayetlerinde şöyle der: “Bir zamanlar karanlıktınız, ama şimdi Rab’de ışıksınız. Işığın meyvesi her türlü iyilikte, doğrulukta ve gerçektedir. Işığın çocukları gibi yaşayın.” Pavlos, Galatyalılar’a yazdığı mektubun 5. bölümünün 22. ayetinde de şunları tavsiye etmektedir: “Ruh’un meyvesi sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, sadakat, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir.”
1. Yuhanna Mektubunda şunları yazmaktadır:
Allah sevgidir; sevgide yaşayan Allah’ta yaşar, Allah da onda yaşar. Yargı gününde cesaretimiz olsun diye sevgi bizde böylece yetkinliğe ermiş olur; çünkü O nasılsa, biz de bu dünyada öyleyiz. Sevgide korku yoktur; tersine yetkin sevgi korkuyu dışarı atar. Çünkü korku azapla ilgilidir; ve korkan kişi sevgide yetkinleşmemiştir.
Hristiyanlığın ve dolayısıyla Kilisenin kahramanlarına fedakârlık ve gayret aşılayan sevgiyi Havari Pavlos şöyle tarif ediyor:
İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bir bakır ya da çınlayan bir zilden farkım olmaz. Peygamberlikte bulunsam, bütün sırları ve her türlü bilgiyi bilsem ve eğer dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. Eğer bütün malımı sadaka olarak dağıtsam ve eğer bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir faydası yoktur. Sevgi uzun süre sabreder, şefkatle davranır. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolayca öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Haksızlığa sevinmez, ama gerçek olanla sevinir. Her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye sabreder. Sevgi asla son bulmaz.
Kilise kahramanları toplum içinde çalışırken Pavlos’un sevgi hakkındaki ilkelerinden asla ayrılmamışlardır. Ve tarih boyunca sevgi, Kilisenin başlıca ilkesi olarak kalmıştır. Kilise kahramanlarını harekete geçiren güç daima bu sevgidir. Devrin hâkim putperestliğini iflas ettiren yegâne güç, Kilise kahramanlarının dayandıkları sevgi-manevi gücüydü. Pavlos, Koloselilere yazdığı mektubunda şunları belirtiyor:
Öyleyse, Mesih ile birlikte dirildinizse, gökteki şeylerin peşinden gidin; Mesih orada Baba’nın sağında oturmaktadır. Yeryüzündeki şeyleri değil, gökteki şeyleri düşünün. Çünkü öldünüz ve hayatınız Mesih ile birlikte Allah’ta saklıdır. Yaşamınız olan Mesih göründüğü zaman, siz de O’nunla birlikte görkem içinde görüneceksiniz. Öyleyse yeryüzündeki benliğinizin üyelerini; fuhşu, pisliği, tutkuyu, kötü arzuları ve putperestlik olan açgözlülüğü öldürün. Bunlar yüzünden Allah’ın gazabı gelmektedir. Bir zamanlar siz de bunların içinde yaşadığınızda onların arasında yürüdünüz. Ama şimdi öfkeyi, kızgınlığı, kötü niyeti, iftirayı ve ağzınızdan çıkan edepsiz sözleri, hepsini bir kenara atın. Eski kişiliği alışkanlıklarıyla birlikte üzerinizden çıkarıp attığınız ve sizi Yaratan’ın suretine göre bilgiyle yenilenen yeni kişiliği giydiğiniz için birbirinize yalan söylemeyin. Bu yeni durumda Grek ve Yahudi, sünnetli ve sünnetsiz, barbar, İskit, köle ve özgür ayrımı yoktur; fakat Mesih her şeydir ve her şeydedir. Şimdi birbirinize karşı sabırlı olun; eğer birinizin diğerine karşı bir şikâyeti varsa, Rab’bin sizi bağışladığı gibi siz de birbirinizi bağışlayın. Allah’ın kutsal ve sevgili seçilmişleri olarak; merhametli bir yüreği, iyiliği, alçakgönüllülüğü, yumuşak huyluluğu, sabrı ve hepsinin üzerine yetkinliğin bağı olan sevgiyi kuşanın. Mesih’in esenliği yüreklerinizde hakem olsun; siz tek bir beden olarak bu esenliğe çağrıldınız. Her zaman şükredin. Birbirinize mezmurlarla, ilahilerle, ruhani ezgilerle öğretip öğüt vererek, yüreklerinizde Allah’a şükranla terennüm ederek, Mesih’in sözü sizde bütün zenginliği ve bilgeliğiyle yaşasın. Sözle ya da işle, her ne yaparsanız yapın; hepsini Rab İsa’nın adıyla, O’nun aracılığıyla Baba Allah’a şükrederek yapın.
Özellikle Yahudi olmayan milletler arasında çalışarak onları aydınlatan Havari Pavlos, koyu bir putperest çevresi olan Efeslilere hitaben de şöyle diyor:
Sonuç olarak, Rab’de ve O’nun üstün gücüyle güçlenin. İblis’in hilelerine karşı durabilmeniz için Allah’ın bütün silahlarını kuşanın. Çünkü savaşımız kan ve ete [insanlara] karşı değildir; ancak yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın egemenlerine, göksel yerlerdeki kötülüğün ruhani ordularına karşıdır. Bu nedenle, kötü günde dayanabilmeniz ve her şeyi yaptıktan sonra yerinizde sarsılmadan durabilmeniz için Allah’ın bütün silahlarını kuşanın. Böylece; belinizi hakikatle kuşatmış, adalet zırhını giyinmiş ve ayaklarınıza esenlik İncil’inin hazırlığını giymiş olarak yerinizde durun. Bunların hepsinin üzerine, kötü olanın [Şeytan’ın] bütün ateşli oklarını söndürebileceğiniz iman kalkanını ele alın. Kurtuluş miğferini ve Ruh’un kılıcı olan Allah’ın sözünü alın. Her zaman Ruh’ta dua ederek, her türlü dua ve yakarışla uyanık durun; bu yolda tam bir kararlılıkla bütün kutsallar için dua edin. Benim için de dua edin ki, ağzımı her açtığımda bana söz verilsin ve İncil’in sırrını cesaretle bildirebileyim. Zincire vurulmuş bir havari olarak hizmet ettiğim bu müjdeyi, gerektiği gibi cesaretle duyurabilmem için dua edin.
Havariler ve onlardan sonra Kilisenin başına geçen Azizler, hayatlarını Allah’a ve insanlara adamışlardı. Onların vicdanlarında kökleşmiş olan inanca göre; hayat Allah yolunda harcanmalı, insan Allah’a yakınlaşmalı ve hatta O’na ulaşmalıydı. Bu Kilise kahramanlarının bundan başka bir gayesi yoktu; Kilise tarihi bunu bize açıkça kanıtlamaktadır. Bu kahramanlar bu imanla çalışmış, insanlara örnek olmuş, yerlerine hayırlı halefler yetiştirmiş ve çevrelerindekileri kendilerine hayran bırakmışlardır. Dolayısıyla Kilise kahramanları, yaşantılarıyla Hristiyanlığı tebliğ ediyor ve ilan ettikleri hakikatleri bizzat yaşıyorlardı. Onların bu yaşayış tarzını gören günahkârlar, dönemin sefahat düşkünleri ve hatta hakikatten uzaklaşanlar bile imana geliyor ve gerçeğe dönüyorlardı.
Onların şahsi hayatları ve ahlakları, putperestlerin gıpta ile baktıkları bir seviyeye yükselmişti. Örneğin Kilisenin ilk büyük kahramanlarından biri olan Atinalı Aristidis, İmparator Adrianos’a sunduğu o meşhur Müdafaanamesinde, Hristiyanları şöyle anlatıyor:
Onlar, Allah’ı buldular ve O’na iman ettiler. Putperestlerden çok daha fazla hakikate yaklaşmışlardır. Zira onlar tek bir Allah’ı; evrenin Yaratıcısını, her şeyin mucidi olan Allah’ı tanımışlardır... Onlar zina yapmazlar, fuhuşta bulunmazlar, yalan yere tanıklık etmezler, kendilerine emanet edileni inkâr etmezler ve kendilerine ait olmayan şeye göz dikmezler. Babalarına ve annelerine hürmet ederler, komşularına iyilik ederler ve yönetici oldukları zaman adaletle hükmederler... Düşmanlarını ikna ederler ve onlara iyilik yaparlar, lütufkârdırlar... Onlar kendilerini alçaltırlar, alçakgönüllüdürler... Birbirlerine yalan söylemezler, birbirlerini severler... Dullara hor bakmazlar ve yetimleri felaketlerden kurtarırlar...
Aristidis’in çizdiği bu Hristiyan ahlakı tablosu, aslında her Hristiyanın ve özellikle her Kilise kahramanının şahsında vücut bulan bir hakikatti.
Kilise kahramanlarını ve onların karakterini anlayabilmek için bir an o dönemi, yani Hristiyanlığın ilk üç yüzyılını göz önüne getirelim: O zaman ne bugünkü gibi düzenli kiliseler, ne de bugünkü gibi geniş imkânlar vardı. Aksine, her köşe başında bir tehlike, her an bir ölüm korkusu vardı. Fakat buna rağmen Kilise kahramanları, imanlarından aldıkları kuvvetle bütün bu zorlukların üstesinden gelmişlerdir.
Hristiyanlık, o dönemin bütün felsefi ve dini akımlarına karşı muazzam bir mücadele veriyordu. Bir taraftan devletin baskısı, diğer taraftan halkın cehaleti ve batıl inançları ile çarpışıyordu. İşte bu şartlar altında yetişen Kilise kahramanları, hem birer eylem adamı hem de derin birer düşünür idiler. Onlar, hem hayatlarını tehlikeye atarak Müjde’yi yayıyorlar hem de yazdıkları eserlerle Hristiyan imanını sistemleştiriyorlardı.
Bu kahramanlar, sadece vaaz vermekle kalmıyorlardı; onlar aynı zamanda birer şifacı, birer tesellici ve birer yol gösterici idiler. Halkın arasına karışıyor, onların dertlerini dinliyor ve onlara Mesih’in sevgisini bizzat gösteriyorlardı. Bu yüzden halk, onlara büyük bir saygı ve sevgi besliyordu. Birçok putperest, bu kahramanların hayatındaki sadeliği ve fedakârlığı görünce kendi dinlerinin boşluğunu anlıyor ve Hristiyan oluyordu.
Hristiyanlığın ilk dönemlerinde, Kilise kahramanları arasında büyük bir dayanışma vardı. Farklı şehirlerdeki kiliseler birbirleriyle sürekli haberleşiyor, birbirlerine maddi ve manevi destek oluyorlardı. Bir yerdeki zulüm, diğer yerdeki kardeşleri tarafından derin bir üzüntüyle karşılanıyor ve dua ile destekleniyordu. Bu birlik ve beraberlik ruhu, Kilise kahramanlarının en büyük gücüydü.
Bu kahramanlar, ölümü bir son değil, aksine Mesih ile birleşmenin bir kapısı olarak görüyorlardı. Bu yüzden işkenceler ve idam sehpaları onları korkutmuyordu. Onların bu cesareti, cellatlarını bile hayrete düşürüyordu. Şehitlerin kanı, tertemiz bir tohum gibi toprağa düşüyor ve oradan yeni imanlılar fışkırıyordu. Tertullianos’un dediği gibi: “Şehitlerin kanı, Kilise’nin tohumudur.”Tertullianus: Apologeticus 50:13.
Havarilerden sonra gelen ve Apostolik Babalar (Havarisel Babalar) denilen bu ilk kahramanlar, Havarilerin bizzat öğrencisi olmuşlardı. Onların dudaklarından Mesih’in sözlerini dinlemişler, onların ellerinden kutsal sırları almışlardı. Bu yüzden onların tanıklığı çok kuvvetli ve sarsılmazdı. Onlar, aldıkları bu kutsal emaneti hiçbir değişikliğe uğratmadan, kendilerinden sonraki nesillere devretmek için her türlü fedakârlığı yapmışlardır.
[C.5.1.] Aziz İgnatios Teoforos
Kilise kahramanları arasında, imanı uğruna ölümü büyük bir şevkle kucaklayanların en başında Antakya Episkoposu Aziz İgnatios gelir. Kendisine “Teophoros” yani “Allah’ı taşıyan” denilirdi. Rivayete göre, İsa Mesih’in kucağına alıp kutsadığı çocuklardan biriydi. Havari Yuhanna’nın öğrencisi olmuş ve imanın derinliklerini bizzat ondan öğrenmişti.
İgnatios, Antakya kilisesinin ikinci veya üçüncü episkoposuydu. İmparator Trayanos döneminde, Hristiyan olduğu için tutuklandı ve aslanlara atılmak üzere Roma’ya gönderildi. Roma yolculuğu boyunca, geçtiği yerlerdeki kiliseleri ziyaret etti, onlara nasihatlerde bulundu ve yedi tane mektup yazdı. Bu mektuplar, ilk kilisenin inancı ve teşkilatı hakkında en kıymetli belgelerden sayılır.
Onun şehitliğe olan arzusu, yazdığı Romalılara Mektup’ta zirve noktasına ulaşır:
Bırakın vahşi hayvanlara yem olayım, zira Allah’a ulaşmamın yolu budur. Ben Allah’ın buğdayıyım; Mesih’in temiz ekmeği olabilmem için canavarların dişleri arasında öğütülmeliyim. Hayvanları üzerime çekin ki, onlar benim kabrim olsunlar ve vücudumdan hiçbir şey kalmasın... Dünyanın bütün zevkleri ve bu âlemin krallıkları bana hiçbir fayda sağlamaz. Benim için Mesih İsa’da ölmek, dünyanın uçlarına kadar hükmetmekten daha iyidir. Ben, bizim uğrumuza ölen O’nu arıyorum; bizim için dirilen O’nu istiyorum. Doğumum yakındır... Bırakın saf nuru alayım; oraya vardığımda gerçek insan olacağım.
İgnatios, Roma’da Kolezyum’da aslanların önüne atıldığında, dudaklarında hâlâ Mesih’in ismi vardı. Onun bu sarsılmaz imanı, Roma kilisesi üzerinde derin bir etki bıraktı ve birçok kişinin hidayetine vesile oldu.
[C.5.2.] Aziz Polikarpos
İgnatios’un yakın dostu ve Havari Yuhanna’nın diğer bir öğrencisi de İzmir Episkoposu Aziz Polikarpos’tur. Polikarpos, uzun ömrü boyunca İzmir kilisesine önderlik etmiş, Havarilerin talimatını sadakatle korumuş ve sapkın tehdit ettiğinde ise şöyle dedi: “Sen, bir an yanıp sönen ve sonra sönen ateşle beni tehdit ediyorsun. Fakat günahkârlar için hazırlanan ve asla sönmeyen ebedi ateşten haberin yok. Neyi bekliyorsun? Ne yapacaksan yap!”
Polikarpos, odun yığınlarının üzerinde diri diri yakılarak şehit edildi. Fakat ateşin onu yakmadığı, vücudunun fikirlerle mücadele etmiştir.
İhtiyarlık çağında, İmparator Antoninus Pius zamanında başlayan bir zulüm dalgasında tutuklandı. İzmir stadyumuna getirildiğinde, halkın çılgınca bağrışları arasında Vali ona acıyarak: “Yaşına hürmet et, Mesih’e küfret, seni serbest bırakayım” dedi.
Polikarpos’un verdiği cevap, Kilise tarihinin en şanlı sayfalarından biridir:
Seksen altı yıldır O’na hizmet ediyorum ve O bana hiçbir fenalık yapmadı. Şimdi beni kurtaran Kralıma nasıl küfredebilirim?
Vali onu yakmakla ateşin içinde parlayan bir altın gibi durduğu ve oradan hoş bir kokunun yayıldığı rivayet edilir. Sonunda bir cellat tarafından kılıçla öldürüldü. Polikarpos’un şehitliği, İzmir ve civarındaki Hristiyanlar için büyük bir güç kaynağı oldu ve kilisenin temellerini daha da sağlamlaştırdı.
[C.5.3.] Laktantios Ve Apologistler
Kilise kahramanları sadece şehitlerden ibaret değildi. Kalemleriyle savaşan, Hristiyan düşüncesini sistemleştiren ve onu felsefi bir zemine oturtan Apologistler (Savunmacılar) de bu kahramanlar ordusunun ön saflarında yer alıyordu. Bunlardan biri de Laktantios’tur.
Laktantios, Hristiyanlığı seçmeden önce meşhur bir hitabet hocasıydı. İmparator Diocletianus’un sarayında dersler vermişti. Hristiyan olduktan sonra, sahip olduğu bütün ilmi ve hitabet gücünü Mesih’in hizmetine sundu. En meşhur eseri Divinae Institutiones (İlahi Prensipler), putperestliğin saçmalıklarını ve Hristiyanlığın yüceliğini anlatan muazzam bir eserdir.
Ona göre, gerçek bilgelik ve gerçek din birbirinden ayrılamazdı. Putperest filozofların bulmaya çalıştığı hakikat, ancak İsa Mesih’te bulunabilirdi. Laktantios, sadece teorik bilgiler vermiyor, Hristiyan ahlakının pratik hayattaki yansımalarını da vurguluyordu. Özellikle fakirlere yardım, adalet ve sevgi konularındaki yazıları, o dönemin sosyal hayatı üzerinde büyük etkiler bırakmıştır.
Bu dönemin diğer bir kahramanı da Şehit Yustinos’tur. O, hakikati arayan bir gezgin filozoftu. Platonculuktan Stoacılığa kadar bütün felsefe okullarını gezmiş, fakat aradığı huzuru ancak Hristiyanlıkta bulmuştu. İmparatorlara yazdığı savunmalarla, Hristiyanların haksız yere zulüm gördüğünü, onların devletin en sadık ve ahlaklı vatandaşları olduğunu ispat etmeye çalıştı. Sonunda imanı uğruna Roma’da başı kesilerek şehit oldu.
[C.5.4.] Aziz Kipriyanos
Kartaca Episkoposu Aziz Kipriyanos, Kilise birliğinin ve disiplininin en büyük savunucularından biriydi. Varlıklı bir aileden geliyordu ve iyi bir hukuk eğitimi almıştı. Hristiyan olduktan sonra bütün malını fakirlere dağıttı ve kısa sürede episkoposluğa yükseldi.
Kipriyanos’un yaşadığı dönem, kilise için çok çalkantılıydı. Bir taraftan dışarıdan gelen zulümler, diğer taraftan kilise içindeki ayrılıklar ve tartışmalar kiliseyi sarsıyordu. Kipriyanos, “Kilise dışında kurtuluş yoktur” diyerek, müminleri birlik ve beraberliğe çağırdı. Episkoposların birliğini, kilisenin sarsılmaz temeli olarak gördü.
Onun kahramanlığı sadece yazılarında değil, bizzat hayatında da tecelli etti. Kartaca’da baş gösteren büyük bir veba salgınında, putperestler hastalarını sokağa atarken, Kipriyanos ve Hristiyan cemaati hayatlarını tehlikeye atarak hem Hristiyanlara hem de putperestlere baktılar. Bu fedakârlık, halkın Hristiyanlığa bakışını tamamen değiştirdi.
Kipriyanos da sonunda şehitlik mertebesine ulaştı. Mahkemeye çıkarıldığında, kendisine sunulan bütün dünyevi teklifleri reddetti ve büyük bir vakarla idam edilmeyi bekledi. Ölüm hükmü yüzüne okunduğunda sadece: “Allah’a şükürler olsun” dedi. Kendi elleriyle cellada bahşiş verdi ve gözlerini bağlayarak diz çöktü.
[C.6.] Ölümde ve Zulümde Galip
İşte bu ve bunun gibi nice kahramanlar sayesinde Hristiyanlık küçük bir cemaatten muazzam bir medeniyete dönüştü. Onların ektikleri sevgi ve fedakârlık tohumları, yüzyıllar boyunca insanlığın ufkunu aydınlatmaya devam etti.
Dünya üzerinde insanlığı ilahi sevgide birleştirecek olan; milletler ve bireyler için sevgiden başka bir dayanak bırakmayan; milli gayelere, hırslara, hükmetme arzusuna ve çatışmalara son veren Hristiyanlığın bu çabası, şüphesiz Yahudiler tarafından cezalandırılması gereken bir savaş olarak görülmekten başka türlü kabul edilemezdi.
Herkesin bildiği gibi, İsa Mesih’in ölümüyle Yahudiler kinlerini ve adalet anlayışlarını açıkça ispat etmişlerdir. Bu Yahudi düşmanlığını Havari Pavlos’un mektuplarından daha iyi anlarız:
Yahudiler mi? Ben de Yahudi’yim. İsrailliler mi? Ben de İsrailli’yim. İbrahim’in soyundan mıdırlar? Ben de onun soyundanım. Mesih’in hizmetkârları mıdırlar? [Bütün kalbimle söylüyorum] Ben daha fazlasıyım; emek vermekte daha ileri, hapislerde daha çok, dayak yemekte ölçüsüzce, ölümlerle burun buruna pek çok kez... Yahudiler tarafından beş kez, kırktan bir eksik [otuz dokuz] kamçı yedim. Üç kez değnekle dövüldüm; bir kez taşlandım; üç kez deniz kazası geçirdim; bir gece bir gündüzü açık denizde geçirdim. Yolculuklarda sık sık; nehir tehlikelerinde, haydut tehlikelerinde, kendi soyumdan olanlardan gelen tehlikelerde, diğer milletlerden gelen tehlikelerde, şehirde, çölde, denizde ve sahte kardeşler arasında tehlikelerle karşılaştım. Emek verip zahmet çekerek, çok kez uykusuz, aç ve susuz kaldım; çok kez oruç tuttum, soğukta ve çıplaklıkta kaldım. Dışsal şeylerin ötesinde, her gün beni baskı altına alan şey, bütün kiliseler için duyduğum kaygıdır. Kim zayıf olur da ben zayıf hissetmem? Kim günaha düşürülür de ben yanmam? Eğer övünmek gerekirse, zayıflığımla ilgili şeylerle övüneceğim. Ebediyen mübarek olan Rab İsa’nın Babası Allah bilir ki yalan söylemiyorum.
Kilise kahramanlarının maruz kaldıkları zulümler ve işkenceler hakkında Pavlos, İbranilere yazdığı mektupta da şöyle diyor:
İmanla ülkeler fethettiler, doğruluğu uyguladılar, vaatlere kavuştular, aslanların ağızlarını kapadılar, ateşin gücünü söndürdüler, kılıç darbelerinden kurtuldular, zayıfken güçlendiler, savaşta yiğitlik gösterdiler, yabancı orduları bozguna uğrattılar. Kadınlar, ölülerini diriliş yoluyla geri aldılar; bazıları ise daha iyi bir dirilişe ulaşmak için kurtuluşu reddederek işkence çektiler. Başkaları alaylara ve kamçılara, hatta zincirlere ve hapisliğe katlandılar. Taşlandılar, testereyle biçildiler, denendiler, kılıçla doğranarak öldürüldüler. Koyun ve keçi derileri içinde dolaştılar; yoksulluk çektiler, sıkıntı gördüler, aşağılandılar [dünya onlara layık değildi]. Çöllerde, dağlarda, mağaralarda ve yerin kovuklarında avare gezdiler. Bunların hepsi imanları sayesinde övüldükleri halde, vaat edilen asıl şeye henüz kavuşmadılar. Çünkü Allah, biz olmadan onlar yetkinliğe ermesinler diye, bizim hakkımızda daha iyi bir şey hazırlamıştır.
İşte bu kadar büyük bir tanıklar bulutu etrafımızı sarmışken, biz de her türlü ağırlığı ve bizi kolayca kuşatan günahı bir kenara bırakalım; imanı başlatan ve tamamlayan İsa’ya bakarak, önümüze konan yarışı sabırla koşalım. O, önüne konan sevinç uğruna utancı hiçe sayıp çarmıha katlandı ve Allah’ın tahtının sağında oturdu.
Henüz oluşum aşamasında ve tomurcuk halinde bulunan Hristiyan topluluklarını ve kiliselerini dağıtmak amacıyla Yahudilerin uyguladığı zulümler ve tehlikeli müdahaleler çok korkunç ve yıkıcıydı. Daha ilk günden itibaren Yahudiler Hristiyanları sindirmek için faaliyete geçtiler. İçlerine sızdırdıkları sahte Hristiyanlar aracılığıyla kaleyi içeriden fethetmeye çalıştılar. Havari Pavlos, müminleri bu yalancı çobanların elinden kurtarmak için çok uğraştı; mektuplarında kardeşlerini uyarmak için çırpınmaktadır.
Buna dair birkaç mektup parçasını not olarak buraya aktarıyoruz:
Fakat biz ya da gökten bir melek bile, size bildirdiğimiz Müjde’den [İncil’den] başka bir Müjde bildirirse, lanetli olsun! Daha önce dediğimiz gibi şimdi tekrar ediyorum: Eğer bir kimse size kabul ettiğinizden başka bir Müjde bildirirse lanetli olsun! Çünkü ben şimdi insanların onayını mı, yoksa Allah’ın onayını mı arıyorum? Yoksa insanları mı hoşnut etmeye çalışıyorum? Eğer hâlâ insanları hoşnut etmeye çalışsaydım, Mesih’in kulu olamazdım.
Mademki sen bir Yahudi olduğun halde Yahudi gibi değil de diğer milletler gibi yaşıyorsun, o halde diğer milletlerden olanları Yahudileşmeye nasıl zorlarsın? Yahudi olan bizler, insanın Kutsal Yasa’nın [Şeriat] işleriyle değil, ancak Mesih İsa’ya imanla aklandığını [doğru sayıldığını] bildiğimiz için Mesih İsa’ya iman ettik. Öyle ki, Yasa’nın işleriyle değil, Mesih’e imanla doğru sayılsın; çünkü hiçbir insan Yasa’nın işleriyle doğru sayılamayacaktır. Fakat Mesih’te aklanmayı ararken kendimiz de günahkâr bulunduysak, o halde Mesih günahın hizmetkârı mıdır?
Asla! Çünkü eğer yıktığım şeyleri tekrar inşa edersem, suçlu olduğumu göstermiş olurum. Çünkü ben Allah için yaşamak üzere, Yasa aracılığıyla Yasa karşısında öldüm. Mesih ile birlikte çarmıha gerildim; artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor. Şimdi bedende sürdürdüğüm hayatı, beni seven ve benim uğruma kendisini feda eden Allah’ın Oğlu’na olan imanla yaşıyorum.
Ey akılsız Galatyalılar! Gözlerinin önünde İsa Mesih çarmıha gerilmiş olarak tasvir edilen sizleri kim büyüledi? Sizden yalnız şunu öğrenmek istiyorum: Ruh’u, Yasa’nın işlerini yaparak mı, yoksa iman haberini duyarak mı aldınız? Bu kadar akılsız mısınız? Ruh ile başlamışken şimdi bedensel çabalarla mı bitiriyorsunuz? O kadar şeyi boş yere mi çektiniz? [Eğer gerçekten boş yereyse...] Öyleyse size Ruh’u bağışlayan ve aranızda mucizeler yaratan Allah, bunu Yasa’nın işlerini yaptığınız için mi yoksa imanı duyup inandığınız için mi yapıyor? Nitekim İbrahim Allah’a iman etti ve bu ona doğruluk sayıldı. Öyleyse bilin ki, imandan gelenler İbrahim’in gerçek oğullarıdır. Kutsal Kitap, Allah’ın diğer milletleri imanla aklayacağını önceden görerek İbrahim’e: “Bütün milletler sende kutsanacaktır” müjdesini önceden verdi. Böylece imandan gelenler, iman eden İbrahim ile birlikte kutsanırlar. Çünkü Yasa’nın işlerine güvenenlerin hepsi lanet altındadır; zira şöyle yazılmıştır: “Yasa Kitabı’nda yazılı olan her şeyi eksiksiz yerine getirmeyen herkes lanetlidir.” Allah katında hiç kimsenin Yasa ile aklanmadığı açıktır; çünkü “Doğru kişi imanla yaşayacaktır.” Yasa ise imana dayanmaz; aksine “Yasa’nın gereklerini yapan, onlar sayesinde yaşayacaktır” der. İbrahim’e verilen bereket Mesih İsa aracılığıyla milletlere gelsin ve biz de iman yoluyla vaat edilen Ruh’u alalım diye, Mesih bizim uğrumuza lanetlenerek bizi Yasa’nın lanetinden kurtardı; zira şöyle yazılmıştır: “Ağaç üzerine asılan her adam lanetlidir.”
Ey kardeşler, insan hayatından örnek veriyorum: Onaylanmış bir antlaşma, bir insana ait olsa bile, kimse onu iptal edemez veya ona bir şey ekleyemez. Vaatler İbrahim’e ve onun soyuna [zürriyetine] verildi. Birçok kişiden bahsediyormuş gibi “soylara” demiyor, aksine tek bir kişiden bahsediyormuş gibi “senin soyuna” diyor ki, bu da Mesih’tir. Şunu demek istiyorum: Dört yüz otuz yıl sonra gelen Yasa [Şeriat], Allah tarafından daha önce onaylanmış olan antlaşmayı geçersiz kılarak vaadi iptal edemez. Çünkü miras eğer Yasa’ya dayanıyorsa, artık vaat ile verilmiş değildir; fakat Allah mirası İbrahim’e vaat yoluyla bağışlamıştır. O halde Yasa niçin verildi? Vaat edilen “Soy” [Mesih] gelinceye kadar, suçları belirgin kılmak için melekler aracılığıyla bir aracının eliyle eklendi. Aracı sadece bir tarafın temsilcisi değildir; oysa Allah birdir. Öyleyse Yasa, Allah’ın vaatlerine aykırı mıdır? Asla! Çünkü eğer yaşam verebilen bir yasa verilseydi, doğruluk gerçekten o yasayla sağlanırdı. Fakat vaat, İsa Mesih’e iman edenlere verilsin diye, Kutsal Kitap her şeyi günahın tutsağı kıldı.
İman gelmeden önce, gelecekte vahyedilecek olan iman gelene dek Yasa altında hapsedilmiş olarak korunuyorduk. Böylece, imanla doğru sayılalım diye Yasa, Mesih’e kadar bizim eğitmenimiz oldu. Fakat iman geldiği için artık bir eğitmenin denetimi altında değiliz. Çünkü hepiniz iman aracılığıyla Mesih İsa’da Allah’ın çocuklarısınız.
Biliyorsunuz ki, bedensel bir zayıflıktan dolayı size ilk kez Müjde’yi bildirdim. Bedensel durumum sizin için bir sınav olduğu halde beni hor görmediniz, reddetmediniz; aksine beni Allah’ın bir meleği gibi, Mesih İsa’nın kendisi gibi kabul ettiniz. Peki, o zamanki mutluluğunuz nerede? Çünkü sizin hakkınızda tanıklık ederim ki, eğer mümkün olsaydı gözlerinizi oyar bana verirdiniz.
Şunu bilin ki, eğer sünnet olursanız [Yasa’nın bir gereği olarak], Mesih’in size hiçbir faydası olmaz. Sünnet olan her adama, tüm Yasa’nın gereklerini yerine getirmek zorunda olduğunu tekrar beyan ediyorum. Ey Yasa ile doğru sayılmak [aklanmak] isteyen sizler; Mesih’ten ayrıldınız, lütuftan düştünüz.
Yahudiler; Allah’ın kulu olma ayrıcalığını Yahudi olmayanlara bir türlü vermek istemiyorlardı. Bu katı milliyetçilik zamanımızda da sık sık görülmektedir; özellikle Yahudiler bu dini bencilliği bugüne kadar korumuşlardır.
Kısacası kardeşlerim, Rab’de sevinin. Size aynı şeyleri yazmak bana sıkıntı vermez, aksine sizin güvenliğinizi sağlar. O köpeklerden sakının, o kötü işçilerden sakının, o “kesip biçenlerden” [sahte sünnet yanlılarından] sakının. Çünkü gerçek sünnetliler; Allah’ın Ruhu ile ibadet eden, Mesih İsa ile övünen ve bedensel özelliklere güvenmeyen bizleriz. Aslında ben bedene de güvenebilirdim; eğer başka biri bedene güvenebileceğini düşünüyorsa, ben daha fazlasına sahibim: Sekizinci gün sünnet olmuş, İsrail soyundan, Benyamin boyundan, İbranilerin öz İbranisi, Yasa’ya göre bir Ferisi, gayret derseniz kiliseye zulmeden, Yasa’nın öngördüğü doğruluğa göre kusursuz biriydim. Fakat benim için kazanç olan her şeyi Mesih uğruna zarar saydım. Evet, Rabbim Mesih İsa’yı tanımanın yüceliği yanında her şeyi gerçekten zarar sayıyorum. O’nun uğruna her şeyi kaybettim ve Mesih’i kazanmak için hepsini çöp [süprüntü] sayıyorum. Öyle ki, Yasa’dan gelen kendi doğruluğumla değil, Mesih’e iman yoluyla Allah’tan gelen doğrulukla O’nda bulunayım. O’nu tanımayı, dirilişinin gücünü ve acılarına ortak olmayı, O’nun ölümüne benzeyerek ölümden dirilişe bir şekilde erişmeyi istiyorum. Henüz bunlara ulaştığımı ya da yetkinliğe erdiğimi söylemiyorum; fakat Mesih İsa’nın beni yakaladığı [kendisine bağladığı] o hedefe ulaşmak için koşuyorum.
Ey kardeşler, kendimi henüz buna erişmiş saymıyorum; ancak şu bir gerçek ki: Geride kalanları unutarak ve ileride olanlara uzanarak, Mesih İsa’da Allah’ın yüce çağrısının ödülünü almak için hedefe doğru koşuyorum. Öyleyse olgun olan hepimiz bu düşüncede olalım; eğer herhangi bir konuda farklı düşünüyorsanız, Allah bunu da size açıklayacaktır. Ancak şu ana kadar eriştiğimiz seviye neyse, aynı kurala göre yürüyelim.
Ey kardeşler, beni örnek alın ve size örnek olduğumuz gibi yaşayanlara dikkatle bakın. Çünkü size daha önce sık sık söylediğim ve şimdi de ağlayarak tekrarladığım gibi, birçokları Mesih’in çarmıhının düşmanı olarak yaşamaktadır. Onların sonu yıkımdır; ilahları karınlarıdır, gururları utançlarındadır ve sadece bu dünyaya ait şeyleri düşünürler. Oysa bizim vatanımız göklerdedir; oradan Kurtarıcıyı, Rab İsa Mesih’i bekliyoruz. O, her şeyi kendisine boyun eğdirebilecek gücüyle, zayıf bedenlerimizi kendi yüce bedenine benzeyecek şekilde değiştirecektir.
Musa Yasası’nın (Şeriat) kuru ve katı harflerine bağlanmak isteyenlere karşı Havari Pavlos’un söylediği sözleri yukarıda okuduk; fakat dünya hâkimiyetini ele geçirme niyetiyle bir Mesih bekleyen Yahudiler, Havarilerin ortaya attığı bu fikir ve inançları bir türlü benimseyememişlerdi. Yüzyıllardır süregelen Yahudi inanışlarına göre Allah’ın en sevgili kulları ve seçilmiş halkı sadece İsrailoğullarıydı. Bu da demek oluyor ki, yeni duyurulan Müjde’nin (İncil) temel ilkeleri, Yahudi emelleriyle tamamen zıttı.
Hiç kimse sizi kandırıcı sözlerle yanıltmasın diye bunu söylüyorum. Bedenen yanınızda olmasam da, düzeninizi ve Mesih’e olan imanınızdaki sarsılmazlığınızı görerek ruhen sizinle beraber olmanın sevincini yaşıyorum.
Öyleyse Rab Mesih İsa’yı nasıl kabul ettinizse, O’nda köklenmiş ve inşa edilmiş olarak, size öğretildiği gibi imanla güçlenerek ve şükranla taşarak O’nun yolunda yürüyün.
Dikkat edin; Mesih’e değil de insanların geleneklerine ve dünyanın temel ilkelerine dayanan felsefeyle, boş ve aldatıcı sözlerle kimse sizi ele geçirmesin [yağmalamasın]. Çünkü ilahiliğin bütün doluluğu bedenen Mesih’te bulunur. Her türlü yönetim ve gücün başı O’dur ve siz de O’nda doluluğa ulaştınız. Bedensel günahlı doğanızdan soyunarak, insan eliyle değil Mesih aracılığıyla gerçekleştirilen sünnetle O’nda sünnet edildiniz. Vaftizde O’nunla birlikte gömüldünüz ve O’nu ölümden dirilten Allah’ın gücüne iman ederek O’nunla birlikte dirildiniz. Sizler suçlarınız ve günahlı doğanızın sünnetsizliği nedeniyle ölüyken, Allah bütün suçlarımızı bağışlayarak sizi Mesih ile birlikte diriltti. Kurallarıyla bize karşı olan ve aleyhimize işleyen borç senedini silip çarmıha çivileyerek ortadan kaldırdı. Yönetimleri ve güçleri [karanlık ruhani yetkileri] silahsızlandırarak çarmıhta onlara galip geldi ve onları açıkça teşhir etti.
Bu nedenle hiç kimse yiyecek, içecek, bayram, yeni ay ya da Şabat [Sept] günü konusunda sizi yargılamasın. Bunlar gelecek olan şeylerin gölgesidir; asıl gerçek [beden] ise Mesih’e aittir. Sözde alçakgönüllülük ederek meleklere ibadet eden, gördüğü hayallerin peşinden giden, bedensel aklıyla boş yere gururlanan ve “Baş”a [Mesih’e] bağlı kalmayan kimse sizi ödülünüzden mahrum etmesin. Bütün beden, eklemler ve bağlar aracılığıyla o Baş’tan beslenip birleşerek Allah’ın sağladığı büyümeyle büyür. Eğer Mesih ile birlikte dünyanın temel ilkeleri karşısında öldünüzse, neden hâlâ bu dünyada yaşıyormuş gibi; “Şunu tutma, şunu tatma, şuna dokunma” gibi kurallara boyun eğiyorsunuz? Bunların hepsi kullanıldıkça yok olup gidecek olan şeylerdir ve insanların emirlerine, öğretilerine dayanır. Gerçi bunlar, uydurma dindarlık ve sözde alçakgönüllülük içinde...
Havari Pavlos, arkadaşlarına yeni ilkelerini kavratmaya çalışırken şöyle diyor:
Fakat iman gelmeden önce, vahyedilecek olan iman için kapatılmış olarak Yasa altında muhafaza olunuyorduk. Şöyle ki, imanla doğru sayılalım diye Yasa, Mesih gelene kadar bizim eğitmenimiz oldu. Fakat iman geldiğinden beri artık bir eğitmenin denetimi altında değiliz. Çünkü hepiniz iman aracılığıyla Mesih İsa’da Allah’ın çocuklarısınız.
Sözde alçakgönüllülükte ve bedene yapılan eziyette bunların bir bilgelik görünüşü vardır; fakat bedensel arzuların doyurulmasına karşı hiçbir değerleri yoktur.
Ben Makedonya’ya giderken; farklı öğretiler öğretmemelerini, imana dayalı Allah’ın planını idare etmekten ziyade tartışmalara sebep olan masallara ve sonu gelmez soyağaçlarına kulak asmamalarını bazılarına tembih edesin diye seni Efes’te kalmaya teşvik ettiğim gibi, şimdi de ediyorum. Fakat bu tembihin amacı; temiz bir yürekten, iyi bir vicdandan ve içten bir imandan doğan sevgidir. Bazıları bunlardan saparak, ne söylediklerini ne de iddia ettikleri şeyleri anlamadıkları halde, Yasa öğretmeni olmak isteyerek boş sözlere daldılar. Fakat Yasa’nın doğru kişi için değil; ancak asiler, düzensizler, saygısızlar, günahkârlar, kutsal olmayanlar ve murdarlar, anne ve baba katilleri, katiller, zina yapanlar, eşcinseller, insan hırsızları, yalancılar, yalan yere yemin edenler ve sağlam öğretiye aykırı başka ne varsa onun için konulduğunu bilerek, eğer bir kimse onu amacına uygun kullanırsa Yasa’nın iyi olduğunu biliriz. Bana emanet edilen mübarek Allah’ın’nın yüce Müjdesi’ne [İncil] göre durum böyledir.
Eğer bir kimse farklı bir öğreti sunarsa ve sağlam sözlere, Rabbimiz İsa Mesih’in sözlerine ve Allah yoluna uygun öğretiye razı olmazsa, hiçbir şey bilmeyerek kibirlenmiştir; ancak tartışmalar ve kelime kavgaları nedeniyle hastalıklı bir haldedir. Kıskançlık, çekişme, iftiralar, kötü niyetli kuşkular, zihni bozulmuş ve hakikatten mahrum kalmış adamların dindarlığı bir kazanç yolu sanıp sürtüşmeleri bunlardan kaynaklanır. Fakat elindekiyle yetinmek ve dindarlık büyük bir kazançtır. Çünkü dünyaya bir şey getirmedik, ondan bir şey götüremeyeceğimiz de açıktır. Ancak yiyeceğimiz ve giyeceğimiz oldukça bunlarla yetineceğiz. Fakat zengin olmak isteyenler; sınanmaya, tuzağa ve insanları mahva ve yıkıma sürükleyen pek çok anlamsız ve zararlı arzuya düşerler...
Çünkü Mesih’te vaftiz olanlarınızın hepsi Mesih’i kuşandınız. Artık ne Yahudi ne Grek [Yunanlı], ne köle ne özgür, ne de erkek ve dişi ayrımı vardır; çünkü Mesih İsa’da hepiniz birsiniz. Ve eğer Mesih’e aitseniz, o halde İbrahim’in soyu ve vaat uyarınca mirasçılarsınız.
Gerici ve muhafazakâr Yahudilerin havarileri hiçbir zaman rahat bırakmadıklarını, Pavlos’un Timoteos’a yazdığı mektubun şu kısmından da anlıyoruz:
Fakat kavgalar doğurduğunu bilerek akılsızca ve cahilce tartışmaları reddet. Rab’bin kuluna kavga yakışmaz; aksine herkese karşı nazik, öğretmeye yetenekli, tahammüllü ve karşı duranları yumuşaklıkla yola getirici olmalıdır. Belki Allah, hakikati bilmeleri için onlara tövbe lütfeder ve İblis tarafından esir edilmişken onun tuzağından kurtulup Allah’ın iradesine dönerler.
Pavlos, genç Havari Titus’a da şunları yazmaktadır:
Çünkü kuralsız, boşboğaz ve aldatıcı birçok kimse vardır; özellikle de sünnet yanlıları arasından... Onların ağzını kapatmak gerekir; bunlar haksız kazanç uğruna, öğretilmemesi gereken şeyleri öğreterek bütün evleri yıkarlar. Onlardan biri, kendi peygamberleri olan birisi şöyle demiştir: ‘Giritliler her zaman yalancı, kötü canavarlar ve tembel oburlardır.’ Bu tanıklık doğrudur. Bu nedenle, Yahudi masallarına ve hakikatten sapan adamların buyruklarına kulak vermeyerek imanda sağlam kalmaları için onları sert bir dille uyar. Temiz olanlara her şey temizdir; fakat kirlenmiş olanlara ve imansızlara hiçbir şey temiz değildir. Onların hem zihinleri hem de vicdanları bozulmuştur. Allah’ı tanıdıklarını iddia ederler; fakat işleriyle O’nu inkâr ederler. İğrenç, söz dinlemez ve her iyi iş için yetersizdirler.
İsa’nın olacakları önceden görmemesi mümkün değildi. Bu sebeple müritlerini önceden uyarmıştı:
Sizleri havraların, yöneticilerin ve yetkililerin önüne çıkardıkları zaman; nasıl savunma yapacağınız ya da ne söyleyeceğiniz konusunda kaygı çekmeyin. Çünkü Kutsal Ruh o anda ne söylemeniz gerektiğini size öğretecektir. Size diyorum ki: Kim beni insanların önünde açıkça tanırsa, İnsanoğlu da onu Allah’ın melekleri önünde tanıyacaktır.
Ulus ulusa, krallık krallığa karşı kalkacak. Büyük depremler, yer yer kıtlıklar ve salgın hastalıklar olacak; gökyüzünde korkunç olaylar ve büyük belirtiler görülecek. Fakat bütün bunlardan önce, benim ismim yüzünden size el atacaklar ve size zulmedecekler. Sizi havralara ve zindanlara teslim edecekler; kralların ve valilerin önüne çıkarılacaksınız. Bu durum, Müjde’ye tanıklık etmeniz için bir fırsat olacaktır. Bu yüzden vereceğiniz cevabı önceden düşünmemeyi yüreğinize koyun; çünkü ben size öyle bir ağız ve bilgelik vereceğim ki, hiçbir düşmanınız buna karşı koyamayacak ve itiraz edemeyecek. Hatta anne, baba, kardeş, akraba ve dostlarınız tarafından bile ele verileceksiniz; sizlerden bazılarını öldürecekler. Benim ismimden dolayı herkes sizden nefret edecek. Ancak başınızdan bir kıl bile yok olmayacaktır. Sabrınızla canlarınızı kazanacaksınız.
Sadece yeryüzünü değil, gökyüzünü de kendi tekellerine almak isteyen Yahudi milletinin zihni; İsa’nın bütün insanlığı kucaklayan ilkelerini nasıl kavrayabilsin ki? Bu sebeple havarilere karşı içeriden ve dışarıdan mücadeleye başladılar ve bu konuda azimle, durmadan uğraştılar.
[C.6.1.] Zulüm Dalgaları
Bu şekilde Hristiyanlığa karşı içeriden ve dışarıdan kovalamaca, baskı ve zulüm bütün şiddetiyle başlamıştı. İlk baskı dönemi M.S. 36’da başladı ve 63 yılına kadar tam 21 yıl sürdü. Bundan sonra Hristiyanlığa karşı başlayan korkunç zulüm ve baskı dönemleri tarihçiler tarafından on iki devreye ayrılmıştır:
- Neron’un Hristiyanlara karşı uyguladığı işkenceler birinci zulüm devresini oluşturur. Bu devre dört yıl sürdü; Fransa ve Afrika’ya, özellikle de Mısır’a yayıldı.
- İkinci baskı ve zulmü uygulayan Domitianus olmuştur. Bu devre bir yıl sürmüş ve en büyük şiddetini Anadolu’da göstermiştir.
- Üçüncü zulüm devresinin başında Traianus bulunmuştur. Bu zalim tam on altı yıl boyunca Hristiyanlara zulmetmiş; İtalya, Suriye, Afrika, Karadeniz ve Marmara bölgelerinde yaşayan Hristiyanları ortadan kaldırmak istemiştir.
- Dördüncü kovalamaca ve zulüm devresi Hadrianus zamanında yapılmış ve on üç yıl sürmüştür. Bu zulüm İtalya, Anadolu, Yunanistan ve Filistin’de gerçekleşmiştir. Bu sırada Filistin Yahudileri isyan etmiş oldukları için, kışkırtıcı olarak Hristiyanlar suçlanmış ve bu yüzden en ağır işkencelere maruz bırakılmışlardır.
- Beşinci kovalamaca ve zulüm devresi Marcus Aurelius dönemine aittir. İtalya, Fransa, Afrika, Suriye, Anadolu ve Roma hakimiyeti altındaki her yerde Hristiyanlar en korkunç işkencelerle katledilmişlerdir.
- Altıncı devre Septimius Severus zamanına rastlar ve tam dokuz yıl sürmüştür.
- Yedinci zulüm devresi Maximinus zamanına, yani 235 ile 238 yılları arasına düşer. Bu devrede özellikle Orta Anadolu ve Karadeniz’de Hristiyanlara karşı zulüm yapılmıştır.
- Sekizinci devre Decius zamanına isabet eder.
- Dokuzuncu devre Valerianus zamanında, yani 257 ile 261 yılları arasında uygulanmıştır.
- Onuncu zulüm devresi Aurelianus dönemine;
- On birinci zulüm devresi Diocletianus ve Maximianus zamanına, yani 286 ile 311 yılları arasına düşer. Bu baskı devresi bütün devrelerin en korkuncu ve en şiddetlisi olarak tarif edilmektedir. Sadece bir ay içinde Roma İmparatoru’nun emriyle 17.000 Hristiyan katledilmiştir. Mısır’da on yıl içinde 144.000 Hristiyan kılıçtan geçirilmiştir. Birçok kişi de çöllere sürgün edilmiştir.
- On ikinci zulüm ve kovalamaca devresi Julianus’un saltanatı sırasında, yani 361 ile 363 yılları arasında meydana gelmiştir. Bu baskı ve zulüm dönemlerinden sonra Hristiyanlara karşı takip ve baskılar tamamen durmuş değildir.
Ve bütün bunlardan önce size el atacaklar ve sizi kovalayacaklar; havralara ve zindanlara teslim edecekler. Kralların ve valilerin önüne çıkarıp size eziyet edecekler. Bu durum, tanıklık etmeniz için bir fırsat olacaktır... ve ismim yüzünden herkesten nefret göreceksiniz.
[C.6.2.] Sapkınlıklar
Kilise sadece Roma İmparatorluğu ve Yahudilerden zulüm görmemiştir. Kilisenin içinden çıkan ayrılıkçılar (Rafaziler/Sapkınlar) da Kiliseye pek çok kötülük etmiş, Kiliseyi zor duruma düşürmüş ve birçok insanı doğru yoldan saptırmıştır.
Tarihin çeşitli dönemlerinde Orta Anadolu’da Ortodoks Kiliselerinin bünyesinden çıkan başlıca ayrılıkçı gruplar şunlardır:
- Simoncular
- Ebiyonitler,
- Nikola taraftarları
- Karpokratiancılar
- Gnostikler
- Valentiniancılar
- Montanistler
- Maniheistler
- Sabelliancılar
- Aryanistler
- Makedonyosçular
- Pelagiancılar
- Nasturiler
- Eftihisciler
- Papalık yanlıları
- Protestanlar ve bunlardan doğan diğer küçük gruplar
- Son zamanlarda ortaya çıkan Şabatçılar (Cumartesiciler) ve Binciler (Milenyumcular) vb.
Şabatçılar, yani Cumartesi gününü kutsal tatil günü olarak sürdürmekte ısrar edenler ile “Binciler” adıyla bilinen “Yahve’nin Aşıkları”, insanları Yahudiliğe döndürmek isteyen gizli teşkilatlardır. Hatta bu yeni mezheplerin el altından Yahudiler tarafından desteklendiğini ve onların bir hilesi olduğunu iddia edenler çoktur.
Yahudiler, Hristiyanlığa karşı açtıkları mücadelelerini bugün bile sürdürmektedirler. Bu konuda birçok eser yazılmıştır. Masonluk aracılığıyla ülkemizde de entrikalar çevirdiklerini belgeler yayınlayarak iddia edenler çok olmuştur. Bu konu üzerinde durmak, bu eserimizin kapsamı dışındadır.
Bununla birlikte, Yahudilerin Roma İmparatorluğu devrinde sarayı ele geçirdiklerini ve Hristiyanlara karşı cephe aldıklarını biliyoruz. Joseph Holzner, “Pavlos” adlı meşhur eserinin 21. bölümünden aldığımız şu bilgileri aktarmaktadır:
Pavlos, Roma Yahudi dünyasının çok güçlü olduğunu ve nüfuzunun saraya kadar ulaştığını biliyordu. Neron’un çok beğendiği saray başaktörü Alitirus, imparatora ders verirdi. Neron’un gözdelerinden Poppea Sabina da Yahudi asıllıydı. Yahudiler bu kadın aracılığıyla Pavlos’u mahvedebilirlerdi.
Yahudiler diplomatik davranarak önce Pavlos’a İsa hakkındaki fikrini sordular... Pavlos onlara Yeşaya’nın peygamberliklerinden bahsetti... Bazıları iman ederek Hristiyan oldu; fakat bir kısmı Pavlos’a karşı amansız birer düşman kesildi. Yahudilerin bu tutumu, sayıları az olan Yahudi asıllı Hristiyanlar üzerinde kötü etki yarattı...
Hristiyanlar arasında bulunan Antonius Musas adındaki bir hekimin İmparatoru kurtarması, Hristiyanlık aleyhindeki entrikaların etkisini hafifletti. Bu zat Roma’daki ilk Hristiyan hekimdir. O dönemde Kilise, İsa’yı örnek alarak hekimlik mesleğini din adamlığı kadar kutsal sayıyordu. Hekimler de bu işi ücretsiz yapıyorlardı.
Bütün bunların sonucunda Pavlos’un Roma’daki ilk hapislik dönemi çok iyi sonuçlar verdi. Hristiyanlık Roma ordusunun içine sızmıştı. Onlar aracılığıyla Avrupa’nın çeşitli bölgelerine yayılmıştır.
Hristiyanlığa karşı yapılan zulüm ve baskılarda Yahudilerin büyük rol oynamış oldukları, tarihsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir.
[D.] İslamiyet’e Göre İsa Ve İncil
[D.1.] Kur’anı Kerime Göre Kutsal Kitaplar
Onlara, “Allah’ın gönderdiğine iman edin” denildiğinde, “Biz sadece bize gönderilene iman ederiz” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki bu gönderilen Kitap [Kur’an], onların ellerindekini doğrulayan gerçektir.”
Ey Muhammed, onlara de ki: Eğer size gönderilen Tevrat’a gerçekten inanıyorsanız, o halde neden Allah’ın peygamberlerini öldürüyorsunuz?
Allah... O Allah’tır ki, O’ndan başka tapılacak yoktur. Ezelî ve ebedî hayat sahibi O’dur. Sana Kitabı [Kur’an’ı] gerçekle, daha önceki kitapları doğrulamak üzere O gönderdi. İnsanların hidayeti [doğru yolu bulması] için Tevrat’ı ve İncil’i de daha önce gönderdi.
Kitap Ehli içinde... Hiçbir insana yakışmayacak bir şey varsa, o da Allah’ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra insanlara: “Allah’ı bırakın da bana kul olun” demesidir. Aksine, böyle bir insan onlara ancak “Kitabı öğrendiğiniz ve okuduğunuz üzere Allah’a kul olun” der.
Allah’ın daha evvel gönderdiği Kitaba inanın. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmayarak kâfir olanlar, sapıklığın en derinine, doğru yoldan en uzağa düşerler.
Onlardan ilimde derinleşmiş olanlarla müminler, sana gönderilene ve senden önce gönderilene inanırlar; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve ahiret gününe iman ederler; bunlara büyük ödül vereceğiz.
Ey Kitap Ehli, Tevrat ile İncil’i... İman edenlerle Yahudilerden, Sâbiîlerden ve Hristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp iyi işler yapanlar için ne bir korku vardır ne de onlar üzüleceklerdir.
Bizden önce iki topluluğa [Yahudilere ve Hristiyanlara] kitap gönderildi; biz onların okuduklarından bir şey anlamıyorduk (demeyesiniz diye bu Kur’an indirildi).
Kur’an, kendisinden önce gelen kitapları doğrular ve kitabın bütün hükümlerini açıklar. Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur ve tüm âlemlerin Rabbi tarafındandır.
Peygamberlerin kıssalarında, akıl sahipleri için dersler vardır. Bu [Kur’an], uydurulabilecek bir söz değildir; aksine daha önce gönderilen sözü doğrular. Her şeyi apaçık beyan eder.
Yukarıda sıraladığımız Kur’an ayetlerinden açıkça anlaşılacağı üzere Kur’an; Tevrat ve İncil’i inkâr etmek bir yana, tam tersine onların kutsal kitaplar olduklarını onaylamakta ve pekiştirmektedir. Yukarıdaki ayetlerden başka bir sonuç çıkarılması mümkün değildir.
Kur’an, Kitap Ehli’ne (Hristiyan ve Yahudilere) seçkin bir yer verdiği için, Hz. Muhammed’den itibaren bütün İslam büyükleri ve Müslüman devletler, idareleri altına giren Kitap Ehli’ne tam bir inanç hürriyeti tanımışlardır.
Yukarıda sıraladığımız ayetlere rağmen, bazı İslam âlimlerinin kutsal kitapların tahrif edildiğine (değiştirildiğine) dair ileri sürdükleri iddialar kendiliğinden çürümektedir.
Hz. Ali’nin meşhur ilkesine göre: “Akıl dindir ve din akıldır. Eğer akıl dairesinden uzaklaşılırsa, o artık din değildir” (10/24 ve 12/111).
Kur’an ayetlerinin “düşünen insanlar için apaçık olması” gerekirken, ömrünün 25 yılını Kur’an’ın tercüme ve tefsirine adamış olan Sayın Ömer Rıza (Doğrul), eserinin önsözünde şunları belirtmektedir: “Kur’an tercüme edilemez. En eski İslam âlimleri bu görüşteydiler, ben de aynı fikirdeyim. Bu yüzden Kur’an’ı tercüme etmeyi başardığımı iddia etmiyorum; sadece anlamlarını aktarmaya çalıştım. Bunda başarılı olduysam kendimi mutlu sayarım.”Ömer Rıza: Tanrı Buyruğu, İstanbul 1934, s. 111.
Düşünen insanlar için “apaçık” olan Kur’an hakkında sayın üstadın bu iddiasını anlamakta zorlandığımı itiraf etmek zorundayım. Bizce İslam âlimlerine düşen en önemli görev; Kur’an’ın indiriliş süreçleri hakkındaki “Yirmi beş yıl”, “parça parça”, “Ramazan ayında”, “Bir günde”, “Bir gecede” gibi çelişkili ifadeleri ve rivayetleri aydınlatmaktır.
Bunların yanı sıra, kendilerini İslam dünyasında çok dindar görüp kurtuluşu sadece Araplarda ve Arapçada arayanları hayretle karşılıyoruz. Zira, “Allah her millete kendi dilinde peygamber gönderirse”, Türklerin peygamberi ve kutsal kitabı neden Arapça bir Kur’an olmalıydı?
[D.2.] Kutsal Kitapların Tahrifi Meselesi
İslam inancına (Âmentü) göre Allah’ın kitaplarına inanmayanlar Müslüman sayılmadığı halde, Tevrat ve İncil’in tahrif edildiğini söyleyenler çoktur. Bu kişiler iddialarını kanıtlamak için Kur’an’ın Bakara Suresi, 2/75. ayeti ile Mâide Suresi, 5/44-48. ayetlerini ileri sürerler. Oysa söz konusu ayetler dikkatle incelendiğinde, gerçeğin hiç de öyle olmadığı görülür. Bu nedenle bu ayetleri buraya aktaralım:
Ey Peygamber ve Müminler, siz onların [Yahudilerin] size inanmalarını mı bekliyorsunuz? Onların içinde öyle bir grup vardır ki, Allah’ın kelamını dinlerler ve onu anladıktan sonra bile bile değiştirirler [tahrif ederler].
Bilinen dil kurallarına, cümlenin yapısına ve kelimelerin normal kullanımına göre bu ayetin anlamı şudur: “Siz ey peygamber ve müminler; Yahudilerin içinde sözünüzü dinleyen, anlayan ancak anladıktan sonra isteyerek saptıran küçük bir grup vardır; bu grubun size inanmasını ummayın.”
Buradaki “güruh” kelimesiyle, önemi çok büyük olmayan küçük bir zümre kastedilmektedir. “Anlamak” ve “tahrif etmek” eylemleri, söylenen sözlerin manasına yöneliktir. Ayetin soru şeklinde olması, uyarı ve sakındırma amacı taşır. Peygamber ve müminlere hitap edilmesi ise, her ikisinin de bölücülerden ve saptırıcılardan korunmasını sağlamak içindir.
Kutsal kitaplar hakkında Kur’an’da hâkim olan genel eğilim göz önüne alındığında, söz konusu ayetin yorumu şöyle olmalıdır:
Her peygamber döneminde, ona tam bir imanla inananların yanında, peygamberin sözlerine hiç kulak asmayıp kendi yolunda gidenler olabileceği gibi; dinî kaygılar, çıkarlar veya korkular nedeniyle riyakârca davrananlar da bulunabilir. İşte ahlaken zayıf olan bu ikinci tür grubun -ki sonraki ayette açıkça Tevrat’tan bahsedilmektedir, Yahudilerden oluşan bu grubun kötülüklerinden sakınılmalı ve hileyle iman edecekleri umuduna kapılınmamalıdır.
Sonraki ayet bu durumu gayet açık ve kesin bir dille açıklayıp onayladığı halde, bakınız yorumcu bunu nasıl yorumluyor:
“Kur’an; Yahudileri ve Hristiyanları, kitaplarını orijinal saflığıyla korumamakla suçlar. Bu kitapların tahrif edildiği bugün kesin bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Batılı eleştirmenler uzun araştırmalardan sonra, Kur’an’ın yüzyıllar önce ilan ettiği bu gerçeği aynen kabul etmektedirler.”Ömer Rıza: Tanrı Buyruğu, s. 23, not 1 ve 2.
Oysa bu ayette Tevrat ve İncil’in metin olarak tahrif edildiğine dair açık bir ifade bir yana, bir ima bile yoktur.
Aynı surenin 76. ayeti şöyle der: “Bunlar iman edenlerle karşılaştıklarında ‘Biz de iman ettik’ derler. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında ise, ‘Allah’ın size Tevrat’ta göstermiş olduğu gerçekleri, Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullanmaları için mi onlara anlatıyorsunuz? Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?’ derler.”
Bu ayetin manası da açıktır: Kur’an’da Tevrat’ı doğrulayan kısımların, günün birinde Yahudiler aleyhine delil olarak kullanılabileceği belirtilmektedir. Daha açık bir ifadeyle; önceki ayette işaret edildiği gibi, bu grup sadece anladıklarını saptırmakla kalmaz, düşük ahlaklarının gereği olarak müminlerle beraberken “biz de inandık” derler. Ancak yalnız kaldıklarında —zaten imanları sahte ve bir çıkar odaklı olduğundan— Allah’ın Tevrat’ta bildirdiği gerçekleri saptırarak anlattıkları için, bu yaptıklarının ilahi huzurda aleyhlerine delil olacağından endişe duyarlar.
Sonraki ayette bu endişelerin haklı olduğu ve Allah’ın her şeyi bildiği açıkça söylendiği halde, üstat mütercim (tercüman) bunu şu şekilde yorumluyor:
“Yahudilerin bazıları, Hz. Muhammed’in peygamberliği hakkında Tevrat’ta gördükleri müjdeleri Müslümanlara anlatırlardı; diğer Yahudiler ise onlara kızar ve sitem ederlerdi.”Ömer Rıza: Tanrı Buyruğu, s. 23, not 1 ve 2.
Bakara Suresi 2/77. ayet şöyle der: “Bilmiyorlar mı ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da. Onların arasında bir de ümmîler [okuma yazması olmayanlar] vardır ki Kitabı [Tevrat’ı] bilmezler.”
Burada denilmek istenen şudur: Yahudiler bu endişelerini gizlemeye çalışsalar da boşunadır; çünkü Allah her şeyi bilir. Ayrıca aralarında Tevrat’ın gerçeklerinden habersiz, sadece bir sürü yalan ve uydurmadan ibaret zanna dayalı inançlara kapılmış kimseler de vardır.
Yani bu ayette de Tevrat ve İncil’in tahrif edilmesi asla söz konusu değildir.
Aynı konuda Mâide Suresi 41. ayet şöyle der: “Ey Peygamber; ağızlarıyla ‘inandık’ dedikleri halde kalpleriyle inanmayarak kâfirlik yarışına girenler, Yahudiler içinden yalanlara kulak verenler ve sana gelmeyen bir topluluğu dinleyenler yüzünden üzülme. Bunlar, kelimelerin yerlerini ve anlamlarını bildikleri halde onları değiştirirler ve ‘Size şu verilirse kabul edin, verilmezse sakının’ derler. Allah kimin sapmasını isterse, senin onun için Allah katında yapabileceğin bir şey yoktur. Bunlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada rezil oldular, ahirette de büyük bir azaba uğrayacaklar.”
Bu ayet iki kısma ayrılabilir: İlkinde; inanıyor gibi görünüp aslında kâfirlik yolunda gidenlerin, yalanlara kulak asanların ve art niyetli kişilerin sözlerin manasını bilerek değiştirmelerinden dolayı üzülen Peygamber’e, bu duruma canını sıkmaması tavsiye edilmektedir.
İkincisinde ise; Allah’ın bu tür insanların kalplerini temizlemek istemediği, dünyada perişan oldukları gibi ahirette de cezalandırılacakları ve Allah’ın hükmüne karşı kimsenin gücünün yetmeyeceği eklenmektedir.
Şu halde incelenen bu ayetten başka bir anlam çıkarmaya ve Tevrat ile İncil’in tahrif edildiği iddiasını buna dayandırmaya gerek yoktur.
Aynı surenin 43. ayetini de buraya aktarıyoruz: “Tevrat yanlarında olduğu ve içinde Allah’ın hükmü bulunduğu halde, nasıl olur da seni hakem yapıyorlar? [Sen doğruyu söylesen bile] Sonra da arkalarını dönerler. Çünkü bunlar gerçek mümin değillerdir.”
Bu ayetin anlamı şudur: Gerçekten de, mademki Yahudilerin elinde Allah’ın hükmünü içeren bir kitap (Tevrat) vardır, o halde senin hükmüne başvurmamaları gerekir. Başvuranlar da muhtemelen bir çıkar peşindedirler. Kendi kitaplarını bırakıp sana başvuranlar gerçek mümin değildirler; bu yüzden onlara doğruyu söylesen bile yüz çevirmeleri doğaldır.
Üstat Ömer Rıza bu ayeti şöyle yorumluyor: “Yahudiler, Yahudi hukukunun (Şeriat-ı Museviye) sertliğinden kaçmak için İslam hukukuyla yargılanmak isterlerdi. Onların bu hareketi, kendi inançlarına aykırıydı.”
Yine aynı surenin 44. ayetini alalım: “İçinde hidayet ve aydınlık olan Tevrat’ı biz indirdik. Kendilerini Allah’a teslim eden peygamberler, Yahudiler arasındaki davalarda onunla hükmederlerdi. Din bilginleri [ulema] ve mürşitler de öyle yaparlardı. Çünkü onlar Allah’ın kitabını korumakla görevliydiler ve hepsi kitabın hak olduğuna şahitti. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi küçük çıkarlar karşılığında feda etmeyin. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
Bu ayette, eldeki Tevrat’ın Allah’ın kitabı olduğu kesinlikle söylenmekte; peygamberlerin ve din bilginlerinin bu kitabı korumakla görevli oldukları açıkça belirtilmektedir. Hatta Yahudilerle ilgili davalarda bu kitapla hükmedilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Bu eserin ilk sayfalarında anlattığımız gibi; Allah’ın emriyle kutsal kitapları korumakla görevlendirilmiş din büyüklerinin, bu kitapları değiştirmeye veya bozmaya kalkışmaları için hiçbir sebep yoktur.
Aynı şekilde, o dinin mensuplarının da temel inançlarının bu şekilde değiştirilmesine tahammül etmeleri mümkün değildir. Çünkü Musevîler bir Mesih beklemektedirler ve peygamberlik kurumunun başlangıcından itibaren Tevrat’ı okuyarak, dinleyerek ve kopyalarına sahip çıkarak onu nesilden nesile korumuşlardır. İncil’de ise, melekler bile gelse ve mevcut hükümlerden farklı bir şey söylese onlara inanmamaları Hristiyanlara emredilmiştir.
Gerek Hz. Muhammed döneminde gerekse günümüze kadar geçen sürede Yahudilik ve Hristiyanlık içinde bazı görüş ayrılıkları yaşanmış olsa da, bunların hiçbiri kutsal kitapların metninin değiştirilmesi meselesinden kaynaklanmamıştır. Dolayısıyla Kur’an’a dayanarak kutsal kitapların tahrif edildiği iddia edilemez. Aksine Kur’an; Tevrat ve İncil’in Allah tarafından gönderildiğini, korunması için ilahi tedbirler alındığını ve müminler arasındaki anlaşmazlıklarda uygulanması gereken birer hukuk kaynağı olduğunu kabul eder.
Kutsal kitapların hem “sahte” hem de “gerçek” olduğu aynı anda iddia edilemez. Aynı surenin 48. ayetinde belirtildiği üzere, bu kitaplara gözcülük etme görevi Kitap Ehli’ne verilmiştir.
Şimdi sayın mütercim ve müfessirin yukarıdaki ayetleri nasıl yorumladığını görelim. Ömer Rıza şöyle der: “Bu surenin 44-46. ayetleri, Tevrat ve İncil’in ilahi vahiy olduğunu, ışık ve hidayet içerdiğini anlatır; her Müslüman buna inanır. Hristiyan eleştirmenler bu ayetleri kullanarak Tevrat ve İncil’in her türlü tahriften korunduğunu ispat etmek isterler. Yanılıyorlar. Bu kitaplar hakkında birçok açıklama vardır ancak 48. ayetin gösterdiği durumu da dikkate almak lazımdır.” (Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, s. 166, not 1)
Görülüyor ki müfessir (yorumcu), bu ayetin tefsirinde konuyu demagojiye boğuyor ve Hristiyan eleştirmenlerin bu ayetleri bir kanıt olarak sunmasını önceden engellemeye çalışıyor. Oysa burada mesele “tahrif yapıldı mı yapılmadı mı” tartışması değildir. Bu ayetle Kur’an, kutsal kitaplara verilen değerden rahatsız olan İslam âlimlerinin “bu kitaplar bozulmuştur” iddiasına cevap vermek ve neden onlara bağlı kalındığını açıklamak istemiştir. Hristiyan eleştirmenlerin çabası İncil veya Tevrat’ın bozulup bozulmadığını kanıtlamak değildir -ki zaten böyle bir ihtilafın olmadığını açıklamıştık; asıl tartıştıkları nokta, Kur’an’ın böyle bir iddiada bulunup bulunmadığıdır. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki amaç; İslam âlimlerinin Kur’an’ın açık beyanlarına aykırı davranarak, aslında Kur’an’ı (hâşâ) yalancılıkla itham ettiklerini ortaya koymaktır. Aksini, yani İslam âlimlerinin iddia ettiği gibi bu tartışmaların amacının Tevrat ve İncil’i aklamak olduğunu kabul edersek, bu mantığa ancak acımak gerekir.
Bu vesileyle ilgili ayetleri buraya aktarmayı faydalı bulduk: Mâide Suresi 5/46: “Onların izinden, ellerindeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona, içinde hidayet ve aydınlık bulunan, ellerindeki Tevrat’ı doğrulayan, müttakiler [doğru yoldakiler] için bir kılavuz ve öğüt olan İncil’i verdik.”
Aynı surenin 47. ayeti: “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıkların [Allah’a karşı gelenlerin] ta kendileridir.” Bu iki ayetin anlamı, hiçbir yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır. Bunlarla, Tevrat’ı tamamlamak üzere gönderilen İncil’in ilahi bir vahiy ürünü olduğu ve onunla hükmedilmesi gerektiği vurgulanmıştır. İncil’de İsa’nın Musa yasasını tamamlamaya geldiği söylendiğine göre, Tevrat ile İncil’in birbirine sıkıca bağlı olduğu ortadadır.
Aynı surenin 48. Ayeti: “Sana da, kendisinden önceki kitabı doğrulayan ve ona şahitlik eden Kur’an’ı gerçekle indirdik. O halde onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Sana gelen gerçekten sapıp onların keyiflerine uyma. Her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik.” Bu ayetin anlamı da nettir: Hz. Muhammed’e, diğer kitapları denetleyecek seviyede bir kitap gönderilmiştir ve o kitaba göre hükmetmesi emredilmiştir. Ayrıca “Her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik” ifadesiyle, diğer inanç sahiplerinin yoluna müdahale edilmemesi gerektiği, onların yollarının da hak olduğu ve kitaplarının hüküm vermeye yetkili olduğu teyit edilmektedir.
Söylediklerimizin doğruluğuna delil olması için Sayın Ömer Rıza’nın bu ayet (48/51) hakkındaki yorumunu aynen veriyoruz: “Burada Kur’an-ı Kerim’in, önceki kitapların gözetleyicisi ve koruyucusu olduğu belirtiliyor. Böylece önceki kitaplardaki değerli ne varsa hepsinin Kur’an’da bulunduğu ve bunların her türlü tahriften uzak olarak Kur’an tarafından korunduğu ifade edilir.”Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, s. 167, not 2.
Görülüyor ki müfessir, ayette bulunmayan bir anlamı ona yüklemiştir. Bununla da kalmamış; metindeki “onların keyiflerine uyup haktan dönme” uyarısına Peygamber uymuşken, müfessir diğer kutsal kitaplara değer vermeyerek Allah’ın binlerce yıldır peygamberler aracılığıyla verdiği ilahi öğretilerin Kur’an’da yazılanlar dışındaki kısımlarının “bozulmuş” olduğunu iddia etmiştir. Bu tutum, eldeki Kur’an’ın insanlığın yüksek duygularına ve genel ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalması durumunda müfessirin kendini teselli etme çabasından başka bir şey değildir.
Bu konuyu bitirmeden önce; kutsal kitapların bozulmuş olduğu iddiasının İslam dışındaki dinlere hiçbir etkisi olmadığını, aksine Kur’an’a inandığını söyleyenler üzerinde olumsuz etkiler yarattığını belirtmek Müslümanlar için faydalı olacaktır.
Bu “tahrif” iddiası her ne amaçla ileri sürülmüş olursa olsun; Kur’an’dan başka kutsal kitap, İslam’dan başka gerçek din olamayacağı inancını doğurmuş; cennetin, cehennemin ve Allah’ın sadece Müslümanların tekelinde olduğu algısına yol açmıştır. Cennete gideceği zaten garantilenmiş birinin ise artık günah işlemekten korkmasına gerek kalmadığı gibi yanlış bir düşünce uyandırmıştır. Aynı şekilde, diğer kutsal kitapları okuyarak ahlaken yükselme imkânını müminlerin elinden almış, onları yobazlık ve dar kafalılıkla meşgul olmaya zorlamıştır.
Bu durum İslamiyet’in kendi gelişim gücünü azaltmıştır. Oysa gerçekte İslamiyet’in yayılma kabiliyeti ortadayken, kutsal kitapların bozulduğu yalanını uyduran ve bununla zihin yoran İslam âlimlerinin iddiaları, dünyevi hırsların bir yansımasıdır.
Ne yazık ki Kur’an’ın diğer kutsal kitaplarla bağını kesin bir şekilde koparan bu İslam âlimleri, kendi fikirlerini savunabilmek için 17-18. yüzyıl Avrupası’nın ateistlerine başvurmak zorunda kalacak kadar çorak bir alanda kalmışlardır. İman susuzluğunu gidermek isteyen müminlerin önüne ilahi öğretilerin nurlu kaynaklarını kapatarak, onları yine inançsızlardan şifa bekler duruma düşürmüşlerdir.
[D.3.] Kur’an-ı Kerim’in Diğer Kutsal Kitaplara Aykırı Olması Mümkün Müdür?
Yukarıdaki ayetler ve Hz. Muhammed’in Sina Manastırı keşişlerine verdiği “Ahdnâme” (Sözleşme) göz önüne alındığında diyebiliriz ki: Gerçeği anlamak isteyen herkes mutlaka Tevrat ve İncil’e başvurmalı, bu kitapları dikkatle ve samimiyetle okumalıdır. Hatta Müslümanların kendi kitaplarını anlamakta zorlandıkları veya bir ayetten şüphe duydukları takdirde, ilahi emirlere daha önceden vakıf olanlara [Hristiyan ve Yahudi âlimlerine] başvurmaları bizzat Kur’an tarafından tavsiye edilmektedir: “Sana indirdiğimizden şüphedeysen, senden önce Kitabı okuyanlara sor. Hak sana Rabbinden gelmiştir, sakın şüphe edenlerden olma.” (Kur’an, Yûnus Suresi, 10/94)
Görülüyor ki Kur’an her fırsatta önceki kutsal kitapları övmekte, onlara hak ettikleri değeri vermektedir. Bu nedenle İslam âlimleri ve yorumcular, eğer araştırmalarında doğru yolda yürümek istiyorlarsa, Hz. Muhammed’in “Hristiyanlık ile Müslümanlık arasında bir ayrılık yoktur, Kur’an önceki kitaplara aykırı değildir” (Bkz. Hz. Muhammed, Sahîh-i Müslim, 2365; Sahîh-i Buhârî, 3442-3443) şeklindeki kesin beyanlarına uymak zorundadırlar.
Aksi takdirde, başlangıçta Hz. Muhammed ve Kur’an tarafından temel kabul edilen; yani bütün insanların aynı gerçek etrafında toplanması, tek bir Allah’ın çocukları olarak bir aile gibi birleşmesi ve sevgi-saygı içinde yaşaması ilkesinden uzaklaşmış olurlar.
Gökyüzünde tek bir Allah’ımız olduğu gibi, yeryüzündeki tüm insanların, hangi ırktan olurlarsa olsunlar, tek bir imana sahip olması gerektiğini hiçbir mantık sahibi inkâr edemez. Bu noktada Hristiyanlık Müslümanlığı kapsadığı gibi, Müslümanlık da Allah’ın tüm âlemlerin Rabbi olduğunu her zaman ön planda tutar. Putperestlerin Allah’a davet edilmesi ve Hristiyanlık seviyesine yükseltilmesi ancak bu ilkeyle mümkün olacaktır.
Peki, İslam yazarları Hristiyan inançlarını gerçekten incelemişler midir? Bu soruya “hayır” dersek yanılmış oluruz. Ancak şunu belirtmeliyiz ki; bu incelemeler yüzeyseldir ve tıpkı Voltaire’in yaptığı gibi sırf eleştirmek amacıyla yapılmıştır. Öte yandan Kur’an; Hristiyanları Müslümanların en iyi dostu saydığı halde, bazı İslam âlimleri onlara karşı düşmanlık yaratmaya çalışmaktadırlar. Hatta bazıları daha ileri giderek Kur’an’ın “Kitap Ehli” dediği kişileri dinsizlik ve kâfirlikle suçlamaktadırlar. Oysa Kur’an şöyle emreder:
- “Halka akıllarının erdiği kadar söz söyle.”
- “Kur’an’ın asıl gayesi, din için zorunlu olanları bildirmektir.”
Dolayısıyla dinin ana hatları gösterilip, kalan önemli meselelerde diğer kutsal kitaplardan yararlanılması gerektiği açıkça bildirilmektedir.
Bütün bu söylediklerimizden anlaşılacağı üzere; başlangıçta Hristiyanlık ile İslam arasında tam bir uyum istenmişse de, zamanla bu ilişkiler bozulmuş ve sevgi yerini kin duygusuna bırakmıştır. Bu üzücü durumdan asıl sorumlu olanlar; siyasi amaçlar ve kişisel çıkarlar peşinde koşarak İslam dünyası ile Bizans’ın (ve dolayısıyla Hristiyanlığın) arasını açmaya çalışan, İslam âlimi maskesi altındaki yıkıcılardır. Ayrıca son yüzyıllarda çeşitli isimler altında kurulan gizli teşkilatların da bu durumda büyük etkisi vardır.
İsa’nın gözünde tüm insanlar eşittir; “Yahudi veya Yunanlı” (Romalılar 10:12) ayrımı yoktur. Sevgi ve kardeşlik her Hristiyanın ideali olmalıdır.
İslam dinine göre de “Allah tüm dünyaların ve tüm insanların Rabbi” olduğuna göre, dinî ve siyasi liderlerin görevi insanları birbirine yaklaştırmak ve kardeşlik bağları kurmak olmalıdır.
Üstün insan veya büyük önder gibi sıfatlar, ancak sevgi ve barış içinde bizleri yükseltmeye çalışanlara verilmelidir. Ne yazık ki çoğu zaman dar kafalı ve insanlığın kardeşliğine düşman olanlar başa geçmekte; bu yüzden savaşlar ve vahşetler yaşanmaktadır.
Bunların önüne geçmek için tek bir çare vardır: İnsanlar kin ve hırslarını bırakmalı, el ele vermeli ve kardeşçe yaşamalıdırlar. Özellikle Müslümanlar, Tevrat ve İncil’e karşı samimi bir ilgi göstermeli, bu kitapları mükemmel ve faydalı görmelidirler. Çünkü bu kitapların doğruluğu bizzat Kur’an tarafından onaylanmaktadır. Aksi takdirde Müslümanlar, Kur’an’ın açık uyarılarına kulak asmamış ve kurtuluş ümitlerini boşa çıkarmış olurlar.
[E.] Tarihi Belgeler
- Ahdnâme
- Patrik Gennadios’un Dini İzahnamesi
Ne mutlu o kişiye ki, arzusu Rab’bin yasasıyla birdir ve gece gündüz O’nun üzerine derin derin düşünür. Kötülerin toplantılarına ayak basmamış, günahkârların yolunda durmamış ve alay edenlerin meclisinde oturmamıştır. O, akarsu kıyılarına dikilmiş, mevsimi gelince meyvesini veren ve yaprağı hiç solmayan bir ağaç gibidir; yaptığı her iş başarıya ulaşır.
Fakat kötüler böyle değildir: Onlar rüzgârın savurduğu saman çöpüne benzerler. Doğruların toplanacağı o hüküm gününde, kötüler günahkârlarla bir arada duramayacak. Çünkü Rab doğruların yolunu bilir; kötülerin yolu ise yok olup gidecektir. ...
İşte şimdi ey krallar, aklınızı başınıza alın; ey yargıçlar, nasihat ve ibret alın. Rab’be saygıyla kulluk edin ve titreyerek O’ndan korkun. Oğul’a sarılın; aksi halde O öfkelenir ve gazaba gelirse helak olursunuz. O’na güvenenlerin hepsi ne mutludur!
[E.1.] Ahdnâme
İtiraz Kabul Etmeyen Parlak Bir Şahitlik Belgesi
Hz. Muhammed’in kutsal kitaplara olan büyük bağlılığını ve onlara karşı inancını açıklayan Kur’an ayetlerinin yanı sıra; kendisinin Hristiyanlık karşısındaki derin alçakgönüllülüğünü ve ona karşı beslediği samimi duyguları ifade eden bir kanıt daha vardır ki, o da “Ahdnâmedir”.
Sosyal ve siyasi hayatının en hassas dönemlerinden birinde, Sina Dağı keşişleriyle yaptığı görüşmeler sonucunda imzalanan ve Hristiyanlara bir dizi geniş ayrıcalıklar tanıyan bu çok önemli tarihi belgenin metnini tercüme ederek aşağıya aynen aktarıyoruz:
Ahdnâmenin Metni
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,
Bu belge, Allah’ın Peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın; Doğu’da veya Batı’da, yakında veya uzakta, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, soylu veya halktan, tanınmış veya tanınmamış kim olurlarsa olsunlar, Hristiyan milleti lehine sağlam bir taahhüt ve kesin bir yükümlülük oluşturmak üzere, kendi kavminin ve dininin bütün mensuplarına hitaben yazdığı mektuptur.
Hz. Muhammed bu mektubu bir ahitname (sözleşme) şeklinde yazmış olup şöyle emretmektedir:
- Benim kavmime veya dinime mensup olup da bu sözleşmede yer alan yemin ve vaatlere uymayan her kim olursa olsun —ister emir (yönetici), ister fakir olsun Allah’ın vaadini yerine getirmemiş ve (Allah korusun) kendi dinine ihanet etmiş bir lanetli sayılacaktır.
- Eğer bir keşiş veya münzevi (köşesine çekilmiş din adamı); dağda, dağ tepesinde, mağarada, vadide, sahilde, kumlukta, manastırda, kilisede veya herhangi bir ibadet yerinde yerleşmek üzere çekilirse; ben bizzat onların şahıslarının ve mallarının koruyucusu ve muhafızı sıfatıyla yanlarında olacağım. Onları candan koruyacak, savunacak ve her türlü ölüm tehlikesini onlardan uzaklaştıracağım. Çünkü onlar benim sorumluluğum altındadır ve benim halkımdır.
- Onlardan haraç veya başka herhangi bir yeni vergi istenmesini yasaklıyor ve bunun böyle yapılmasını emrediyorum. Onlara karşı her türlü zorlama ve baskı kurmak yasaktır.
- Bir episkoposu ruhani makamından veya bir başkeşişi manastırından uzaklaştırmak için zor kullanmaya kimsenin yetkisi olmadığı gibi; hiçbir keşiş manastırından, hiçbir münzevi de hücresinden çıkarılamaz.
- Yolculuk eden keşişlerin seyahatlerine kimse engel olmasın.
- Hristiyanların kilise, manastır veya hücrelerine ait malzemeler, hiçbir zaman cami yapımında veya Müslümanlara ev inşası işlerinde kullanılmasın.
- Yasaklamış olduğum bu hususlardan herhangi birine uymayan kimse, Allah’ın buyruğuna ve Peygamberinin sözleşmesine aykırı hareket etmiş olur.
- Episkoposlara, başkeşişlere, keşişlere, kendilerini dine adamış olan öğrencilerine, hizmetçilerine ve uşaklarına hiçbir vergi yüklenmesin. Bu kişiler karada veya denizde, Doğu’da veya Batı’da, Kuzey’de veya Güney’de nerede bulunurlarsa bulunsunlar asla rahatsız edilmesinler. Ben, her türlü sıkıntıyı onlardan uzaklaştıran koruyucularıyım. Çünkü onlar ve beraberindekiler bana bağlıdır ve her bakımdan huzur içinde olmaları gerekir.
- Dağlarda tam bir sessizlik içinde, yalnız başına yaşayanlardan ne haraç ne öşür ne de başka bir vergi istenmesin; çünkü onlar sadece kendi geçimlerini sağlamak için çalışmaktadırlar.
- Hatta hasat zamanında kendilerine tüketmeleri için, her ardepArdep Farsça bir kelime olup yaklaşık bin kiloya eşdeğer bir ağırlık ölçüsüdür. başına kilenin dörtte biri kadar pay verilsin.
- Savaş zamanında bile kilise mensupları silah altına çağrılmasın ve bu sebeple kimse haraç ödemek zorunda bırakılmasın.
- Bunların dışında, ticaretle uğraşıp kazanç sağlayan yerli Hristiyanlardan da on iki akçeden fazla haraç alınmasın.
- “Allah tarafından gönderilen kitaplara saygı gösterenleri taciz etmeyin; aksine onlara en iyi şekilde davranın ve onları rahat bırakmayanları engelleyin” (Kur’an, Ankebût 29/46) diyen Allah buyruğu uyarınca, bunlar haraç dışında hiçbir vergiye tabi tutulmasınlar. Nerede olurlarsa olsunlar ve nereye giderlerse gitsinler daima korunsunlar ve her türlü tehlikeye karşı muhafaza edilsinler.
- Hristiyan bir kadın Müslüman bir erkekle evlendiği takdirde, eşi onun arzularını yerine getirmelidir. Kadını kendi dininin kilisesine gitmekten menetmemeli ve mensup olduğu mezhebin gereklerine göre ibadet etmesine engel olmamalıdır.
- Hristiyanların kiliselerini tamir etmelerine kimse engel olmasın; hatta bu konuda onlara yardım bile edilsin.
- Bu uyarılara uymayan ve bunlara aykırı hareket eden herkes, Allah’ın ve Peygamberinin vasiyetini kesinlikle inkâr etmiş sayılır. Çünkü bu mektup, Hristiyanların lehine, kendi dinlerinin gereklerini yerine getirebilmeleri ve verilen sözlerin tutulması için verilmiştir.
- Hiçbir zaman kimse Hristiyanlara karşı silah kullanmasın; aksine Müslümanlar onları savunmakla yükümlüdürler.
- Bu sözleşme ile bunları emrediyorum. Müminlerden hiçbiri bunlara aykırı hareket etme cüretini göstermesin; çünkü bu sözleşmenin kıyamet gününe kadar geçerli kalmasını istiyorum.
Ahdnâmenin Muhammed bin Abdullah tarafından bütün Hristiyanların lehine yazıldığına aşağıdaki kişiler şahit olarak imza atmışlardır:
| Ali bin Ebu Talib | Aziz bin Yasin |
| Ebu Dildar bin Ebu Bekir | Osman bin Gafas |
| Zübeyir bin Avvam | Fazer bin Abbas |
| Cavid bin Nefis | Ebu Bekir bin Ebu Kâffe |
| Abbas bin Abdul Mutallib | Abdullah bin Ömer |
| Said bin Avvad | Ebu Hanife bin Âbid |
| Ömer bin Hattab | Abdul Aziz bin Hassan |
| Zeyad bin Sabit | Talât bin Abdullah |
| Abdullah bin Mes’ud | Haşmer bin Abid |
| Said bin Maat | Hatib bin Said |
Günümüzün en coşkun hürriyet ve adalet aşıklarını bile hayrete düşürecek olan bu sözleşmeyi; Hicretin 2. yılında, Muharrem ayının 3. gününde, Mescid-i Nebevi’de bizzat Ali bin Ebu Talib yazmış ve Hz. Muhammed de üzerine elini basarak onaylamıştır.
[E.2.] Fatih Sultan Mehmed ve Hristiyanlar
Yukarıda aslına oldukça sadık bir tercümesini vermeye çalıştığımız bu sözleşmenin incelenmesinden çıkan sonuç şudur: Muhammed ile yaptıkları görüşmeler sırasında Sina Dağı keşişleri, İslam dininin lehine, onun üstünlüğü veya evrenselliği hakkında hiçbir şey söylememiş, hiçbir itirafta bulunmamışlardır. Aksine Hz. Muhammed; gerek o dönemde siyasi hakimiyeti altında bulunan bölgelerde gerekse ileride fethedilmesini umduğu ülkelerin Hristiyanlarına birtakım ayrıcalıklar ve yetkiler tanıyarak bu bölümün başında da belirttiğimiz gibi özellikle Ortodoks Hristiyanlara olan sevgisini, onlara karşı beslediği saygı ve şefkat duygularını göstermiştir.
Diğer yandan “İslam” ve “Müslim” gibi kelimelere bakılırsa, Hz. Muhammed ve ashabının Arabistan’da adeta Bizans imparatorları tarzında çalıştıkları düşünülebilir. Nitekim Bizans imparatorları, Hristiyan inançlarını ve Doğu Ortodoks Kilisesi’ni her türlü saldırıya karşı savunmayı kendileri için manevi bir borç bildikleri gibi; Hz. Muhammed de bu sözleşme ile aynı şekilde hareket edeceğini ve aynı amaç uğrunda çalışacağını vaat etmektedir. Hatta daha ileri giderek, İslamiyetin gelişmesi ve tüm Arabistan’a yayılıp hâkim olabilmesi için birbiri ardına 60’tan fazla askeri sefere girişmiş olmasına rağmen, Hristiyan dininin korunmasının idari açıdan bir görev olduğunu söylemekten de çekinmemiştir.
İşte tüm bunlarla; “din değiştirmesi için hiçbir Hristiyan’a zorlama yapılmayacaktır”, “Müslümanlarla evlenmek isteyen Hristiyan kadınlar kendi dinlerini koruyacaktır”, “kilise ve manastırların onarımı gibi konularda Müslümanlar Hristiyanlara yardım edecektir” gibi hükümler koyarak Hz. Muhammed şu aşağıda belirteceğimiz hususları kabul etmiş olmuyor mu?
“Dinin özünde, benimle Sina Dağı keşişleri arasında hiçbir ayrılık yoktur. Yani onlarla aynı fikirdeyim. Hristiyanlık Müslümanlık, Müslümanlık da Hristiyanlıktır. Bu nedenle Hristiyanlığı korumak gerekir. Hepsi Kitap Ehli’dir.”
Hz. Muhammed bizce böyle düşünmüş ve bu doğrultuda hareket etmiştir.
Zağanos Paşa; Avrupa’dan yardım gelmesinin imkansız olduğunu, Avrupa hükümdarları arasında daima anlaşmazlık bulunduğunu, çok konuşup çok karar aldıkları halde uygulamada hiçbir varlık gösteremediklerini ve eğer bir konu üzerinde uzlaşsalar bile bunun çok kısa süreceğini söylemişti. Çünkü ona göre bu hükümdarlar, halkın iyiliği için çalışmaktansa birbirlerinin kuyusunu kazmayı tercih ediyorlardı.
Papa Urban da 10 Temmuz 1436 tarihinde Macaristan Kralı Ludvik’e yazdığı bir mektupta; Bizans imparatoruna, ancak halkı Katolikliği kabul ederse Türklere karşı yardım etmesini, aksi takdirde hiçbir yardımda bulunmamasını emrediyordu.
Sonradan II. Pius adıyla Papa olan Silvi Enias Pikolomni ise şöyle diyordu: “Hedeflerimin gerçekleşeceğine inanmıyorum. Artık Hristiyanların bir lideri yoktur. Papa ve İmparator, halkın gözünde birer kukladan farksızdır. Herkes onları sadece süslü birer isim olarak kullanıyor. Her şehrin kendi hükümdarı var; prenslerin sayısı ise neredeyse ailelerin sayısı kadar çok. Bu kadar çok sayıdaki hükümdarın tek bir amaç uğruna birleşip savaşa girmesi mümkün mü? İşte Hristiyan dünyasının durumu budur. İtalya’nın huzurlu olduğunu sanıyorsunuz ama bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum; bildiğim tek şey, Cenevizlilerin Türklere karşı savaşa girmeyeceğidir. Hatta onlara vergi verdikleri bile söyleniyor. Venedikliler ise zaten Türklerle anlaşma yapmış durumdalar.”
Bu nedenle Fatih’in Batı’dan bir korkusu yoktu. Peki, Fatih’in Hristiyanlara karşı bu kadar yumuşak davranmasının temel sebeplerinden biri, Kur’an’ın Hristiyan dinine saygı gösterilmesini emretmesi midir? Bazıları, Padişahın dini hukuka göre Hristiyanlığı yok etme yetkisi olmadığını ve onları Müslüman olmaya zorlayamayacağını ileri sürdüler. Fakat madem öyleydi, Fatih’ten sonra gelen bazı padişahlar buna nasıl teşebbüs edebildiler? Örneğin Sultan Süleyman, Yahudi kökenli müneccimbaşının kışkırtmasıyla Hristiyanlar aleyhine harekete geçmeye karar verdiğinde, bütün vezirlerin katıldığı bir toplantıda Piri Paşa onu bu hukuksuz ve haksız isteğinden vazgeçirmemiş miydi? Dolayısıyla Fatih Sultan Mehmed, Hristiyanlara karşı tamamen içten gelen derin duygularla ve dostça hareket etmiştir; bu durum başka türlü açıklanamaz. İşte birkaç örnek:
- İstanbul’un fethinden sonra Fatih, Ayasofya’dan çıktığında Notaras’ı çağırttı. Notaras gelip padişahın eteğini öpünce Fatih ona: “İstanbul’u bana teslim etmemekle gerçekten iyi mi ettiniz? Bak ne kadar büyük zarar ziyan ve ne kadar çok esir var!” dedi. Zarar ve ziyan padişahı üzmüş olabilir, peki ama esirlerle bu kadar ilgilenmesi neye bağlanabilir? Normalde bu esirler İslamiyet’in hizmetinde çalıştırılmayacak mıydı?
- Fatih, Notaras’ın evine gidip eşini yaşadığı büyük korku ve heyecandan dolayı yatakta bulunca, yanına yaklaştı ve ona: “Günaydın anne, olanlar için üzülme. Allah’ın emri böyleymiş. Sana kaybettiklerinden çok daha fazlasını verebilecek güçteyim. Yeter ki sen sağ ol!” dedi. Ayrıca mağlup olanlara, değerlerine göre eski mevkilerini geri vereceğini de sözlerine ekledi.Voltaire, İstanbul’un Türkler tarafından fethine dair fikrini açıklarken: “Mezhep kavgalarının ve din savaşlarının insanları en çok meşgul ettiği bir devirde, hiçbir Hristiyan fatihinin, Fatih Sultan Mehmed’in gösterdiği merhameti gösterebileceğini hayal bile edemeyiz,” demiştir.
Yukarıdaki örnekte Fatih’in esir düşenler için üzüldüğünü ve Hristiyanlar için büyük iyilikler yapma niyetinde olduğunu görüyoruz. “Allah’ın emri yerine gelsin, sana kaybettiklerinden fazlasını verecek güçteyim” şeklindeki bu vaat, o dönemin muhafazakar İslam anlayışı için pek de alışılmış bir hareket olmasa gerektir.
Bazı tarihçiler, “Halkın Hristiyan olarak kalması, çalışıp orduyu besleyecek vergiyi vermeleri için gerekliydi” derler. Biz bu görüşe tam olarak katılamıyoruz. Eğer amaç sadece vergi olsaydı, Hristiyanlara bu kadar alışılmışın dışında ve özel bir ilgi gösterilmesine gerek kalmazdı. Oysa biz Fatih’te Hristiyanlara, özellikle de Ortodokslara karşı olağanüstü bir yakınlık görüyoruz. Örneğin Fatih’in en önemli vezirlerini Hristiyan kökenliler arasından seçmesi, iç dünyasındaki bazı gizli duyguların dışa vurumu değil miydi? Hristiyanlık lehine alınan ve bazen Kur’an hükümlerine bile aykırı görünen bu tedbirler ile sergilenen bu cesur yakınlık başka nasıl açıklanabilir?
Gerçekten de Fatih, farklı inançtakilere zulüm ve baskı yapıldığı bir dönemde son derece yumuşak ve adil davranmış; hatta Ortodoks Patrikhanesi aracılığıyla Hristiyanlığın koruyucusu ve hamisi olmuştur. Bugün Birleşmiş Milletler’in temel ilkesi olan din özgürlüğünü, Fatih tam 500 yıl önce kurmuş, dünyaya ilan etmiş ve kendi yönetimi altındaki milletlere bizzat yaşatmıştır.
Yıkılan Bizans Devleti’nin kalıntıları üzerinde kurulan yeni devlet, Ortodoks Kilisesine ve Anadolu’daki Ortodokslara büyük saygı göstermiştir. Siyasi olarak yıkılan Bizans’ın küllerinden, yeni bir ahlaki büyüklükle, Doğu Kilisesi’nin Anadolu’da manevi ve düşünsel olarak yükselmesini sağlamıştır. Bu olay, yaşandığı devir için ve hatta bugün bile hayret verici bir tarihi olaydır.
- Hristiyanların bir Patrik’e ihtiyacı vardı. Fatih, bir Müslüman hükümdar olarak Hristiyanlığın zayıflamasını veya itibar kaybetmesini isteyebilirdi. Ya da herhangi bir sıradan papazı Patrik olarak atayabilirdi. Ancak böyle yapmadı; araştırdı ve döneminin en seçkin din adamı olan Gennadios Sholarios’u bularak onu Patriklik makamına getirdi.
Fatih, bazı iddiaların aksine Gennadios’u sadece Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesini engellemek için seçmedi; onu, Hristiyan dünyasının en saygın ve sevilen ismi olduğu için seçti. Gennadios, Hristiyanların sevgisini ve güvenini kazanmış tek kişiydi ve ancak o, bu büyük fırsatı en iyi şekilde değerlendirebilirdi.
- Fatih, onu sadece bu makama atamakla da yetinmedi. Ona Bizans imparatorları dönemindeki gibi büyük bir saygı gösterdi. Bu muamele, bir hükümdara yapılan muamelenin aynısıydı. Gennadios bu aşırı törenden kaçınmak istese de Fatih ona saray avlusuna kadar eşlik etti. Orada yeni Patriği, Bizans dönemindeki gibi süslenmiş, özel bir at bekliyordu. Fatih, Patriğin ata binmesine bizzat yardım etti. Hatta saray alimlerine onu takip etmelerini emretti. Dönemin Müslüman düşünce yapısını ve gayrimüslim tebaaya bakışını düşünürsek, “bir kafire” gösterilen bu saygı, Fatih’in zihniyetini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
- Fatih, Gennadios’un hak ve yetkilerini bir resmi belgeyle sağlamlaştırdı. Belgede: “Ortodoks mezhebine bağlı hiçbir kimse Müslüman olmaya zorlanamaz” ve “Hükümetten izin almadan hiç kimse Patrik ve Metropolitlerin elinden kilise ve manastırları alamaz,” hükümlerini ilan etti.
- Şartlar gereği Ayasofya’yı camiye çevirse de, buna karşılık dönemin en meşhur kilisesi olan Oniki Havari Kilisesi’ni Patriğin kullanımı için tahsis etti.
- Ayasofya’yı vakfetmiş olmasına rağmen, duvarlardaki Hristiyan dinine ait mozaikleri ve ikonalarıİkonaların “put” olarak görülmemesi gerektiği açıktır. İkona; evimizde ailemize veya saygı duyduğumuz kişilere ait fotoğrafları asmamızla aynı duyguyu taşır. Kiliselerdeki aziz ikonaları, Hristiyanların örnek aldığı şahsiyetleri hatırlatmak amacını güder. olduğu gibi korutmasının arkasındaki sebep ve anlam gizlenemez. Sanki ikonlarla İslamiyet’in bir arada var olmasını sağlamak istemiş gibidir.
- Fatih’in beş büyük vezirinden dördü Müslüman olmuş Hristiyanlardı. Bu tercihi sadece onların yetenekleriyle açıklayamayız.
- Fatih, Türkçe ve Yunanca bilen bir heyet kurarak tüm Ortodoks dini kitaplarının tercüme edilmesi için girişimde bulunmuştu.
- Hristiyanların lehine olacak şekilde, Kur’an’daki bazı ölüm cezalarını değiştirtmiştir. Ölüm cezası yerine para cezası getirilmesini sağlamıştır. Kur’an ayetlerinin hükmüne karşı gösterilen bu cesareti başka nasıl açıklayabiliriz?
- Venediklilerle yaptığı anlaşmaya; İstanbul Patriği’nin, Venedik işgali altındaki yerlerde bulunan gelirlerinin eskisi gibi korunacağına dair açık bir madde koydurttu.
- Bastırdığı paraların üzerine Rumca olarak “Rumların Hükümdarı Mehmed” yazdırdı.
- 1480’de İtalya’nın Otranto şehrini fethettiğinde, Bizans İmparatorluğu’nun eski topraklarını, Bizans imparatorlarının tek mirasçısı olduğunu iddia ederek talep etti.
- Sadece Hristiyanlardan oluşan bir ordu kurmuş, savaşlarda bu orduyu kullanmış ve Türklerin askeri yönetimini Bizans idaresiyle kaynaştırmıştır.
- Özetle Fatih Sultan Mehmed; devletin ve saray çevrelerinin koyu dini tutuculuğuna rağmen, Hristiyanlık lehine kararlı bir tutum sergilemiştir. İslamlaştırılan Yeniçeri ordularına tam güvenemediği için, Osmanlı Devleti’nin Hristiyan tebaasıyla sıkı bir işbirliği yapmasını arzulamıştır. Patrik Gennadios’u bir değil tam üç defa huzuruna çağırarak, tüm vezirlerin önünde ona “Hakikat ve Kurtuluş yolunun hangisi olduğunu” sormuştur. Patriğin bu sözlü açıklamasını herkesin anlayabilmesi için yazılı olarak da istemiş ve daha sonra bunu Türkçeye tercüme ettirmiştir.
[E.3.] Patrik Gennadios’un Dini İzahnamesi
Hakikat Ve Kurtuluş Yolu
Patrik Gennadios tarafından Fatih’e sunulan dini açıklama metni şöyledir:
- İnanırız ki Allah vardır ve her şeyi yoktan var eden yaratıcıdır. Ne maddedir ne de vücudu vardır. O, yüce, mükemmel ve bilge bir akıldır. Yaratılmamıştır; başlangıcı ve sonu yoktur. Dünyanın hem içinde hem dışındadır; bir mekana sığmaz ama her yerdedir. Allah, bu sıfatlarıyla yarattığı varlıklardan ayrılır.
- Bilgedir, cömerttir ve gerçeğin kendisidir. Varlıkların sahip olduğu tüm güzel özellikler, en yüce haliyle yalnızca O’nda bulunur. Bizler O’nun cömertliği sayesinde cömert, bilgeliği sayesinde bilge oluruz. Fark şudur: Allah bu özelliklerin kaynağıdır, bizler ise sadece ondan pay alanlarız.Patrik Gennadios’un Fatih’e sunduğu metnin aslı Rumcadır. Vladimir Mirmiroğlu bunu Türkçe’ye tercüme etmiştir.
- Allah’ın üç temel şahsı olduğuna inanırız. Bu üç şahıs, O’nun tüm diğer özelliklerinin temelidir. Allah, kainat yaratılmadan önce de bu şahıslarıyla var idi; dünyayı bunlarla yarattı ve bunlarla yönetiyor. Bu üç şahsa “uknum” (teslis) adını veririz. Bu durum Allah’ın birliğini bozmaz; O, bu üç şahsıyla tek bir Allah’tır. “Üç Allah vardır” diyenler yanılmaktadır.
- Ateşten nasıl ışık ve ısı çıkıyorsa, Allah’ın özünde de “Kelam” (Söz) ve “Ruh”un bulunduğuna inanırız. Ateş, ışığı ve ısısıyla bir bütündür; ışık verir, ısıtır ama özünde tek bir ateştir. Tıpkı bunun gibi, dünya yokken de Allah’ta Kelam ve Ruh vardı. Allah yüce bir “Akıl” olduğuna göre; Akıl, Kelam ve Ruh tek bir Allah’tır. İnsan ruhunda da akıl, söz ve irade vardır; bunlar ayrı şeyler değil, tek bir ruhun parçalarıdır. Allah’ın Kelamına “Allah’ın Hikmeti”, “Allah’ın Gücü” veya “Allah’ın Oğlu” da deriz; çünkü bunlar Allah’ın özünden doğar (Tıpkı düşüncelerin zihinden doğması gibi). Allah’ın iradesine “Kutsal Ruh” veya “Sevgi” adını veririz. “Akıl” kısmına ise “Baba” deriz; çünkü O hiçbir şeyden doğmamıştır ama her şeyin kaynağıdır.
Allah sadece yarattıklarını değil, kendi hikmetiyle bizzat kendini de bilir ve sever. Bu yüzden Kelamullah (Allah’ın Sözü) ve Ruhullah (Allah’ın Ruhu) başlangıçtan beri O’nunla birdir.
- Allah’ın dünyayı Kelamı ve Hikmetiyle yarattığına inanıyoruz. O, iyiliği ve sevgisiyle dünyayı düzenler. İnsanları şeytanın ve putperestliğin karanlığından kurtarıp doğru yola iletmek istedi. Çünkü başlangıçta sadece Yahudiler Hz. Musa’nın kanunlarıyla tek Allah’a tapıyordu ancak zamanla insanlar kendi arzularına uyup bu kanunlardan saptılar.
- Bu durum üzerine Allah, yeni bir yaratılış gerçekleştirmiştir. İnsanlarla iletişim kurabilmek için insan kılığına girmiş; Kelamullah (Allah’ın Sözü) sıfatıyla bizlere doğru yolu öğretmiştir. Bu dünyaya gelişin bir sebebi de, bizlere verdiği emirleri bizzat kendisinin uygulayarak örnek olmasıdır. Dünya, sıradan bir insanın gücüyle Allah yoluna dönemezdi. Bu yüzden “İsa” kılığına bürünen Allah’ın Sözü, Kudüs’te gerçeği yaydı. Kutsal Ruh aracılığıyla havarileri aydınlattı ve bu inancı tüm dünyaya yaydı. Hz. İsa, insanlığı sapkınlıktan kurtarmak için kendi isteğiyle ölmüştür. Bizler Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan bu üçlü yapıya ve bunların tek bir Allah olduğuna inanıyoruz. İsa bize böyle öğretti ve O’nun öğrettikleri gerçektir.
- İsa’nın, insan bedeni almış “Allah’ın Kelamı” olduğuna inanıyoruz. O’nun yeryüzündeki hayatı büyük bir aziz hayatıdır; gücü ve hikmeti ise doğrudan Allah’ın gücüdür.
- Bir insan ruh ve bedenden oluştuğu gibi, İsa’da da bir yanda Allah’ın Sözü, diğer yanda ise ruh ve beden (insanlık) vardır. İsa’nın ilahlığı ile insanlığı asla birbirine karışmaz; bunlar sadece aynı kişilikte birleşmişlerdir. Ne Allah’ın Sözü bedene dönüştü ne de beden Allah’ın Sözü’ne dönüştü. Allah’ın Kelamı yine Kelam olarak kaldı, insanlık da insanlık olarak kaldı. Allah’tan çıkan şey gene Allah’tır. Biz bu yüce gerçeğe “Kelamullah” deriz ve Allah diye taparız. Dolayısıyla İsa, hem tam bir Allah hem de tam bir insandır.
- Allah’ın Sözü’nün hem İsa’da hem dünyada hem de göklerde mevcut olduğuna inanıyoruz. Allah sınırsız olduğu gibi O’nun Kelamı da sınırsızdır. Sadece tecelli ediş biçimleri farklıdır.
- Allah’ın, kullarına lütuf ve iyilik yapması O’ndan bir şey eksiltmez, aksine O’nun büyüklüğünü gösterir. İnsanlar düzelip iyileştikçe Allah’ın merhameti daha çok parlar. Bu yüzden İlahiyat tüm gücüyle İsa’da göründüğünde, Allah’ın insana olan sevgisi en yüksek noktasına ulaşmıştır. Allah benzer lütufları peygamberlere de vermiştir ama İsa’daki durum çok daha özeldir.
- İsa’nın çarmıha gerildiğine ve isteyerek öldüğüne inanıyoruz. Bu, birçok kutsal amaç için gerçekleşmiştir. Ölüm ve çarmıh sadece O’nun insani bedenine aittir; çünkü Allah’ın Sözü ölmez. İsa, ölüler arasından dirilerek bedenini de diriltmiştir. O’nun göğe yükseldiğine ve bir gün görkemle geri gelip dünyayı yargılayacağına inanıyoruz.
- İnsan ruhlarının ölümsüz olduğuna; kutsal kişilerin bedenlerinin ise nur gibi hafif, yeme-içme ihtiyacı duymayan bir yapıda dirileceğine inanıyoruz. İyilerin ruhları cennete, tövbe etmeyen günahkarlar ise cehenneme gidecektir. Azizlerin cennetteki mutluluğu, dünyada bilmedikleri ilahi sırları görmelerine ve bilgilerini tamamlamalarına dayalı olacaktır.
- Allah’ın insan bedeni almasının birçok mantıklı sebebi vardır. Bunları ispat etmek için şu yedi gerekçeyi sunabiliriz:
- I. Yahudi peygamberleri (ki biz de kabul ederiz), İsa’nın geleceğini, neler yapacağını ve başına neler geleceğini önceden haber vermişlerdir. Aynı şekilde Yunanlı kahinler ve İranlı müneccimler de O’nun gelişini önceden müjdelemişlerdir.
- II. İnancımızın tüm parçaları birbiriyle tam bir uyum içindedir. Bu durum, kaynağımızın doğrudan Allah olduğunu gösterir. Eğer uydurma olsaydı, aralarında çelişkiler olurdu.
- III. Dinimiz ilk çıktığında insanlara tuhaf gelmesine rağmen, dünyanın her yerinden insanlar büyük tehlikelere rağmen kendi istekleriyle bu dini kabul etmişlerdir. Sadece cahiller değil, bilge ve derin düşünceli adamlar da inanmıştır.
- IV. İnancımızda imkansız veya akla aykırı hiçbir şey yoktur. Her şey maddiyattan ziyade maneviyata dayanır ve ruhu Allah sevgisine götürür.
- V. Bu yolu izleyenler Allah’ın büyük lütuflarına ermiş, İsa adına mucizeler gerçekleştirmişlerdir. Eğer inancımız gerçek olmasaydı bu mucizeler yaşanmazdı.
- VI. Dinimiz aleyhine söylenenlerin yanlış olduğunu çok kolay ve mantıklı yollarla kanıtlayabiliriz.
- VII. Tam 318 yıl boyunca putperest krallar ve yöneticiler dinimizi işkence ve idamlarla yok etmeye çalışmış ama başaramamışlardır.Kilise tarihinde “Büyük” unvanıyla anılan İmparator Konstantinos, 313 yılında Hristiyanlığı resmi olarak tanımış ve zulüm dönemi sona ermiştir. Aksine imanımız galip gelmiştir. O zamandan beri aynı şekilde durmaktadır ve kıyamet gününe kadar da böyle kalacaktır. Eğer bu inanç Allah’tan gelmeseydi, çoktan yok olup giderdi. Rabbimiz İsa’nın şerefine, Amin.
İnancımız hakkındaki özetim budur.
[E.4.] Fatih Ve Patrik Maksimos
Fatih hakkındaki düşüncelerimizin doğruluğunu kanıtlamak için sadece bu anlattıklarımızla yetinmiyoruz. Fatih Sultan Mehmed daha sonraları, yani 1477 yılında da Hristiyanlığa karşı aynı büyük ilgiyi göstermiştir.
Türkogreçiya adlı eserin 132. sayfasında bu konuda çok güçlü kanıtlar vardır. Ancak o eserden nakil yapmadan önce, İncil’den şu parçayı paylaşmak faydalı olacaktır:
O gün [haftanın ilk günü] akşam olunca, Yahudi korkusundan öğrencilerin bulunduğu yerin kapıları kapalıyken İsa geldi ve aralarında durup: ‘Size esenlik olsun!’ dedi. Ellerini ve yanını onlara gösterdi. Öğrenciler Rab’bi görünce sevindiler. İsa tekrar: ‘Size esenlik olsun! Baba beni gönderdiği gibi ben de sizi gönderiyorum,’ dedi. Sonra üzerlerine üfleyerek: ‘Kutsal Ruh’u alın. Kimin günahlarını bağışlarsanız bağışlanmış olur; kiminkini bağışlamazsanız olduğu gibi kalır,’ dedi. Fakat ‘İkiz’ diye anılan Tomas, İsa geldiğinde onlarla değildi. Diğerleri ‘Rab’bi gördük!’ dediler. Tomas: ‘Ellerindeki çivi izlerini görmedikçe, parmağımı çivilerin yerine, elimi de yanına koymadıkça inanmam,’ dedi. Sekiz gün sonra İsa’nın öğrencileri yine içerideydiler, Thomas da onlarla beraberdi. Kapılar kapalıyken İsa geldi, ortalarında durdu ve: “Size esenlik olsun!” dedi. Sonra Thomas’a: “Parmağını buraya uzat, ellerime bak; elini getir, yan tarafıma [böğrüme] koy; şüpheci olma, inançlı ol,” dedi. Thomas O’na: “Rabbim ve Allah’ım!” diye cevap verdi. İsa ona: “Beni gördüğün için mi inandın? Görmeden inananlara ne mutlu!” dedi.
Ünlü bilge Patrik Maksimos döneminde, kilise hayatı huzur içinde, düzenli ve sorunsuz ilerliyordu. O dönemde insanlar, Allah’a olan sevgilerini nasıl ispat edeceklerini düşünüyorlardı; çünkü Maksimos insanlara Allah sevgisini aşılamış ve bunu onlara iyice kavratmıştı. Bayram ve pazar günlerinde kendi cemaatine dini dersler vermeyi hiç ihmal etmezdi.
Maksimos, derin bilgisi sayesinde vaazlarına bambaşka bir etkileyicilik katmasını bilirdi. Hitabet yeteneği çok güçlü olduğu için, konuşmaları cemaatin kalbine işler ve sözlerini İncil’den verdiği pek çok örnekle desteklerdi. Döneminin hiçbir alimi onunla boy ölçüşemezdi.
Maksimos’un bu geniş ilmi her yere yayıldı ve çok geçmeden Padişah’ın (Fatih Sultan Mehmed) da kulağına gitti. Maksimos’tan, Hristiyanlık inancının temel esaslarının (Amentü) açıklanması istendi. Maksimos bunu derhal hazırlayıp Padişah’a gönderdi ve onu çok memnun etti.
O dönemde sarayda Trabzonlu asilzadeler bulunuyordu. Bunlardan biri de Amaruçi’nin oğlu Mehmed Bey idi. Mehmed Bey de çok bilgili bir zattı; Arapça ve Yunancaya tam anlamıyla hakimdi. O kadar geniş bilgiye sahipti ki, Hristiyanlık kitaplarını Padişah’ın emriyle Türkçeye tercüme etti.
Fatih Sultan Mehmed, gerek Amaruçi’ye gerekse diğer din alimlerine Hristiyanlık hakkında daima sorular sorar, onlar açıkladıkça da çok memnun olurdu.
Bu sırada Fatih’e bir olay anlatılmıştı: “Episkoposlar veya papazlar tarafından işledikleri günahlardan dolayı aforoz edilen [dinden çıkarılan] ve ömürleri boyunca affedilmeyen kişilerin cesetlerinin çürümediği, yıllarca davul gibi şişmiş halde kaldıkları” söylenmişti. “Toprak onları kabul etmez, bu yüzden gömüldükleri gibi kalırlar,” demişlerdi. Fatih bu sıra dışı olayı duyunca hem ürktü hem de hayret etti. Başka bir şey sormadan hemen Patriğe haber göndererek, aforoz edilmiş bir kişinin cesedini bulmasını emretti.
Patrik, Padişah’ın bu isteği karşısında şaşırdı. Hemen bütün din adamlarını toplayarak durumu anlattı; onlar da hayrete düştüler.
Patrik ve papazlar, böyle aforoz edilmiş birini hatırlamakta ve bulmakta zorluk çekiyorlardı. Henüz bir iz bulamadıkları için Padişah’tan birkaç gün mühlet istediler.
Zaman kazanınca, böyle birinin nerede bulunabileceğini düşünmeye başladılar. Bu sırada yaşlı papazlardan bazıları, eski Patrik Gennadios döneminde, patrikhanenin yakınında evi olan ve açıkça ahlaksız bir hayat süren dul bir papaz karısını hatırladılar. Eski Patrik, kadının bu durumunu öğrenince onu defalarca çağırmış, tövbe etmesi ve günahtan vazgeçmesi için uyarmıştı. Ancak kadın kötülüğe daha çok sapmış, Patrik de onu birkaç episkoposun önünde doğru yola davet etmekten vazgeçmemişti.
Sonunda bu kadın, şeytana uyarak Patriğe iftira atmıştı. Patriğin kendisini öğüt vermek için değil, kandırmak (baştan çıkarmak) için çağırdığını, hatta günah işlemeye teşebbüs ettiğini etrafa yaymıştı. Bu haber kısa sürede tüm İstanbul’a yayılmış. Bazıları buna inanmış, bazıları ise asla ihtimal vermemişti.
Patrik ise bu korkunç iftirayı duyunca hayrete düşmüştü. Aforoz etmekten başka yapacağı bir şey kalmamıştı. Bu amaçla bir bayram günü episkopos ve papazları toplayarak dini bir tören yapmıştı. Törenden sonra: “Eğer bu kadın aleyhimdeki sözleri gerçeğe uygun olarak söylediyse affedilmiştir ve Allah’ın rahmeti üzerindedir,” dedi. “Fakat eğer gerçekten uzak bir şekilde yalan yere iftira ettiyse, onu her şeye gücü yeten Allah’ın emriyle aforoz ediyorum; asla affolunmayacaktır,” diyerek sözlerini tamamlamıştı.
Ve işte mucize gerçekleşmişti: Kırk gün sonra kadının kalbi (hastalıkla) delinmiş ve kadın dizanteriden ölmüştü. Onu gömmüşler ancak toprak vücudunu çürütmemişti; ceset gömüldüğü gibi duruyordu. Hatta başındaki saçlar bile dökülmemişti; mezarın içinde canlı bir kadın gibi yatıyordu, tek eksiği konuşamamasıydı.
Yaşlı papazlar, haklı bir sebeple aforoz edilen bu kadını hatırladılar. Patrik Gennadios’a iftira ettiğinden emindiler.
Patrik olayı duyunca kadının mezarını buldurdu. Papazlar, Padişah’ın bir görevlisi (çavuşu) ile birlikte oraya gidip mezarı açtılar ve kadını buldular. Kadının naaşı davul gibi şişmiş ve kararmıştı. Kadının eski günahkar hayatını ve aldığı cezayı bilenler bu hali görünce ona çok acıdılar, hatta ağladılar.
Fatih bunu duyunca en sadık adamlarından bazılarını gönderdi. Onlar da cesedi görünce çok şaşırdılar ve Padişah’a gördükleri korkunç durumu anlattılar. Bunun üzerine Fatih, saray görevlilerini çağırarak cesedin güvenli bir yere konulmasını ve kapatılıp mühürlenmesini emretti.
Böylece kadının naaşı, Pammakaristos Kilisesi’nin kutsal su kaynaklarından (ayazma) birinde bir tabuta (sanduka) konularak mühürlendi. Patrik, saray görevlileriyle Padişah’a şu haberi gönderdi: “Ben, aforoz edilenler için okunan duaları okuyup bitireceğim. Ardından bizzat yazacağım bir af duasını okuyacağım. O zaman size haber veririm, siz de gelip cesedi çıkarırsınız.”
Birkaç gün sonra Patrik duaları bitirdiğini bildirince saray görevlileri gelip tabutu açtılar ve cesedi çıkardılar. Episkoposlar, papazlar ve halkın huzurunda yapılan törenden sonra Patrik, af belgesini büyük bir heyecanla, gözyaşları içinde okudu. O an Allah’ın büyüklüğünün yeni bir mucizesi yaşandı: Patrik af duasını okurken, tabutun içindeki ceset parçalanmaya ve çözülmeye başladı. Yakınındakiler, kemiklerin etten ayrılırken çıkardığı sesleri duyabiliyorlardı. Sonunda, eski Patriğe yalan yere iftira atan o zavallı kadının naaşı tamamen dağıldı.
Tabutun mühürleri sökülüp anahtarla açıldıktan sonra, cesedin toprak gibi dağıldığını herkes hayretle gördü. Saray görevlileri de buna şahit olup her şeyi Padişah’a anlattılar.
Türkogreçiya adlı eserin 136. sayfasında belirtildiğine göre; Padişah bu olayı duyduktan sonra şaşkınlık içinde kalmış ve: “Gerçekten de Hristiyanların dini hak bir dindir,” demiştir. O günden sonra, kendisine bu aforoz meselesini anlatan Amaruçi’nin oğlu Mehmed Bey’i daha çok sevmiştir.
Sonuç
İslam dünyasında Atatürk ve diğer pek çok aydın şahsiyetin öncülük ettiği reform hareketlerini incelemek bizim görevimiz değildir. Türkiye’de olduğu gibi, İran ve Mısır’da da yobazlığın (taassubun) milletlerin ruhu üzerinde kurduğu esareti ifade eden çok sert eleştirilere son yıllarda şahit olduk.
Türk Ocağı hatipleri şöyle diyor: “İslam mülkü baştan başa yıkık döküktür. İslamiyet ilerlemeye engeldir. Her minare bir mezar taşıdır, Ve altında bir İslam köyü yatar.”
Ayrıca bu konuda Bedii Faik ve Burhan Felek’in (Yeni İstanbul ve Cumhuriyet gazetelerindeki) iki makalesini de okurlarımız için faydalı bulduk:
ARKAMDAN GEL
Sokrates, Atina’nın pazar (agora) yerinde dolaşırken, karşısına çıkan Faidon’un önüne asasını uzatıp sormuş: — Ey asil bir babanın evladı Faidon! Sana elbise lazım olursa nereden alırsın? Faidon cevap vermiş: — Hiç şüphesiz elbiseciden Sokrates! — Peki, ya ayakkabı lazım olursa nereden alırsın? — Elbette ayakkabıcıdan. — Peki, ya ekmek lazım olursa? — Tabii ki fırıncıdan. — Peki, ya bilgi lazım olursa? İşte bu noktada Faidon şaşırır. Bunun üzerine Sokrates bastonunu indirir ve bağırır: — Öyle ise arkamdan gel!
Bildiğinizden zerre kadar şüphe etmediğim bu diyaloğu boş yere tekrarladığımı sanmayınız. Bütçe görüşmeleri sırasında bazı hatipler, asalarını ve doksan dokuzluk tespihlerini uzatarak: — Medeni Kanun mu? Siz Arap hukukunu inceleyip Batı’nın kanunlarıyla kıyaslayınız da bakınız hangisi üstün? demişler. Görüyor musunuz; çeyrek asır sonra Arap; cübbesi ve kara sakalıyla yine karşımıza dikildi! Hem de “Sana bilgi lazımsa, hukuk lazımsa nereden alırsın?” diye sormadan doğrudan: — Arkamdan gel! diye bağırıyor.
İyi ama Faidon, Sokrates’in peşinden gitmekle kazandı; çünkü bilgiyi yalnız onda bulabilecekti. Halbuki biz, Arabın arkasına takılmakla ellerimizdeki ve kafalarımızdaki kazanımları da kaybetmekten başka ne yapabiliriz? Atatürk’e, “Medeni Kanun’un kabulünden çeyrek asır sonra Millet Meclisinde Arap hukuku savunulacaktır” deseydiniz, lacivert gözlerini gözlerinize öyle bir dikerdi ki, ömrünüz boyunca “Arap” lafını ağzınıza almamaya tövbe ederdiniz. Ama ne yaparsınız ki bugün neredeyse “Batı” sözüne tövbe edeceğiz. “Batı” ha? Söylediğiniz lafa bakın! Kadınları açık saçık gezdirip ahlakı ayaklar altına alan bu değil midir? Siz Doğu’ya bakın Doğu’ya! Hukuk mu? Araptan öğrenin; medeniyet mi? Araptan alın; ekonomi mi? Arapta; bilim mi? Yine Arapta!...
Evet, Arap hayranlığı bir tutmaya görsün; Allah bilir bütün bunları ağzını köpürte köpürte ve göğsüne vura vura yüzümüze haykırır da sonra hurma dalından yapılmış asasını sallayarak: — Haydi, der, arkamdan gel! Ve kıpırdadığınız gün yandınız. Tül perdelerinizi kaldırıp yerlerine kafesler, okullarınızı kapatıp yerlerine medreseler... Ve evde bir eşiniz değil, en az dört tane eşiniz!... Ondan sonrası kolay; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” levhasını indirip, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” ibaresini astınız ve hâkimleri görevden alıp yerlerine kadıları yerleştirdiniz mi? İşte size gül gibi bir memleket!
— Bedii Faik
NEDEN MÜSLÜMANIZ?
Yüce Allah, üç beş kulunun ibadetine muhtaç değildir. Ucu bucağı hâlâ bilinmeyen, hatta insan düşüncesinin sınırlarına sığmayan kainatı yarattığı zaman, “insan” denilen varlıkların ibadet etmesini kendisi için bir zorunluluk olarak emretmemiştir. Bunun hikmeti, insanı disipline alıştırmaktır.
Biz neden Müslümanız? Biz “olgun insan” (insan-ı kâmil) olmak için Müslümanız. Çünkü Hazreti Peygamber: — Ben, güzel ahlakı tamamlamak için peygamber oldum, demiştir.
Demek ki dinimizin temel hedefi budur ve her dinden ziyade bizimkinin hedefi bu olmalıdır; çünkü Peygamber bunu açıkça söylemiştir. Böyle olduğu halde biz bu sonuca vardık mı? Son zamanlarda —siyasi bir tepki şeklinde— dini akımların arttığını görüyoruz. Bunun psikolojik sebebini dine olan gerçek bağlılıkla açıklamak mümkün değildir.
Bir taraftan halkta, örneğin hacca gitmek konusunda aşırı bir istek görülürken; öte yandan dinin ve Kur’an’ın açıkça yasakladığı cana kıymak, hırsızlık yapmak, namusa saldırı, hak yemek, yalan söylemek, iftiracılık, din kardeşine kötülük etmek gibi ahlaki çöküşler alıp yürümüştür. Her gün gazetelerde gördüğümüz türlü cinayetlerin dinde en büyük günah olduğunu bu suçları işleyenler bilmiyorlar mı? Din toplumsal bir zorunluluk, Allah’ın birliğine inanmak ise bir akıl gerekliliğidir. Allahsızlık, akılsızlıktır. Dinsizlik bir felakettir; çünkü din büyük halk kitleleri için bir denetim mekanizması (zabıta), aydınlar için ise bir teselli yeridir. Cahil adam suç işlerken Allah’tan korkar. Aydın kişi umutsuzluğa düştüğü zaman Allah’a sığınır.
Fakat bugün biz bunları elde edebildik mi? Her gün sayısı artan suçların, cinayetlerin ahlaki denetimi nerede? Sarıyer’deki genç kızı boğan, Büyükdere’deki noteri öldürüp sonra da intihar eden bedbahtların Allah korkusu, Müslümanlık bilinci nerede? Bir Allah yapısı olan insan hayatına kıymanın ne kadar büyük bir günah olduğunu kimsenin düşündüğü yok.
İnsanları her türlü suç ve kabahat işlemekten vazgeçiren üç güç vardır: Bunların başında birinci olarak “günah” gelir. Bu, dinin hükmüdür. Sonra “ayıp” gelir. Bu da insanlığın ahlaki açıdan verdiği hükümdür. Daha arkadan “yasak” gelir. Bu da kanunun emridir. Biz bunlardan birinciyi ve ikinciyi unuttuk. Sorumluluğu sadece kanuna ve kanun yoluyla suçların önlenmesine yüklüyoruz. Fakat sadece bu yeterli midir? Bir kere bugünkü yargılama usulleri, bugünkü ceza anlayışları ve hapis hükümleriyle kimseyi korkuttuğumuz yoktur. Yirmi seneden beri Türkiye’de bu kadar cana kıyılmıştır; ancak (neredeyse) tek bir kişi bile idam edilmemiştir. Her yirmi senede bir çıkarılan genel aflar da suçlular için bir umut kaynağı olmaktadır.
Mademki dine bu kadar düşkünüz ve bu kadar inançlıyız; görevimiz sadece beş vakit namaz kılıp hacca gitmek ve oruç tutmaktan mı ibarettir? Bu halka dinin asıl hedefi olan ahlaki olgunlaşmayı, insanlık his ve görevlerinin benimsenmesini kim aşılayacaktır? Ey vaiz efendiler, ey kürsü şeyhleri, ey herkesi dinden çıkmakla suçlayanlar (tekfir edenler) neredesiniz? Hazreti Peygamber’in: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisini halka anlatsanıza! Dinden amacın bu olduğunu her gün her fırsatta onlara söylesenize! Dinin dünya düzenini sağlamaya yönelik en büyük kanun olduğunu onlara anlatsanıza!
Bir milletin fertlerinde görülen ahlak zayıflığının manevi sorumluluğu, bu yolda onları aydınlatmayan ve doğru yola sevk etmeyenlere aittir... Her tarafta, her vesileyle bu halka; cana kıymanın, namusa saldırının, haram yemenin, hırsızlığın, yalancılığın, kötülük etmenin, jurnalciliğin ve haset etmenin fenalığını, bunların dinen yasaklanmış olduğunu anlatmayanlar Allah ve insanlar katında suçlu ve günahkardırlar. Yalnızca bu görevi yapanlar halkın saygısına ve Allah’ın bağışlamasına layıktır.
— Burhan Felek
Atatürk, büyük ihtimalle dinî bir inkılâba başvuracaktı.
Her insanın bir dine ihtiyacı vardır. Bizim görüşümüze göre de Hristiyanlığın ve Hristiyan Kilisesinin bir medeniyet beşiği olduğu inkar edilemez. Çünkü bu kutsal vatanımızda her kilise bir dua evi olmanın yanı sıra, kilisenin eklentileri arasında bulunan halk odaları ve salonları, insani hayatın geliştiği birer yuvadır.
Asırlar boyunca kilise avlularında çocuklar okuma yazmayı öğrendikleri gibi; kiliselerin özel odalarında da köy, kasaba veya mahalle ölçeğinde perişan ve yardıma muhtaç olanlar için sığınacak bir yer sağlanırdı. Sosyal hayatın can damarları olan okuma odaları ve okullar, sönmez kültür meşaleleri olarak korunurken; dul, yaşlı, kimsesiz, engelli ve yoksul kişiler kiliselerin odalarında ve misafirhanelerinde himaye ediliyordu. Geçmişte tüm Anadolu’da; kilise, okul, hastane, yetimhane, misafirhaneler ve okuma odalarından oluşan bu kültür ve medeniyet beşiğinde; din adamları, metropolitler, keşişler ve papazlar başta olmak üzere tüm inananların, medeniyet öncüleri ve büyük bir davanın yürütücüleri oldukları inkar edilemez bir gerçektir.
İstanbul, Anadolu’nun bir özetidir. Eğer ufukta minareler yükseliyorsa, onların yanı başında veya biraz ilerisinde, çok canlı bir Hristiyan sosyal hayatının bekçisi ve sembolü olan kilise çanları görülür. İstanbul’un her köşesinde, yaşanan çok hassas siyasi dönemlerin baskılarına rağmen kiliseler birer sosyal meşale gibi ayakta kalmışlardır. Bu kurumlar; yüksek ahlaki ve insani bir yaşam tarzını bütün dünyaya yaymış ve ilan etmişlerdir. İşte tarihçiler bize, bu uzak geçmişin karşısında derin bir saygıyla eğilmeyi, en kutsal bir duygu ve en yüce bir görev olarak öğretecek ve göstereceklerdir. Bu çok önemli ve değerli başarılardan dolayı kiliseye yapılan sayısız, zengin ve bol bağışlar ile her türlü yardım ve teşvikler; Doğu Ortodoksluğunun en parlak görünümünü ve tarihinin en görkemli sayfalarını oluşturur.
Ölürken çocuklarına miras olarak, kalplerine aşıladığı kilise ve cemaat sevgisini; birkaç hayır işi yaparak, okul, yetimhane ve hastanelere yardım ederek ya da hapiste ve esarette olanları kurtarmaya çalışarak eyleme dökmesini isteyen mütevazı köy kadınından tutun da, bilinen ve bilinmeyen tüm hayır sahiplerine kadar hepsini teşvik eden ve onlara hakim olan düşünce tarzı şuydu:
Geleceğin yüksek ahlaki ve dini hayatı için yorulmak bilmeyen bir çaba; bilime ve hayırseverliğe karşı sonsuz bir aşk ve sevgi.
[F.] Peygamberler Ve Peygamberlikler
Babamız Allah’tan ve Rab İsa Mesih’ten sizlere lütuf ve esenlik olsun. Mesih, Babamız Allah’ın isteğine uyarak bizi şimdiki kötü çağdan kurtarmak için günahlarımıza karşılık kendini feda etti. Allah’a sonsuzlara dek yücelik olsun! Amin. Sizi Mesih’in lütfuyla çağıranı bırakıp değişik bir müjdeye böylesine çarçabuk dönmenize şaşıyorum. Gerçekte başka bir müjde yoktur. Ancak aklınızı karıştırıp Mesih’in Müjdesi’ni çarpıtmak isteyenler vardır. İster biz, ister gökten bir melek size bildirdiğimize ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona! Daha önce söylediğimizi şimdi yine söylüyorum: Bir kimse size kabul ettiğinize ters düşen bir müjde bildirirse, ona lanet olsun! Şimdi ben insanların onayını mı, Allah’ın onayını mı arıyorum? Yoksa insanları mı hoşnut etmeye çalışıyorum? Eğer hâlâ insanları hoşnut etmek isteseydim, Mesih’in kulu olmazdım.
[F.1.] Kutsal Ruh’un (Paraklitos’un) İnişi
Ve ellinci gün [Pentikost günü] geldiğinde, hepsi fikir birliği içinde aynı yerde toplanmışken, aniden gökten şiddetli bir rüzgar uğultusunu andıran bir ses gelip bulundukları evi doldurdu. Ateşten dillere benzeyen ve ayrılarak yayılan diller onlara göründü ve her birinin üzerine kondu. Hepsi Kutsal Ruh ile doldu ve Ruh’un kendilerini konuşturduğu yeteneğe göre başka başka dillerde konuşmaya başladılar.
Gök altındaki her milletten dindar Yahudilerden o sırada Kudüs’te bulunanlar, bu uğultu üzerine oraya toplandılar. Herkes kendi dilinin konuşulduğunu duyarak hayrete düştü. Hepsi şaşkınlık ve hayret içinde birbirine şöyle diyordu: “Bu konuşanların hepsi Celileli değil mi? Nasıl oluyor da biz Partlılar, Medler, Elamlılar; Mezopotamya, Yahudiye, Kapadokya, Pontus, Asya, Frigya ve Pamfilya’da, Mısır ve Libya’nın Kirene taraflarında yaşayanlar; buralı olan Romalılar ve Yahudiler, sonradan Yahudi dinine mensup olanlar, Giritliler ve Araplar; Allah’ın büyük işlerini bunların ağzından kendi dilimizde duyuyoruz?” Hepsi şaşkınlık içinde bunun ne anlama gelebileceğini birbirine soruyordu. Bir kısmı ise alay ederek “Bunlar yeni şaraptan sarhoş olmuşlar,” diyordu.
Bunun üzerine Petrus, diğer on bir havariyle birlikte ayağa kalkıp onlara hitaben şöyle dedi: “Yahudiler ve Kudüs’te bulunan hepiniz, sözlerimi dinleyin ve onları aklınızda tutun. Çünkü bazılarınızın sandığı gibi bu insanlar sarhoş değildir; zira henüz günün üçüncü saatidir. Aslında bu, Yoel Peygamber tarafından önceden bildirilmiş olan olaydır: ‘Allah diyor ki: Son günlerde Ruhumdan her insanın üzerine dökeceğim; oğullarınız ve kızlarınız peygamberlik edecekler, gençleriniz görümler, yaşlılarınız rüyalar görecekler. O günlerde erkek ve kadın kullarımın üzerine Ruhumdan dökeceğim ve onlar peygamberlik edecekler. Yukarıda gökyüzünde mucizeler, aşağıda yeryüzünde belirtiler; kan, ateş ve duman bulutları göstereceğim. Rab’bin o büyük ve görkemli günü gelmeden önce güneş karanlığa, ay kana dönüşecek. Ve Rab’bin adını her kim anarsa o kurtulacaktır,’ diye buyurmuştu.”
[F.2.] Peygamberlere İhtiyaç Var Mıdır?
Havarilerin yaşadığı dönemde ve kilisenin kurulduğu çağlarda, insanlara verilen ilahi bağışlar arasında peygamberlik de vardı. Havari Pavlos, Korintliler’e yazdığı birinci mektubunda: “İsterim ki... peygamberlikte bulunasınız,” (1. Korintliler 14:1) ve “Ey kardeşler... peygamberlikte bulunmaya gayret ediniz,” (1. Korintliler 14:39) diyerek hem sönmesinden endişe ettiği peygamberlik yeteneğini desteklemiş hem de Kutsal Ruh’un tek olduğunu ancak çeşitli şekillerde ortaya çıktığını, bir vücudun farklı organları olabileceği fikriyle açıklamıştır.
Şunu da önemle belirtelim ki; peygamberlik, Hristiyanlığın ilk döneminde ne kadar yaygın olsa da, onunla havarilerin işlerinde ve mektuplarında görülen kilise düzeni arasında hiçbir çelişki veya ayrılık yoktur. Aksine, kilise içinde bunlar aynı derecede önemli olup birbirine sıkıca bağlıdır. Her Hristiyanın kutsal amacı, Kutsal Ruh’un lütfuna erişebilmektir.
Bu şekilde Havari Petrus, ilk vaazında kilisenin geleceğinden bahsederken eski peygamberlerden Yoel’in şu sözlerini tekrarlamıştır: “Son günlerde bütün insanlara Ruhumdan paylaştıracağım, oğullarınız ve kızlarınız da peygamberlik edecekler” (Havarilerin İşleri 2:17; Yoel 2:28). Yani bu peygamberlik; İsa’nın dirilişinden sonraki ellinci günde, yani Pentikost Bayramı’nda Kutsal Ruh’un inmesiyle ilk kez kutsadığı Kilise ile Ruhbanlığın birleşmesinde aranmalıdır.
Aksi takdirde, İslamiyet’in yaptığı gibi ruhbanlığı reddedecek olursa, o da gerçek değerini kaybetmiş, sahte bir peygamberlik niteliğine bürünmüş olur. Nitekim bu yanlış görüş, İslamiyet’in dayandığı Montanistler gibi ayrılıkçı gruplar tarafından ortaya atılınca, Ortodoks Kilisesi bu iddiayı çürütmüş ve reddetmişti. Vermiş olduğumuz bu açıklamalara dayanarak; “Hz. Muhammed acaba peygamber sayılabilir mi?” sorusu doğar.
Yukarıda da belirtildiği gibi, biz Hristiyanlar için yeni peygamberlerin ortaya çıkışını kabul etmek mümkündür. İncil bu olasılığı dışlamamış, tam tersine Allah’ın erdemli ve dindar kullarına birtakım yetenekler verdiğini, dünyaya peygamberler gönderdiğini çeşitli yerlerde belirtmiştir. Örneğin Korintliler’e birinci mektubunda Havari Pavlos şunları yazmaktadır:
Allah bağışlarının çeşitli türleri vardır ancak onları paylaştıran Ruh birdir. Hizmetler de çeşitlidir ve tüm bunlar Allah’ahizmet eder. İşleyiş biçiminde ortaya çıkan birbirinden farklı güçler mevcuttur; fakat bu işleri, güçlerin kendi iyiliği için verildiği insanlara yaptıran yine aynı Allah’tır. Kutsal Ruh’un verdiği yetenek ise herkesin ortak yararı için herkese verilir. Çünkü Ruh aracılığıyla birine kurtuluşla ilgili ilahi sırların ve iradenin gerçek anlamını kavrama yetisi, diğerine ise bilgi sahibi olma yeteneği verilir. Yine aynı Ruh aracılığıyla birine harikalar yaratan iman, diğerine çeşitli hastalıkları iyileştirme gücü, bir başkasına mucizeler yapma yeteneği, birine her olaydaki manevi özü sezebilme gücü, birine farklı dillerde konuşabilme, başkasına ise bu dilleri tercüme edebilme yeteneği verilir. Tüm bu çeşitli yeteneklerin tek kaynağı o tek Ruh’tur; onları dilediği gibi herkese ayrı ayrı paylaştırır. İnsan vücudu tek olduğu halde birçok organı bulunduğu ve bu organlar çok olmasına rağmen tek bir vücut oluşturdukları gibi, İsa da kilise için aynı şeydir. ...
Sizler İsa’nın vücudu ve organlarısınız; her biriniz kişisel erdem ve yeteneğinize göre bütünün hayatında özel bir yer tutmaktasınız. Allah da kilisede önce havariler, sonra peygamberler, üçüncü olarak öğretmenler; daha sonra mucizeler yapanlar, geleceği bildirenler, farklı dillere vakıf olanlar ve hastaları iyileştirme yeteneği olan insanlar görevlendirdi.
Bu bakımdan, daha önce sorduğumuz soruya cevap vermek gerekirse; Hz. Muhammed’in Hristiyanlar tarafından da peygamber olarak kabul edilmesi imkansız değildi. Yeter ki O, kutsal kitaplarda peygamberler için belirtilen özellikleri kendi kişiliğinde toplamış olsaydı. Hristiyan Kilisesi bunu görememiştir.
En azından İslamiyet’in düştüğü çelişkiler ne Hz. Muhammed’e ne de Kur’an’a yüklenmeliydi ki, biz Hristiyanlar Hz. Muhammed’i peygamber, Kur’an’ı da kutsal kitap olarak tanıyabilelim. Bu durumda, daha önce sunduğumuz ve sunacağımız ayetlerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere; gerek Hz. Muhammed’in gerekse Kur’an’ın amacı daha önce gönderilen kutsal kitaplardaki ilahi gerçeklere uyum sağlamak olduğuna göre, rastladığımız aksaklık ve çelişkiler şu ihtimallerden biriyle açıklanabilir mi sorusu akla gelir:
- Vahiy katipliği görevini üstlenen kişiler kendi şahsi fikir ve düşüncelerini de araya karıştırmış ve bunları Hz. Muhammed’in vahyiymiş gibi göstermişlerdir. Bu yüzden Hz. Muhammed, Kur’an’ın bazı yerlerinde Yahudilerin ve ayrılıkçı Hristiyan mezheplerinin yanlış öğretilerini benimsemiş, bazı yerlerinde ise asılsız birtakım inançlara kapılmış görünmektedir.
- Kur’an’ı ezbere bilenlerin (hafızların) ölmesiyle birçok ayet kaybolmuş, bu yüzden Hz. Muhammed’in tüm vahiylerini tamamlamak imkansız hale gelmiş ve sonuçta Kur’an birçok noktada eksik kalmıştır.
- Kur’an’ı derleyenler, özellikle Zeyd, ayetlerin büyük bir kısmını kasten yazmamış, diğer bir kısmını da değiştirmişlerdir.
- Hz. Muhammed siyasi bir lider olduğu için tüm dünyayı bir Arap devletinin egemenliği altına sokmak istemiştir. Taraftarları ise O’na Allah’tan ilham alan bir peygamber sıfatıyla tam hürmet göstermedikleri gibi, O’nun neredeyse tüm talimat ve emirlerine, özellikle de ölüm döşeğindeyken verdiklerine (örneğin Ali’nin halefliğiyle ilgili olanlara) değer vermemişlerdir.
Tüm bu ihtimallerden hangisinin gerçeğe en yakın olduğuna karar vermek için derin araştırmalar yapmak gerekir. Bununla birlikte, gerçeği arayan ve kutsal kitapları esaslı bir şekilde inceleyen tek bir insan bile bulunamaz ki, Kur’an’ın onlarla olan uyumsuzluğunu hoş görsün veya en önemlisi İsa’nın Allahlığını reddetmek için İslam alimlerinin öne sürdüğü fikir ve kanıtları kabul edebilsin. İsa’yı sadece bir insan veya sıradan bir peygamber olarak kabul edenler, hiç şüphe yok ki kutsal kitapların öğretisine ve ruhuna aykırı olan bilgilere ve yalanlara kanmaktadırlar.
İncil’in sadece bir insanın veya bir peygamberin talimatı olduğunu iddia edenler hakikatten uzaklaşmakta; vicdanlarını gerçek ışık kaynağından ve sevgiden koparıp karanlığa, aldatmacaya ve imansızlığa sürüklemektedirler.
Hz. Muhammed de Kur’an aracılığıyla, olsa olsa İncil’e uygun talimatlarda bulunmalıdır. Aksi takdirde, ya Kur’an’ın saflığını koruyamadığı ya Hz. Muhammed’in Allah’ın havarisi olarak kabul edilmesinin imkansız olduğu ya da İslam alimlerinin kendi peygamberlerine ve kutsal kitaplarına saygısızlık ederek sadece kargaşa yarattıkları ortaya çıkar.
[F.3.] Peygamberlikler
Zihinleri ele geçiren bir gerçek varsa, o da peygamberlerin bize müjdelediği gerçeklerdir. Bu gerçekler de insanlığın kurtuluşunun yalnızca Allah’ın Sözü (Kelamullah), Allah’ın Oğlu (İbnullah) ve Mesih İsa’da bulunduğudur.
Zaman ve mekan açısından bakıldığında, çok uzak dönemlerde, çok farklı ülkelerde ve insan aklının kavrayamayacağı bir biçimde; dünyada erdem ve bilgi timsali olarak ün salmış peygamberlerin ve alimlerin insanlığa yaptıkları bu müjdelere boyun eğmek ve onları olduğu gibi kabul etmek en kutsal borç, en olgun erdemdir. Çünkü bir yandan bu peygamberliklerin bizim çağımıza ait kısımları harfiyen gerçekleştiği gibi, Hristiyan dini de bunlara hak ettikleri derin ilgiyi ve dikkati göstermiş durumdadır.
Peygamberlerin sözleri bizim için daha da kesinlik kazandı. Gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerinizde doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıra gibi bu sözlere dikkat etmeniz iyi olur. Öncelikle şunu bilin ki, Kutsal Yazılar’daki hiçbir peygamberlik sözü kişinin kendi yorumu değildir. Çünkü hiçbir peygamberlik sözü insanın isteğinden kaynaklanmadı. Tersine, Kutsal Ruh tarafından yönlendirilen insanlar Allah’ın sözlerini ilettiler.
On beş asır boyunca Yahudi peygamberleri gibi erdem ve bilgi örneği insanların müjdelerini içeren Tevrat gibi bir kitapla gözlerimiz açılmaz ve ruhumuz aydınlanmazsa, iblisin karanlık mağaralarında yaşayan gafillerden ne farkımız kalır!
Zira “Rab Yahve, kulu olan peygamberlere sırrını açmadıkça hiçbir şey yapmaz” (Tevrat, Amos 3:7), “RABBİ aradım, ve bana cevap verdi, ve bütün korkularımdan beni azat etti” (Tevrat, Mezmurlar 34:4), “Göklerde sırları açıklayan bir Allah vardır ve son günlerde neler olacağını O bildirmiştir” (Tevrat, Daniel 2:28).
Biz de bu gerçekleri anlamak için Daniel Kitabı’nın 2. ve 7. bölümlerindeki peygamberliklere bir göz atalım:
[F.3.1.] Kral Nabukadnezar’ın Rüyasının Daniel Peygamber Tarafından Yorumlanması
Tevrat’ın Daniel Kitabı’ndan:
Krallığının ikinci yılında Nabukadnezar uykusunda rüyalar gördü ve ruhu altüst olarak uykusu kaçtı. Bunun üzerine gördüğü rüyayı kendisine anlatmaları ve yorumlamaları için sihirbazları, falcıları, efsuncuları ve Kildanileri huzuruna çağırmalarını emretti. Onlar da gelip kralın huzuruna çıktılar. Kral onlara: ‘Uykumda bir rüya gördüm ve ruhum bu rüyayı anlamak için sabırsızlandı’ dedi. Kildaniler krala Aramice konuşarak, ‘Ey kral, sonsuza dek yaşa! Bu rüyayı kullarına anlat ki biz de onun yorumunu yapalım” dediler. Kral cevap verip: ‘O şey aklımdan çıktı,’ dedi. ‘Fakat siz bana gördüğüm rüyayı bildirmez ve yorumlamazsanız, parça parça doğranacaksınız ve evleriniz çöplüğe çevrilecektir. Ancak rüyayı söyler ve yorumunu da yaparsanız, benden hediyeler, bağışlar ve mevkiler alacaksınız. Şimdi rüyayı ve yorumunu bana anlatın.’
Onlar ikinci kez cevap verdiler: ‘Padişah rüyasını kullarına anlatsın, biz de yorumunu yapacağız.’ Kral cevap verdi: ‘Gerçekten sizin, rüyayı unuttuğumu görerek vakit kazanmak istediğinizi anlıyorum. Fakat rüyayı bana bildirmezseniz sizin için tek bir hüküm uygulanacaktır. Çünkü karşımda, şartlar değişene kadar yalan ve yanlış söylemek üzere sözleşmişsiniz. Bana rüyayı söyleyin ki onun yorumunu yapıp yapamayacağınızı anlayabileyim.’
Kildaniler kralın sözlerine şu cevabı verdiler: ‘Yeryüzünde kralın bu istediğini yerine getirebilecek tek bir insan yoktur. Hiçbir büyük ve güçlü kral, bir sihirbazdan, falcıdan veya Kildaniden böyle bir şey talep etmemiştir. Kralın istediği şey çok zordur; bunu Allah’tan başka kimse krala açıklayamaz, onların yeri de insanların arası değildir.’
Bu sözleri duyan kral çok kızdı ve öfkelendi. Bütün Babil alimlerinin yok edilmesini emretti. Ferman çıktığı için alimler öldürülecekti. Bu sırada Daniel ve arkadaşlarını da öldürmek için aradılar. Daniel, Babil alimlerini öldürmek için görevlendirilen kralın muhafız komutanı Aryok’a şöyle dedi: ‘Kralın bu şiddetli öfkesinin sebebi nedir?’ Aryok durumu Daniel’e anlattı. Bunun üzerine Daniel kralın huzuruna çıkarak kendisine süre vermesini, rüyayı ve yorumunu anlatacağını söyledi. Daniel süreyi alınca evine gitti; arkadaşları Hananya, Mişael ve Azarya’ya durumu anlatıp gökteki Allah’tan merhamet dilemelerini, böylece Babil’in geri kalan alimleriyle birlikte yok olmamalarını istedi.
O gece rüyanın sırrı Daniel’e bir görümde bildirildi. Daniel de göklerin Allah’ına şu sözlerle hamdetti: ‘Allah’ın adına öncesizlikten sonsuzluğa dek övgüler olsun; çünkü hikmet ve güç O’nundur. Zamanları ve mevsimleri değiştiren O’dur. Kralları tahttan indirir, krallar atar. Bilgelere bilgelik, anlayışlılara bilgi verir. Derin ve gizli şeyleri O açığa çıkarır. Karanlıkta ne olduğunu bilir, ışık O’nun yanındadır. Ey atalarımın Allah’ı, sana şükreder, seni överim. Çünkü bana hikmet ve güç verdin; kralın meselesini, Senden dilediğimiz şeyi şimdi bana bildirdin.’
Tevrat bu hikayeyi şöyle anlatmaya devam etmektedir:
Bunun üzerine Daniel, kralın Babil alimlerini yok etmekle görevlendirdiği Aryok’a giderek: “Babil alimlerini yok etme; beni kralın huzuruna çıkar, yorumu ona anlatacağım,” dedi. Aryok, Daniel’e hemen kralın huzuruna çıkardı ve “Yahudi sürgünleri arasında krala rüyasını yorumlayacak bir adam buldum,” dedi. Kral, adı Belteşassar olan Daniel’e sordu: “Gördüğüm rüyayı ve yorumunu bana anlatmaya gücün yeter mi?”
Daniel kralın önünde cevap vererek şöyle dedi: “Kralın sorduğu sırrı ne alimler ne falcılar ne sihirbazlar ne de yıldızbilimciler açıklayabilir. Ancak göklerde sırları açıklayan bir Allah vardır ve Kral Nabukadnezar’a gelecek günlerde neler olacağını bildirmiştir. Yatağında gördüğün rüya ve görümler şunlardır:
Ey kral, yatağında uzanmışken gelecekte neler olacağını düşünüyordun; sırları açan Allah da sana neler olacağını bildirdi. Bu sırrın bana açıklanması, diğer yaşayanlardan daha bilge olduğumdan değildir; ancak yorum krala bildirilsin ve sen de kalbinin düşüncelerini anlayasın diyedir.
Sen bakıyordun ey kral; önünde devasa, çok parlak ve korkunç görünümlü büyük bir heykel duruyordu. Heykelin başı saf altındandı; göğsü ve kolları gümüşten, karnı ve kalçaları tunçtan, bacakları demirden, ayaklarının bir kısmı demirden bir kısmı ise kildendi. Sen bakarken, insan eli değmeden bir taş koptu; heykelin demirden ve kilden ayaklarına çarparak onları paramparça etti. O anda demir, kil, tunç, gümüş ve altın hep birlikte parçalandı; yaz harmanındaki saman çöpleri gibi oldular. Rüzgar onları öyle bir savurdu ki hiçbirinden iz kalmadı. Heykeli vuran taş ise koca bir dağ oldu ve bütün dünyayı doldurdu. Gördüğün rüya budur; şimdi yorumunu krala arz edeyim:
Ey kral, sen krallar kralısın. Göklerin Allah’ı sana krallık, güç, kudret ve görkem verdi. İnsanların yaşadığı her yeri, kırdaki hayvanları ve gökteki kuşları senin eline teslim etti ve seni hepsine egemen kıldı. O altın baş sensin. [Babil İmparatorluğu’nun en parlak dönemi olan M.Ö. 625 - 538 yıllarıdır.]
Senden sonra, seninkinden daha zayıf bir krallık [gümüş olan kısım] ortaya çıkacak. Ardından bütün dünyaya egemen olacak tunçtan üçüncü bir krallık gelecek. [İkinci krallık Med-Pers İmparatorluğu M.Ö. 538-331; üçüncüsü ise onun yerini alan İskender İmparatorluğu’dur M.Ö. 331-130.]
Dördüncü bir krallık olacak ki demir gibi güçlü olacak. Demir nasıl her şeyi kırıp eziyorsa, o krallık da her şeyi parçalayıp ezecektir. Ayakları ve parmakları kısmen kilden kısmen demirden gördüğün gibi, bu bölünmüş bir krallık olacaktır; fakat içinde demirin sertliğinden bir şeyler kalacaktır, çünkü demiri kille karışmış gördün. Ayak parmaklarının bir kısmının demir, bir kısmının kil olması, krallığın bir kısmının güçlü bir kısmının ise zayıf olacağını gösterir. Demiri kille karışmış gördüğün gibi, onlar da evlilik yoluyla birbirine karışacaklar; fakat demir kille birleşmediği gibi onlar da birbirine yapışmayacaklardır.
İskender İmparatorluğu’ndan sonra kurulan Roma İmparatorluğu ondan da güçlüydü ve tüm cihana hakim oldu. M.S. 330 yılında Roma ikiye ayrıldı; Batı ve Doğu Roma olarak tarihe geçti. Batı Roma kilden olduğu için M.S. 478’e kadar dayanabildi. Bizans ise demirden olup 1453’e kadar tüm saldırılara karşı direndi. Ayaklardaki on parmak gibi, Batı Roma yıkılınca Avrupa birçok hükümete bölündü. Bu milli hükümetler demir ve kil karışımı olduklarından, savaşlarla dünya hakimi olmak isteseler de başaramadılar. Ayrıca “Birbirlerine yapışmayacaklar” vahyine uygun olarak, Allah’ın iradesine aykırı bir şekilde birleşemeyeceklerdir. Zayıf insanların Allah’ın iradesine karşı koyma gücü yoktur.
Yukarıda bahsettiğimiz peygamberlikler hakkında Daniel Kitabı şunları da yazar:
Bu kralların zamanında göklerin Allah’ı, sonsuza dek yıkılmayacak bir krallık kuracaktır. Bu krallık başka bir halka devredilmeyecek; aksine bütün bu krallıkları parçalayıp yok edecek, kendisi ise sonsuza dek sürecektir. Dağdan insan eli değmeden bir taşın koptuğunu; demiri, tuncu, kili, gümüşü ve altını parçaladığını gördüğün gibi; Yüce Allah gelecekte neler olacağını krala bildirmiştir. Rüya gerçektir, yorumu da güvenilirdir.”
Kurtarıcımız İsa, Roma İmparatorluğu’nun kuruluşundan 130 yıl sonra gökten indi; yani Kutsal Ruh’tan ve bakire Meryem’den beden aldı. Mübarek ömrünü çarmıhta tamamladı ve göğe alındıktan sonra havarilere ve inananlara Kutsal Ruh’u gönderdi. Onun aracılığıyla insanların kurtuluşu için milletler topluluğundan oluşan Rabbani Yönetimi (Kilise) kurdu. Havari Pavlos’un tüm dünyaya ilan ettiği gibi, Mesih’in Kilisesi bir milletin veya devletin sınırlarıyla kısıtlanamaz; Allah’ın hükmettiği tüm ulusları kapsar. Bu peygamberlikle eminiz ki, hiçbir siyasi sistem evrensel bir hal alamayacak; dünya ulusları ancak İsa’nın kurduğu Kilise çatısı altında gelişecektir. İnsanların sığındığı tüm milli ve dünyevi sistemler iflas edecek, saman çöpü gibi dağılacak ve tüm beşeriyet Rabbani Yönetime kavuşacaktır. Biz buna böyle inanırız.
Yine aynı bölümün 46. ayeti:
O zaman Kral Nabukadnezar yüzüstü yere kapandı, Daniel’e saygı gösterdi; ona sunular ve hoş kokular sunulmasını emretti. Daniel’e şöyle dedi: “Gerçekten sizin Allah’ınız sırları açan, kralların Efendisi ve ilahların Allah’ıdır; çünkü sen Allah’ına sığınarak bu sırrı açıklayabildin.”
Nabukadnezar gibi dünyada hüküm süren bütün milli liderler ve yöneticiler, gerçeği görerek imana geleceklerdir. Zira bütün dünyayı kazanıp da canını yitirmiş olana, Allah’ın egemenliğinden uzaklaşmış olan bir kimseye bu hareketi hiçbir fayda sağlayamaz. Bütün insanlar kurtuluşlarını Rabbani Yönetimde aramalıdırlar. Çünkü ancak bu şekilde esenliğe erişebileceklerdir.
Yine aynı bölümün 48. ayetinden:
Bu olaydan sonra Kral Daniel’i yükseltti ve ona pek çok muhteşem hediyeler vererek onu bütün Babil Eyaleti üzerine hakim ve Babil alimlerinin Reisi ve Amiri yaptı. Ancak Daniel, Babil Eyaleti işleriyle ilgilenmeleri için Şadrak, Meşak ve Abed-Nego’yu da Krala takdim etti ve onları da Devlet İdaresine tayin ettirdi, kendisi ise sarayda kaldı.
Böylece Daniel Peygamber, Milattan 655 yıl evvel, ilahi vahiy sayesinde, uzun devirler ve asırlarca hüküm süren imparatorluklardan, krallıklardan ve bunların sonları hakkında önceden bilgi vermiş olan Rabbani Yönetim’den, Allah’ın Oğlu (İbnullah) Mesih İsa’dan bahsederek, O’nun gökten inip yeryüzünde manevi bir Rabbani Yönetim kuracağını müjdelemiştir. Bu basit örnekten ibret alıp bütün imansız ve inançsızlar tövbe etmeli ve İsa’ya iman edip bu Rabbani Yönetim’e dahil olabilme çarelerini bütün yürekten arzulamalı ve aramalıdırlar. Zira insanlığın kurtuluşu ancak bu şekilde sağlanacaktır.
Tevrat’ın Daniel Peygamber (2. ve 7. bölümlerindeki) rüyaların yorumu tarihi olaylarla aydınlatıldığında şöylece bir listesini yapabiliriz:
| No | 2. Bölüm (Heykel) | 7. ve 8. Bölümler (Canavarlar) | Tarihi Karşılığı |
|---|---|---|---|
| 1 | Heykelin saf altından başı | Veya Kartal kanatlı ARSLAN | Babil İmparatorluğu M.Ö. 625-531 |
| 2 | Heykelin gümüşten göğüs ve kolları | Veya ayı | Med-Pers İmparatorluğu M.Ö. 530-331 |
| 3 | Heykelin bakırdan karnı ve kalçaları. | Veya dört başlı ve dört kanatlı kaplan | İskender-Yunan İmp. M.Ö. 331-168 |
| 4 | Heykelin demirden bacakları | Veya demir dişli Canavar | Roma İmparatorluğu M.Ö. 130 - M.S. 330 |
| 5 | --- | --- | Kurtarıcımız Mesih İsa’nın Dünyaya İnişleri |
| 6 | Heykelin ayaklarının bir kısmının kilden ve bir kısmının da demirden olduğu | --- | Roma İmparatorluğunun ikiye bölünüşü. (Batı Roma ve Doğu Roma-Bizans) |
| 7 | Heykelin demir ve kilden on parmağı | Muhteşem canavarın on boynuzu | Tarihi akınlar neticesinde kurulan on devlet. |
| 8 | --- | Küçük boynuz | MUHAMMED VE İSLAMİYET |
| 9 | --- | --- | İslamiyetin yayılışı |
| 10 | --- | --- | Dünyada Birleşik Milletler teşkilatı ile bir Dinler Federasyonu |
| 11 | --- | --- | DOĞU ORTODOKS KİLİSESİNİN EVRENSEL KARAKTER ALMASI |
İşte Kore’de çarpışan gençlerimizin amaçları eski zamanlardan bambaşkadır; onlar bir Han, bir Padişah veya sadece bir millet uğruna değil, fakat insanlık uğruna ve gelecekte hürriyet, adalet, saadet ve sevgi ile yaşamamızı sağlamak için kanlarını dökmektedirler.
Yukarıda söylenilenlere, burada çeşitli Peygamberlerden aldığımız ve İsa’nın hayatına ait olan müjdeleri içeren bazı parçaları, dikkatle incelemeniz için ekliyoruz:
[F.3.2.] Dünyanın Kurtarıcısı Ve Tevrat’ın İsa’nın Geleceği Zamanı Müjdeleyen Ayetleri
Şunu bil ki, Kudüs’ün inşası hakkında emir çıktıktan sonra Mesih İsa’ya kadar yedi hafta ve altmış iki haftalık bir zaman vardır. Ve bu arada sıkıntılı zamanlarda şehir yine inşa edilecektir. Yani ilk yedi haftada ve altmış iki hafta sonra da Mesih görünecektir. Lakin kendisi için gelmeyecektir. Ve gelecek olan Mesih’in halkı şehri ve Tapınağı harap edecektir. Ve şehrin sonu tufanla gelecektir. Ve bu harbin sonuna kadar yıkımlar devam edecektir.
[F.3.3.] İsa’nın Doğuşu Hakkında Peygamberlikler
Ve Peygamber Yeşaya, Ey Davut’un evi dinleyin, dedi. Sizce insanları yormak küçük bir şey mi ki, Allah’ımı da yormak istiyorsunuz! Onun için Rab kendisi size bir işaret verecektir. Ve işte bakire hamile kalıp bir oğlan çocuğu doğuracaktır. Ve onun ismi Emmanuel [Allah bizimledir] diye çağrılacaktır.
Ve sen ey Yahudiye’nin binlercesinden biri olacak derecede küçük olan Beytüllahim Efrata, bana ve bütün İsrail Halkına önderlik yapacak olan Mesih Senden çıkacaktır.
Milattan 432 sene evvel Peygamber Malaki ve Zekeriya Peygamber de bunu söylemişlerdi.Tevrat, Malaki 9:4; Zekeriya 9:9.
Her sabah ve akşam ve vakit buldukça, birçok mezhebi temsil ettikleri halde, canı yürekten yalnız insanlığın kurtuluşu için dua etmektedirler. İşte onların kalplerinde başlayan bu yakınlık bir dinler birliği sağlayacaktır ve böylece de insanlar barış ve refah içinde yaşayacaklardır.
Gözlerimizi Yüce Allah’a yükselterek gökte bir Babamız (Peder) olduğunu düşünürsek, O’nun bize olan merhameti ve sevgisi kalplerimizde de sevgi meşalesini yakacaktır; böylece İsa’da birleşerek ve İncil’in yüksek insani değere sahip öğretisini kural edinerek birbirimize ve millet millete bağlanacağız.
Sözü geçen bu Peygamberliklerden Yuhanna 12:12-16 ve Matta 2:6 ayetlerinde bahsedilmektedir.
Ve Yesse kütüğünün gövdesinden bir filiz ve onun köklerinden bir dal çıkacaktır. Ve onun üzerinde Rab’bin Ruhu; bilgi, anlayış, kuvvet, öğüt ve sağduyu ruhu mevcut olacaktır...
Rabbim Allah kulağımı açtı, ben de geriye dönüp kaçmadım ve asi olmadım. Sırtımı kamçılayanlara ve yanaklarımı yolanlara teslim ettim. Yüzümü hakaret ve tükürmelerden saklamadım. Zira Rabbim ve Allah’ım bana yardım edecektir. Onun için utanmadım.
Aynı şekilde Yeşaya 8:4-7 ayetleriyle, Mezmur 21:17 ayetinde, ayrıca Matta 27:39-43 ve Yuhanna 12:27 ayetinde aynı konu tekrarlanmaktadır.
[F.3.4.] Mesih’in Kendine İman Edenleri Yükselteceği Hakkında
Uyan, uyan. Rab’bin Ruhu, eski günlerdeki gibi uyan, geçmiş devirlerdeki gibi kuvvetlen. Ejderhayı yaralayan ve canavarı ezen sen değil misin! Denizlerin dibini, kurtulanların geçmesi için yol yapan sen değil misin! Ve Rab’bin kurtardıkları dönecekler, alkışlar ve marşlarla Siyon’a geleceklerdir.
[F.3.5.] Mesih’in Çarmıh Üzerinde Öleceği Hakkında
Davut Peygamber de bin sene evvel, 22. Mezmurun 17. ayetinde şöyle demişti:
Ve dilim damağıma yapıştı. Ve sen beni ölüm toprağına indirdin. Zira etrafımı köpekler sardı. Ve kötü niyetli olanlar etrafımda toplandı. Ellerimi ve ayaklarımı deldiler. Bütün kemiklerimi sayabilirim. Aralarında giysilerimi paylaştılar. Ve cübbem için kura çektiler.
Fakat ben boğazlanmaya götürülen zararsız bir koyun gibiydim. Ve aleyhimde tuzak hazırladıklarını anlamamıştım.
Ve Rab bana dedi ki: Git bu halka söyle: Kulakla işiteceksiniz fakat duymayacaksınız. Ve gözle göreceksiniz fakat anlamayacaksınız. Zira bu halkın, gözleriyle görmemeleri, kulaklarıyla işitmemeleri ve yürekleriyle duymamaları için yüreği katılaştı, kulakları ağırlaştı ve gözleri kapandı.
[F.3.6.] İsa İnsanlığın Kurtuluşu Uğruna Kendi Rızası İle Acı Çekti
Hakikaten o hastalıklarımızı aldı ve dertlerimizi yüklendi. Ve biz de O’nun Allah tarafından terk edilmiş, belaya uğramış ve yaralanmış olduğunu sandık. Halbuki O, bizim günahlarımız için yaralandı ve kötü davranışlarımız için acı çekti. Bizim esenliğimizi sağlayan ceza O’nun üzerine yüklendi. O’nun yaralarıyla biz şifa bulduk.
Bundan başka Davut Peygamber’in ilahilerine bakılırsa ve bunlardan Mesih İsa hakkında bilgi almak istenirse; 44. ve 109. ilahiler O’nun Peder Allah’tan doğuşunu ve bedene girişini, 21. ve 26. ilahiler O’nun çarmıh üzerinde öleceğini ve yaşadığı sürece Yahudilerden göreceği hakaretleri, 2. ve 18. ilahiler Yahudilerin O’na karşı hisleriyle Yahuda tarafından ele verileceğini, 20., 49. ve 71. ilahiler İsa’nın Peder Allah’ın yanındaki seçkin yerini ve insanları yargılama yetkisini, çarmıha gerildikten sonraki bedene girişini ve milletleri kendine çekmesini, 15. ilahi ise O’nun ölülerden dirileceğini, 23. ve 46. ilahiler O’nun göğe yükseleceğini bize önceden haber vermişlerdir.
Şadrak, Meşak ve Abed-Nego gibi üç gencin ateşte yanmaması ve Yûnus Peygamber’in de üç gün sonra balığın karnından sağ ve salim çıkması gibi olaylar da buna birer şahittir. Bütün bunlara cevap vermek için Tevrat’ı tamamen buraya aktarmak zorunda kalacağımızdan, yukarıdakilerle yetiniyoruz.
Ve adeti üzerine, Şabat gününde Havraya girdi ve okumak için ayağa kalktı. Ona Tevrat’tan Yeşaya Peygamber’in tomarı verildi. Tomarı açıp, şöyle yazılmış olan yeri buldu:
“Rab’bin Ruhu Benim üzerimdedir. Zira Beni yoksullara müjdeyi vaaz etmek için meshetti. Beni; esirlere özgürlük ve körlere gözlerinin açılmasını ilan etmeye, ezilenleri kurtuluşa kavuşturmaya, Rab’bin makbul yılını ilan etmeye gönderdi.”
Ve kitabı kapatıp görevliye verdi ve oturdu. Ve Havrada bulunanların hepsinin gözü O’nun üzerindeydi. O da onlara: “Bu yazılar bugün kulaklarınızın işittiği şekilde tamamlanmıştır” dedi.”
[F.3.7.] Eski Yunan Filozoflarının Allah Ve İsa Hakkındaki Sözleri
Apollonios’tan: Ben üçte yalnız bir tek yüce Allah kabul ediyorum. Bunun Kelâmı, ilahi, ölümsüz ve bakire bir kızda gebe kalacaktır. Çünkü bu Allah’ın Sözü [Kelâmullah], ateşli bir yay gibi, doğru gidecektir. Ve bütün dünyaya hakim olacak ve Peder’e hediye götürecektir.
Atinalı Solon’dan: Geç vakit bu çok kısımlı yeryüzünde hatasız bir beden doğacaktır. Yorulmaz İlahlık, tedavisi mümkün olmayan bütün hastalıkların sırrını çözdü. Ve bunun için kötü halk tarafından kendisine karşı kıskançlık gösterildi. Ve yüksek bir yerde asılacak ve her şeye rızası ile ve yumuşaklıkla katlanacaktır.
Thukididis’ten: Allah birdir, manevi nurdur. O’na hamdolsun. Çünkü her şey bire varır. Başka Allah, başka melek, başka hikmet, başka cin ve peri, başka kurban yoktur. Yalnız kainatı yaratan bir hakim vardır. Bu zat tabiata inerek suyu yaratmıştır.
Plutarhos’tan: Kainatın üzerinde, bunun üstünde ve bundan başka bir şey varsayılamaz. KELÂM BUNDAN OLUP başkasından olamaz. Açık olarak anlaşılıyor ki, Allah’ın hikmeti ve Sözü (Kelâmı) yeryüzünü kapsamaktadır.
Platon’dan: Eskisi yenidir ve yenisi eskidir. Peder Oğul’da ve Oğul Peder’dedir. Bir, üçe bölünmüş ve üç birdir.
Aristotelis’ten: Doğada yorulmaz Allah’ın doğumu vardır. Çünkü bundan aynı Kelâm doğuyor.
Filon’dan: Bu büyük gökyüzünde, yürüyen alevden üstün ve sönmez ebedi bir ateş vardır. Bundan gökler ve yeryüzü, deniz ve yeraltı ve cinler titrer. Ve kendi kendisinin Babası ve babasız çok mutluydu.
Sofoklis’ten: Allah’ın başlangıcı yoktur. O, doğası gereği sadedir. Gökyüzünü ve hem de yeryüzünü O yarattı.
Thalis’ten: Peder Oğul’dur ve Oğul Peder’dir. Bedensiz bir tek Allah’tır.
Bilge Sivila’dan: Gökyüzünden asırların Padişahı gelecektir. Ve bütün bedenleri ve bütün dünyayı O yargılayacaktır. Anne gelinden ve lekesiz bakireden Allah’ın yegane Oğlu doğacaktır. Başlangıcı olmayan ve yanına varılamaz bir Allah’ın Sözü doğacaktır. Bundan gökler ve insan aklı titrer.
[F.3.8.] Dünyanın Kurtarıcısı Ve Eski Çin Alimleri
İsa’nın dünyaya gelişi, yaşaması ve eseri hakkındaki çeşitli Peygamberliklerin büyük değeri bilinmektedir.
Seçilmiş halk olan Musevi milletinden başka, daha az oranda olsa bile diğer milletler de Allah tarafından, Oğlunun bir zaman dünyaya geleceği hakkında Kutsal Ruh aracılığıyla müjdeler aldılar.
Daha mistik olan Doğuda bu ilahi hazırlık şiddetle kendini gösterdi. Böylece de eski Çin kitaplarında gelecek olan Kurtarıcı’nın niteliği, Greko-Latinlere kıyasla o kadar net olarak çizilir ki, İsrail Peygamberlerinin ilahi müjdelerine hayret verici bir şekilde uyar.
Aslında Konfüçyüs Peygamber değildir. O ancak zamanına kadar dini gelenek halinde gelen ve din kitaplarında saklı bulunan “AZİZLER AZİZİNİN GELECEĞİ” hakkındaki müjdeyi kabul ve tasdik etti. Azizler azizi derken de “Her şeyi bilen, her şeyi gören ve bütün sözleri hayat kurtarıcı ve hakikat olan”ı kastederler. Yalnız O, Peder’in büyüklüğüne layık kurban verebilir.
Konfüçyüs’ün öğrencisi Mencius “Milletler onu susamış ağaçların sabah çiyini bekledikleri gibi bekliyor” diyor. Tson-Yiong kitabı da “Onun geçeceği yollar bakirdir ve erdemi bütün dünyayı kaplayacaktır” diyor. “O her şeye yeni hayat aşılayacak ve Göğe kadar yükselecektir.” “Mükemmelliğin Yolları, Azizler azizi gelip de onları kurmadığı ve ayak izlerini bırakmadığı sürece bakir kalacaklardır; milletler ona secde edecekler ve onu görüp işitince onun peşinden gidecekler ve hepsi bir ağızdan onun büyüklüğünü seslendirecekler. Dünya onun büyüklüğünü ve ismini kabul edenlerle dolacak. Çin de onun büyüklüğünün ışıklarından faydalanacak. O ışıklar barbar kabilelere, aşılmaz çöllere ve erişilmez ülkelere kadar sızacak ve oraları aydınlatacaktır. Her iki yarımkürede, denizlerin bir kenarından diğer yanına kadar; yıldız gören, yağmurla ıslanan ve insanlar tarafından yaşanılan hiçbir ülke, hiçbir kıyı, hiçbir yer kalmayacaktır ki onun ismini övmesin.
O GÖK VE YER VAR OLMADAN EVVEL MEVCUTTU, HER ŞEYİ YARATAN VAR EDEN O’DUR. GÖK VE YERYÜZÜNÜ VE ÜZERİNDE MEVCUT OLAN HER ŞEYİ O YARATTI. Her şeyi O korur ve kainatın başlangıcını ve sonunu yalnız O bilir; ne kadar büyük olsa da bizimkine benzeyen insani doğası vardır. Bizim gibi mükemmel insandır. Ve insan neslinin yegane efendisi ve Rabbidir.
Yalnız O, kainata hükmeden Yüce Allah’a-Peder’e (Sang-ti-ye) kurban olmaya güç yetirebilir. Gökle yeryüzünü barıştırarak dünyada tekrar barış ve düzeni canlandıracaktır. Bir azizin kanununu tamamlayıcı olarak beklenecektir. Kendisini cihana yayılmış bir krallık ortasında ilan edecektir ve oradan da dünyanın en ücra köşelerine yayılacaktır. Onun kanunu her şeyi kapsayacaktır ve Doğu denizinden Batı denizine kadar ve bir kutuptan diğer kutba kadar her yerde korunacaktır. Aklı olan her varlık, nefes alan her canlı ve güneşin ışığı altında her şey onun hakimiyetinde olacaktır.
GÖKLE BİRLEŞMİŞ OLACAKTIR, onun için de GÖK İNSANI veya İNSANOĞLU diye adlandırılacaktır. Tien-Gin İNSAN-ALLAH’TIR. Emmanuel’dir. Azizler Azizinin gökle ve yüce Kelâm (Söz) ile birleşme durumu onun erdemi sebebiyle değildir; çünkü o DAHA DOĞARKEN BİRLEŞMİŞ DOĞACAKTIR.
Dünya cehaletin ve bağnazlığın en koyu karanlığı içine gömülü bulunduğu, erdemin ortadan kalktığı ve kötülüğün hakim olduğu bir devirde O dünyaya gelecektir, fakat sonra tekrar her şey en doğal halini alacaktır.
O DÜNYADADIR VE DÜNYA ONU TANIMAZ... AZİZİ VURUN, ONU KAMÇILAYIN. Eşkıyaya özgürlük bağışlayın.
DÜNYANIN BÜTÜN GÜNAHLARINI TAŞIYACAK OLAN O, RAB’DİR. Dünyanın kara talihini kaldıracak olan bütün kainatın efendisi ve Kralıdır.
Yukarıda derlediğimiz metinlerden doğan etki hayret vericidir. İnsana bu kadar saf hakikat karşısında ister istemez bir ürperme geliyor. Burada özellikle Yeşaya Peygamber’in Peygamberlikleri ile benzerlik apaçıktır, hatta bazen cümle ve kelimesine kadar birbirinin aynısıdır.
Bu karşılaştırmadan da, Eski Çin mistiklerinin ağzıyla da aynı Ruh’un konuşmuş olduğu doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.
(Kivotos Mecmuası, Sayı 4, s. 174-175, Nisan 952 ve 1. Aristokli.)
[F.3.9.] İncil’de Hz. Muhammed’in Geleceğini Müjdeleyen Ayetler Var Mıdır?
Bazı İslam alimleri, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini Tevrat ve İncil’den de ispat etme kaygısına düşmüşlerdir. Halbuki diğer taraftan bunları yürürlükten kalkmış sayarak, müminlerini bu kitapları okumaktan alıkoymakta ve böylelikle de birçok hakikatten uzak kalmalarına sebep olmaktadırlar.
Bir taraftan onları bozulmuş sayarken, diğer taraftan onlardan yardım istemek suretiyle çelişkiye düştüklerini görmüyorlar. Bu yöntemle, Kutsal Kitapların okunma endişesi olmadığını düşünerek, akıllarına geleni İncil’de yazılmış gibi göstererek derlemekte ve bu yolla kelime oyunu yapmaktadırlar. Ömer Rıza üstadımız bakınız ne diyor:
Hz. Muhammed’den altı yüz sene evvel gönderilen ve en son peygamber olan Hz. İsa, dünyayı tam ve mükemmel bir hakikate götüremeyeceğini, çünkü döneminin bu hakikati kavrayamayacağını açıkça söylemişti.
Hz. İsa Havarilerine diyor ki: “Size söyleyeceğim daha çok şeyler var. Lakin şimdi dayanamazsınız. O, Hakikat Ruhu geldiği zaman sizi bütün hakikate yönlendirecektir.”
Onun için Kur’an ilahi iradenin tam ve mükemmel vahyi olmak gibi en yüksek konuma sahip bulunuyor.
Ömer Rıza’dan aldığımız bu parça ile, bize gelen ve içeriğini ilk sayfalarımızda gördüğünüz mektubun bu konuya ait kısmını buraya tekrar ekleyip bazı İslam alimlerinin bu konuda söylediklerinin ve iddia ettiklerinin hepsine birden cevap vereceğiz:
Eğer benim ismimle bir şey dilerseniz, ben onu yapacağım. Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız. Ben de Peder’e [Baba’ya] yalvaracağım ve O size başka bir Tesellici, — Paraklitos — hakikat Ruhunu verecektir; ta ki daima sizinle beraber olsun; Onu dünya kabul edemez, çünkü onu görmez ve bilmez; Siz onu bilirsiniz çünkü yanınızda duruyor ve içinizde olacaktır. Sizi öksüz bırakmam; Size gelirim. Biraz zaman daha ve dünya artık beni görmez, fakat siz beni görürsünüz; mademki ben yaşıyorum, siz de yaşayacaksınız. O günde bileceksiniz ki, ben Peder’imdeyim ve siz bendesiniz ve ben sizdeyim.
Hazreti İsa’yı kurtarmak için çalışan nüfuzlu insanlar da vardı. Bunlardan biri Aramatyalı Yusuf’tu. Bu zat İsa’nın gizli öğrencilerindendi. (Yuhanna 18:38) Yusuf İsa’yı evvela Yahudi meclisinin elinden kurtarmaya çalışmış! (Yuhanna 23:51), fakat başarılı olamadığı için başka çarelere başvurmaya karar vermiş; zengin bir adam olduğu için nöbetçi muhafızları elde etmiş, bunlar da İsa’nın öldüğünü söyleyerek cesedini ona teslim etmişler. (Markos 15:45) Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, s. 148, not.
Bu yazılara bir kelime eklemeden Markos İncili’nden 15:42-47. kısmını buraya karşılaştırma için ekleyelim:
Artık akşam olunca, hazırlık günü [Cuma] yani Şabat’ın arifesi olduğundan Allah’ın büyüklüğüne inanmış olan doğru sözlü meclis üyesi Arimatealı Yusuf geldi; cesaret ederek Pilatus’un yanına çıktı ve İsa’nın ölüsünü istedi. O da O’nun bu kadar çabuk öldüğüne şaştı ve yüzbaşıyı çağırarak İsa öleli epey oldu mu? diye sordu. Ve yüzbaşıdan öğrenince vücudu Yusuf’a verdi. O da keten bezi satın alarak onu çarmıhtan indirdi ve beze sararak O’nu kayadan oyulmuş bir kabre koydu ve kapısına bir taş yuvarladı. Mecdelli Meryem ve Yusa’nın annesi Meryem nereye konulduğunu görüyorlardı.
Herhalde buraya aktardığımız bu iki parçanın karşılaştırılmasından; şu ya da bu havariye atfen yazılanların (Yuhanna’ya “Yusuf İsa’yı evvela Yahudi meclisinin elinden kurtarmaya çalışmış!” ve Markos’a “zengin bir adam olduğu için muhafızları elde etmiş” sözü atfedildiği gibi) sırf Kutsal Kitaplar (Müslümanlar tarafından okunmuyor, o halde ben istediğimi istediğim havariye atfederek yazabilirim ve bunun farkına varan olmaz, düşüncesi ile yazıldıklarını ve okuyanları nasıl aldattıklarını gösteren bir örnektir kanaatindeyiz).
Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum; Benim gitmem sizin için hayırlıdır; çünkü gitmezsem Tesellici size gelmez; fakat gidersem onu size gönderirim. Ve o geldiği zaman günah için, doğruluk için ve yargı için dünyayı suçlu çıkaracaktır; Günah için, çünkü bana iman etmezler; doğruluk için, çünkü Peder’ime gidiyorum ve artık beni görmezsiniz; ve yargı için, çünkü bu dünyanın egemenine hükmedilmiştir. Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o, Hakikat Ruhu gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işittiyse onu söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir. O beni yüceltecektir. Çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir. Peder’in nesi varsa benimdir; bunun için: Benimkinden alacak ve size bildirecektir, dedim. Biraz süre sonra beni artık görmeyeceksiniz; ve yine biraz süre sonra beni göreceksiniz.
“Ben de Peder’e yalvaracağım ve O size başka bir Tesellici [Paraklitos] verecektir...” (Yuhanna 14:16) yüce vaadi ile, İsa’nın burada bahsettiği Tesellicinin Kutsal Ruh (Ruhulkudüs) olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırız. Nitekim: “Sonsuza dek sizinle beraber olsun; Dünya O’nu kabul edemez çünkü onu görmez ve bilmez” (Yuhanna 14:17) sözleri, bunu bize apaçık bir şekilde ifade etmiş oluyor.
Kalplerimizde en ufak bir şüphenin bile kalmaması için İsa sözüne devamla, en açık kelimelerle bunu bir daha tekrar ediyor:
“Fakat benim ismimle Peder’in göndereceği Tesellici Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi aklınıza getirecektir.” (Yuhanna 14:26) diyor.
Evet, gönderileceği İsa tarafından müjdelenen Kutsal Ruh insan olmadığından “dünya O’nu görmez ve bilmez” (Yuhanna 14:17) denilmekte ve İsa’nın Göğe alınmasının ellinci günü, Pentikost Bayramında, yani ellinci günde Havarilere inmesiyle durum açıklanmaktadır. Bu nokta inkarı mümkün olmayan bir hakikattir. O’nunla onlar teselli bulmuşlar ve mucizeler yaratmışlardır.
Ancak Kutsal Ruh, Havariler öldükten sonra da “sonsuza dek sizinle beraber olacaktır” ilahi emri gereğince, Havarilerin halefleri olan Kilise mensuplarına nesilden nesile aktarılarak dünyanın sonuna kadar Evrensel Kilise ile beraber bulunacaktır. Şimdi ilahi tanıklık bu şekilde ezelden ebede kadar Evrensel Kilise ile beraber olan Peder Allah, Oğul ve Kutsal Ruh olarak mevcut bulunacaktır.
İsa’nın bu tarih ve öğretilerinden ilahi amacı budur. Çünkü Tesellicinin sonsuza dek kalması lazımdır. Havariler ölümlüdür, sonsuza dek kalma ancak ardıllıkla (halefiyetle) gerçekleşir. Evrensel Kilise onların ebedi ardılıdır. Demek ki Kutsal Ruh, Evrensel Kilise ile daima ve sonsuza dek beraberdir.
Bu hakikati anlamakta hiçbir zorluk yoktur. Yüce Allah, İncil’deki hakikatleri insanlara anlatacak ve tattıracak olan Kutsal Ruh’u, İsa’nın göğe yükselişinden elli gün sonra yollamıştır.
“Artık sizinle çok şeyler konuşmayacağım, çünkü bu dünyanın egemeni geliyor ve bende onun hiçbir şeyi yoktur” (Yuhanna 14:30). İsa bu sözleri söylerken Hz. Muhammed’i kastetmez. “Benim gitmem hayırlıdır, zira ben gitmeyince size teselli edici gelmez, ama gittiğim takdirde onu size gönderirim” (Yuhanna 16:7) demesi Hz. Muhammed’i göndereceğini değil, ki bunu Hz. Muhammed bile kabul etmez, fakat Kutsal Ruh’u göndereceğini gösterir. Nitekim: “Gerçi İsa daima bizimle beraberdir. Çünkü Gökte ve yeryüzünde bütün hakimiyet bana verildi. Şimdi siz gidip bütün milletleri öğrenci edinin; onları Peder, Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz edin. Ve işte ben bütün günler, dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim.” (Matta 28:18-20) demişti.
Ve daima bizimle beraber kalacaktır. Fakat artık O bu geçici dünyanın dar çerçevesi dışına çıkmış bir varlık olduğu için, bize bizim çapımızda bir koruyucu, bir tesellici; bizi her zorluğumuzda olduğu gibi “günah, doğruluk ve yargı konusunda”. Evrensel Kilise mensuplarının ağzı ile bizi ikna edecek olan Kutsal Ruh’u, sonsuza dek Hristiyanlarla birlikte kalmak üzere göndermiştir.
“Size söyleyeceğim çok şeyler var. Lakin şimdi dayanamazsınız. O, Hakikat Ruhu geldiği zaman sizi bütün hakikatlere yönlendirecektir” (Yuhanna 16:12-13) demesinin manası da şudur: Havariler, bilindiği gibi halk tabakasından; balıkçı, gümrükçü vb. gibi eğitimsiz okuma yazması olmayan insanlardı. Böyle olunca da yaydıkları Hristiyanlığın yüksek ve kıymetli prensiplerini nasıl yaydılar ve nasıl onların önderi olabildiler? Muhakkak ki İsa yaşarken onlarla bilim ve felsefe hakkında konuşamazdı. Çünkü onların bu konuları anlamalarına imkan yoktu. Fakat Hakikat Ruhu ile, yani Kutsal Ruh ile dolunca, yalnız dünyadaki bütün dilleri konuşmakla kalmadılar, aynı zamanda da eser olarak dünyada eşsiz olan İncil’i yazdılar. Çünkü “O Hakikat Ruhu geldiği zaman sizi bütün hakikatlere yönlendirecektir” (Yuhanna 16:13) demişti.
Bu konuyu Müslümanlık bakış açısıyla inceler ve bir an için gönderilecek olan Paraklitos’un, Kutsal Ruh’un yani Hakikat Ruhunun Kutsal Ruh olmadığını düşünürsek; bunun Muhammed olabileceğini — Müslümanların yaptığı gibi iddia edebilir miyiz? Herhalde hayır. Çünkü bilindiği gibi Hz. Muhammed, İsa’nın ismi ile Peygamberlik iddia etmediği gibi İncil’in adı geçen ayetlerini zikretmiş de değildir. Yok eğer İsa tarafından gönderilmiş idiyse, O’nun prensipleri ve eğitimleri sınırı içinde yürümediği için ve O’nu bir Peygamber seviyesine indirdiği için herhalde Allah huzurunda sorumlu ve Hristiyanlık nezdinde bir ayrılıkçıdır. Yukarıda zikrettiğimiz ayetin manasına, ifadesine ve ruhuna göre; gelecek olan Ruh, Mesih İsa’nın Rab olarak dünyada göründüğünü yüceltecektir ve yüceltmiştir. Ayrıca ayette o gelecek olanın “İncil’den alıp insanlara bildireceği” açıkça belirtilmiştir.
Diğer taraftan “O hakikat Ruhu geldiği zaman... Gelecek şeyleri size açıklayacaktır” (Yuhanna 16:13) ilahi cümlesine bakılırsa, yine Hz. Muhammed’in Kur’an’ın birçok ayetince de Peygamberlik yapamadığını, çünkü gelecek ve olacak şeylerle hiç meşgul olamadığından anlayabiliriz.
Bu durumda İncil’de belirtilen parçalarından Hz. Muhammed’e bir pay ayırabilmek imkansızdır. Müslüman alimlerinin anladığı Paraklitos insandır; bu zat da Havarilerden yedi asır sonra gelip geçmiştir.
İncil’in Paraklitos’u ise, Allah tarafından Havarilere ve müminlere gönderilen ve “sonsuza dek müminlerle beraber kalacak olan” (Yuhanna 14:16) Kutsal Ruh’tur.
Ayrıntılı olarak yukarıda gördüğümüz ayetlerden anlaşılan ilahi bir hakikat varsa, o da “Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’un, yani üç kişilikte (uknumda) mevcut bulunan bir Allah’ın” var oluşudur. Bunu İsa bu yolda tarif etti, Havariler bu hakikati bu yolda kabul ettiler; Genel ve Bölgesel Kurullar (Sinodlar) ile Kilise Babaları da bunu bu yolda onayladılar.
Allah’ın üç kişilikte olduğu, Fatih Sultan Mehmed’e Trabzonlu Georgios’un hitabesinden ve Patrik Geradios’un dini beyanından anlaşılmışsa da, şurada kendimizden alacağımız bir örnek ile de anlatabiliriz: Ben birim; benden doğan sözüm (kelâmım) iki; benden kaynaklanan ve beni düşündüren ve düşünmeye sevk eden ruhum üç. Sözüm benden doğup sizin kulağınıza ve kalbinize girerken ben girmiyorum, sözüm giriyor ve ben size bu sözü söylerken bende bir de düşünen Ruh vardır. Ben sizin kulağınıza ve kalbinize girmedim, ruhum da girmedi, yalnız sözüm girdi. Ve sözüm size girdiği vakit benden ayrılmadı, yine bendedir ve bu üç görünen şey bir tek benim. Bu üçü beraber olmayınca ben var olamam. İşte ben üçüm ve bu üç bir tek benim.
Allah’ın üç şahsiyette olduğunu Tevrat’ta Hz. Musa ve diğer Peygamberler sembollerle haber verdilerse de açıkça söylemeye cesaret edemediler. Sebebi de Yahudilerin, birçok ilaha tapan Mısırlıların arasında uzun süre yaşamış olmalarıdır. Bu yüzden putperestliğe meyletmemeleri için kendilerine üç kişilik (uknum) hakkında fazla açıklama verilmedi.
Tevrat’ta “Allah” tabiri “Elohim” olarak yazılı olup “Allahlar” demektir. Tekili ‘Eloah’tır ki Allah demektir. İsa, insan olup bedene girdikten sonra bu üç sıfatın, yani Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’un bir Allah olduğunu açıkça bizlere bildirdiğinden, biz bu inanç esaslarına inanarak vaftiz oluruz. İncil’in sözleri insan bilim ve aklının işi değil, Kutsal Ruh’un sözüdür (kelâmıdır).
İsa (Yeşua), İbrani dilinde kurtarıcı demektir. Bu isim melek tarafından kondu. Allah’ın Sözü’nün (Kelâmullah) insan oluşundaki amaç, insanı günahlarından ve şeytanın zulmünden kurtarmaktı. Nasıl ki bütün insanlar İsa’da bir imanla birleşip bir topluluk kuracaklardır.
Bazı tahtlar ve bunlara oturanları gördüm. Onlara yargılama yetkisi verilmişti. İsa’ya tanıklık ve Tanrı’nın sözü uğruna başı kesilenlerin canlarını da gördüm. Bunlar, canavara ve heykeline tapmamış, alınlarına ve ellerine onun işaretini almamış olanlardı. Hepsi dirilip Mesih’le birlikte bin yıl egemenlik sürdüler.
Bundan sonra yeni bir gökle yeni bir yeryüzü gördüm. Çünkü önceki gökle yeryüzü ortadan kalkmıştı. Deniz de yoktu artık.
İsa, Zeytin Dağı’nda otururken öğrencileri yalnız olarak yanına geldiler. “Söyle bize” dediler, “Bu dediklerin ne zaman olacak, senin gelişini ve çağın bitimini gösteren belirti ne olacak?” ... O günler kısaltılmamış olsaydı, hiç kimse kurtulamazdı. Ama seçilmiş olanlar uğruna o günler kısaltılacak. Eğer o zaman biri size, ‘İşte Mesih burada’, ya da ‘İşte şurada’ derse, inanmayın. Çünkü sahte mesihler, sahte peygamberler türeyecek; bunlar büyük belirtiler ve harikalar yapacaklar. Öyle ki, ellerinden gelse, seçilmiş olanları bile saptıracaklar.
Birçokları, ‘Ben O’yum’ diyerek benim adımla gelip birçok kişiyi saptıracaklar. Savaş gürültüleri, savaş haberleri duyunca korkmayın. Bunların olması gerek, ama bu daha son demek değildir. Ulus ulusa, devlet devlete savaş açacak; yer yer depremler, kıtlıklar olacak. Bunlar, doğum sancılarının başlangıcıdır. “Ama siz kendinize dikkat edin! İnsanlar sizi mahkemelere verecek, havralarda dövecekler. Benden ötürü valilerin, kralların önüne çıkarılacak, böylece onlara tanıklık edeceksiniz. Ne var ki, önce Müjde’nin bütün uluslara duyurulması gerekir. Sizi tutuklayıp mahkemeye verdiklerinde, ‘Ne söyleyeceğiz?’ diye önceden kaygılanmayın. O anda size ne esinlenirse onu söyleyin. Çünkü konuşan siz değil, Kutsal Ruh olacak. Kardeş kardeşi, baba çocuğunu ölüme teslim edecek. Çocuklar anne babalarına başkaldırıp onları öldürtecek. Benim adımdan ötürü herkes sizden nefret edecek. Ama sonuna kadar dayanan kurtulacaktır. “Yıkıcı iğrenç şeyin, bulunmaması gereken yerde dikildiğini gördüğünüz zaman –okuyan anlasın– Yahudiye’de bulunanlar dağlara kaçsın. Damda olan, evinden bir şey almak için aşağı inmesin, içeri girmesin. Tarlada olan, abasını almak için geri dönmesin. O günlerde gebe olan, çocuk emziren kadınların vay haline! Dua edin ki, kaçışınız kışa rastlamasın. Çünkü o günlerde öyle bir sıkıntı olacak ki, Tanrı’nın var ettiği yaratılışın başlangıcından bu yana böylesi olmamış, bundan sonra da olmayacaktır. Rab o günleri kısaltmamış olsaydı, hiç kimse kurtulamazdı. Ama Rab, seçilmiş olanlar, kendi seçtiği kişiler uğruna o günleri kısaltmıştır. Eğer o zaman biri size, ‘İşte Mesih burada’, ya da, ‘İşte şurada’ derse, inanmayın. Çünkü sahte mesihler, sahte peygamberler türeyecek; bunlar, belirtiler ve harikalar yapacaklar. Öyle ki, ellerinden gelse seçilmiş olanları saptıracaklar. Ama siz dikkatli olun. İşte size her şeyi önceden söylüyorum.
Ama o günlerde, o sıkıntıdan sonra, ‘Güneş kararacak, ay ışık vermez olacak, yıldızlar gökten düşecek, göksel güçler sarsılacak.’ O zaman İnsanoğlu’nun bulutlar içinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler. İnsanoğlu o zaman meleklerini gönderecek, seçtiklerini yeryüzünün bir ucundan göğün öbür ucuna dek, dünyanın dört bucağından toplayacak. İncir ağacından ders alın. Dalları filizlenip yaprakları sürünce, yaz mevsiminin yakın olduğunu anlarsınız. Aynı şekilde, bu olayların gerçekleştiğini gördüğünüzde bilin ki Tanrı’nın Egemenliği yakındır, kapıdadır. Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan bu kuşak ortadan kalkmayacak. Yer ve gök ortadan kalkacak, ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır.
O günü ve o saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba’dan başka kimse bilmez. Dikkat edin, uyanık kalın, dua edin. Çünkü o anın ne zaman geleceğini bilemezsiniz. Bu, yolculuğa çıkan bir adamın durumuna benzer. Evinden ayrılırken kölelerine yetki ve görev verir, kapıdaki nöbetçiye de uyanık kalmasını buyurur. Siz de uyanık kalın. Çünkü ev sahibi ne zaman gelecek, akşam mı, gece yarısı mı, horoz öttüğünde mi, sabaha doğru mu, bilemezsiniz. Ansızın gelip sizi uykuda bulmasın! Size söylediklerimi herkese söylüyorum; uyanık kalın!
Ama biz Tanrı’nın vaadi uyarınca doğruluğun barınacağı yeni gökleri, yeni yeryüzünü bekliyoruz.
[G.] Ebedi Hayat Varisleri Kimlerdir Veya Kıyamet Günü İsa Kimleri Huzuruna Kabul Edecektir
Oğul’a iman edenin sonsuz yaşamı vardır. Ama Oğul’un sözünü dinlemeyen yaşamı görmeyecektir. Allah’ın gazabı böylesinin üzerinde kalır.
Baba nasıl ölüleri diriltip onlara yaşam veriyorsa, Oğul da dilediği kimselere yaşam verir. Baba kimseyi yargılamaz, bütün yargılama işini Oğul’a vermiştir. Öyle ki, herkes Baba’yı onurlandırdığı gibi Oğul’u onurlandırsın. Oğul’u onurlandırmayan, O’nu gönderen Baba’yı da onurlandırmaz.
Size doğrusunu söyleyeyim, sözümü işitip beni gönderene iman edenin sonsuz yaşamı vardır. Böyle biri yargılanmaz, ölümden yaşama geçmiştir.
Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz.
Ey Mukaddes Peder, bana verdiğin kimseleri Senin isminle koru, ta ki bizim gibi bir olalar… Ve ben dünyadan olmadığım gibi onlar dahi dünyadan olmadıklarından, dünya onlara nefret etti… Sen beni dünyaya gönderdiğin gibi ben dahi onları dünyaya gönderdim… Ta ki hepsinin bir olalar ve Sen ey Peder bende ve ben sende olduğum gibi, onlar dahi bizde bir olalar… Ve böylece dünya, beni senin gönderdiğini ve beni sevdiğin gibi onları dahi sevdiğini anlasın.
Ve benim bu ağıldan olmayan başka koyunlarım da vardır; onları da getirmem ve toplamam lazımdır. Benim sesimi işitecekler ve hepsi bir sürü ve bir çoban olacaklardır.
Ya Rab! Senin haberini işittim ve korktum. Ya Rab, senelerin ortasında kendi işini canlandır, senelerin ortasında bildir. Gazap vaktinde merhameti hatırla.
Rabbimiz İsa’nın Pederi Allah mübarek olsun… Ezelden beri niyet eylediği, iyi rızasına göre kendi tasarımının sırrını, yani vakitlerin tamamlanması düzeninde her şeyi, gerek göklerde gerek yeryüzünde bulunan şeyleri İsa’da birleştireceğini bize bildirdi.
Kur’an : 6:36 “Ölülere gelince, onları da Allah diriltir.” (7:8-9) “O gün tartı haktır.” (4:159) “Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona [İsa’ya] inanmasın; kıyamet günü ise o [İsa] onlara şahitlik edecektir.”
[G.1.] İnsanın Sonu
Kur’an-ı Kerim’de (4:159) şöyle denilmektedir: “Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona [yani İsa’ya] inanmasın; Kıyamet günü ise O da onlara karşı şahitlik edecektir.”
İslam alemi de Kitap Ehli’nden sayıldığından, bu ayetin manasını hakkıyla anlayabilmek için insanın sonunun neler olduğunu öğrenmelidirler. İnsanın akıbetleri; ölüm, yargı, cennet yahut cehennemdir.
Ölüm: Ruhun bedenden ayrılmasıdır.
Ölümden sonra: Ruhumuz aniden, kendi iyi ve kötü amelleri hakkında yargı dağıtan Allah’ın huzuruna yükselir ve ölülerin dirilişini (kıyametini) bekler.
Bu hususta Hezekiel Peygamber’in şu peygamberliği çok dikkat çekicidir:
Rabbin eli üzerimdeydi; Rab beni Ruh ile çıkarıp bir ovanın ortasına bıraktı, orası kemiklerle doluydu. Beni onların etrafında dolaştırdı; kemikler ovanın her yanına yayılmıştı ve çok kurumuşlardı. Bana, ‘Ey insanoğlu, bu kemikler dirilebilir mi?’ diye sordu. Ben de, ‘Ya Rab Yehova, Sen bilirsin’ dedim. Bunun üzerine bana şöyle dedi: ‘Bu kemikler üzerine peygamberlik et ve onlara de ki: Ey kuru kemikler, Rabbin sözünü dinleyin! Rab Yehova bu kemiklere şöyle buyuruyor: İşte, ben içinize Ruh koyacağım ve dirileceksiniz. Üzerinize kaslar koyup sizi etle kaplayacağım, sizi deriyle örteceğim ve size ruh vereceğim; dirileceksiniz ve Rabbin ben olduğumu bileceksiniz.’ Bana emredildiği gibi peygamberlik ettim; ben peygamberlik ederken bir ses duyuldu, bir sarsıntı oldu ve kemikler birbirine yaklaştı. Gördüm ki üzerlerine kaslar ve et geldi, üstlerini deri kapladı; lakin onlarda henüz Ruh yoktu. O zaman bana şöyle dedi: ‘Ruha peygamberlik et ve de ki: Rab Yehova böyle buyurur: Ey Ruh, dört rüzgardan gel ve bu öldürülmüş olanların üzerine üfle ki dirilsinler.’ Emredildiği gibi peygamberlik ettim; üzerlerine Ruh geldi ve dirilip ayaklandılar; çok büyük bir ordu oldular.
Allah’ın kudreti ile dünya sonunda insanların bedenleri üzerine hayat gelecek ve ruhlarına kavuşacaklardır. Bu dünyadaki hayattan sonra insan için son bulmayacak ebedi bir hayat hüküm sürecektir. Böylece cennet ve cehennem hayatına geçilir.
Cennet: Kusursuz bir mutluluk yeridir. Orada iyiler sonsuza dek Allah’ı görüp O’na kavuştukları için mutlu olacaklardır.
Cehennem: İşkence yeridir. Kötüler orada Allah’ın yüzünden daima uzak kalacaklar ve şeytanlar ile beraber asla son bulmayacak azaplar çekeceklerdir.
Zikredilen 4:159 ayetine göre; ölümlerinden önce İsa’ya inanmayanlara, kıyamet günü İsa şahitlik etmeyecektir. Bunu da iyice anlamamız için Maide suresinin esas maksadını bilmeliyiz.
[G.1.1.] Maide Nedir? Efharistia’dır (Kutsal Sofra/Komünyon)
Hani havariler, “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökyüzünden bir sofra [maide] indirebilir mi?” demişlerdi de İsa onlara, “İman ediyorsanız Allah’a karşı görevlerinize dikkat edin!” demişti. Onlar, “Biz o sofradan yemek, kalbimize rahatlık vermek, Senin bize gerçeği söylediğini bilmek ve onu gözle gördüğümüze şahitlik etmek isteriz” demişlerdi. Meryem oğlu İsa da: “Allah’ım, Yüce Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir; bu sofranın inişi bizden öncekiler ve sonrakiler için bir bayram ve senin kudretine bir delil olsun. Rızık verenlerin en hayırlısı olan Sen, bize rızkımızı ver!” demişti. Allah da, “Onu size indireceğim! Artık ondan sonra sizden her kim nankörlük [kafirlik] ederse, Ben ona dünyada kimseye tattırmayacağım bir azapla işkence edeceğim” demişti.
Maide’nin, yani Efharistia’nın doğru manasını İslam alemi tamamen anlamak isterse; Kur’an-ı Kerim’de belirtilen “Allah’ın daha evvel gönderdiği kitaba inanın... Şayet sana gönderilen hakkında şüpheye düşersen, senden evvel gönderilen kitabı okuyanlara sor” (Kur’an, Yûnus Suresi, 10/94) emrine uyarak İncil’e başvurmalıdırlar. Şöyle ki:
Gerçekten size derim: Size gökten ekmeği Musa vermedi, fakat size gökten gerçek ekmeği Babam veriyor. Çünkü Allah’ın ekmeği gökten inen ve dünyaya hayat verendir. Ona dediler: Ya Rab, bu ekmeği bize daima ver. İsa onlara dedi: Hayat ekmeği benim; bana gelen asla acıkmaz ve bana iman eden asla susamaz. Fakat ben size dedim ki, beni gördünüz ve iman etmiyorsunuz. Baba’nın bana verdiği herkes bana gelecektir; bana geleni asla dışarı atmam. Zira kendi irademi değil, beni gönderenin iradesini yapmak için gökten indim. Beni gönderenin iradesi şudur: Bana verdiklerinden hiçbirini kaybetmeyeyim, ancak son günde onu dirilteyim. Çünkü Babam’ın iradesi şudur: Oğlu görüp O’na iman eden herkesin ebedi hayatı olsun; ben onu son günde dirilteceğim. Bunun üzerine Yahudiler, ‘Gökten inen ekmek benim’ dediği için mırıldanıp dediler: Babasını ve annesini tanıdığımız Yusuf oğlu İsa bu değil mi? Şimdi nasıl gökten indim diyor? İsa cevap verip dedi: Aranızda mırıldanmayın. Beni gönderen Babam çekmedikçe kimse bana gelemez; ben onu son günde dirilteceğim. Peygamberlerde yazılıdır: ‘Onların hepsi Allah tarafından eğitilmiş olacaklardır’. Babam’dan işitip öğrenen herkes bana gelir. Baba’yı kimse görmüş değildir; ancak Allah’tan olan Baba’yı görmüştür. Gerçekten size derim, iman edenin ebedi hayatı vardır. Hayat ekmeği benim. Atalarınız çölde man [kudret helvası] yediler ve öldüler. İnsan ondan yesin de ölmesin diye gökten inen ekmek budur. Gökten inmiş olan diri ekmek benim; eğer bir adam bu ekmekten yerse ebediyen yaşar; ve dünyanın hayatı için vereceğim ekmek kendi bedenimdir [etimdir]. Yahudiler, ‘Bu adam yemek için kendi etini bize nasıl verebilir?’ diye birbirleriyle tartıştılar. İsa onlara dedi: Gerçekten size derim, İnsanoğlu’nun etini yiyip kanını içmedikçe kendinizde hayat yoktur. Benim etimi yiyip kanımı içenin ebedi hayatı vardır; ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü benim etim gerçek yiyecek ve kanım gerçek içecektir. Benim etimi yiyip kanımı içen bende kalır, ben de onda. Diri olan Baba beni gönderdiği ve ben de Baba aracılığıyla yaşadığım gibi, beni yiyen de benim aracılığımla yaşayacaktır. Gökten inmiş olan ekmek budur; atalarınızın yedikleri ve öldükleri gibi değil; bu ekmeği yiyen sonsuza dek yaşar.
Rab İsa ele verildiği gece ekmek aldı ve şükrettikten sonra bölüp dedi: “Alın ve yiyin, bu sizin için bölünen benim bedenimdir; bunu benim anılmam için yapın.” Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra kaseyi aldı ve dedi: “Bu kase benim kanımla olan yeni antlaşmadır; her içtiğinizde bunu benim anılmam için yapın. Çünkü bu ekmeği her yediğinizde ve kaseden her içtiğinizde, Rab gelinceye kadar O’nun ölümünü ilan etmiş olursunuz.” Bunun için her kim uygun olmayan bir şekilde ekmeği yerse yahut Rabbin kasesinden içerse, Rabbin bedenine ve kanına karşı suçlu olur. Fakat insan önce kendisini sınasın ve öylece ekmekten yesin, kaseden içsin.
Onlar yemek yerlerken İsa ekmek aldı, şükredip parçaladı ve öğrencilerine verdi: “Alın yiyin, bu benim bedenimdir” dedi. Sonra bir kase alıp şükretti ve onlara verdi: “Bundan hepiniz için; çünkü bu benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen antlaşma kanıdır.”
Şu halde Kur’an-ı Kerim’de de açıkça belirtildiği gibi, İsa’ya iman edenlerin sonu belli olmuştur; zira kıyamet günü “O onlara şahitlik edecektir.” Esasen İsa’ya iman; Peder Allah tarafından Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla İslam alemine ve İncil vasıtasıyla dünyaya emredilmektedir. Çünkü İsa, “Bana geleni asla dışarı atmam, zira kendi irademi değil beni gönderenin iradesini yaymak için gökten indim... Babamın iradesi budur: Oğlu görüp O’na iman eden herkesin ebedi hayatı olsun” (Yuhanna 6:37,40) demektedir. Evrenin tek Allah’ı tarafından tüm kitaplar vasıtasıyla bize emredilen bu hususlara uymadan önce iyice düşünmemiz gerekmez mi?
[G.1.2.] Efharistiya/Komünyon/Kutsal Sofra
İsa, Büyük Perşembe günü ekmeği kendi bedenine ve şarabı kendi kanına dönüştürerek “Bunu benim anılmam için yapınız” (Luka 22:19) dediği zaman EFHARİSTİA’yı kuruyordu. Kilisede de kutsama töreni (Litürji) esnasında “Günahlarınızın affı için dökülen bu Benim kanımdır… ve bu Benim bedenimdir” (Matta İncili 26:26-28) denildiği zaman Rab İsa Efharistia’da mevcuttur. Bu yüzden İsa’ya inananlar Kutsal Ayin’de, yani Efharistia’da hazır bulunmalıdırlar. Bu esnada komünyon alınırsa, Efharistia’da mevcut olan Rab İsa bu gizem aracılığıyla kabul edilmiş olur. Komünyon almak için, yani ekmek ve şarap görünümü altında İsa’yı kabul edebilmek için layıkıyla hazırlanmamız lazımdır.
İsa ister ki Hristiyanlar sık sık komünyon alsınlar. Biz insanlar günahkar olduğumuzdan, hiç olmazsa senede dört defa komünyon almaya mecburuz. Bu sayede olgun insan olabiliriz; çünkü günahtan temizlenip ahlaklı ve temiz bir hayat yaşarız. Komünyon almak için iki çeşit hazırlık vardır: Ruh hazırlığı ve beden hazırlığı. Ruh hazırlığı; Allah’ın lütfu içinde bulunmak ve Allah’a makbul olup daha iyi bir insan olmaya niyet etmektir. Beden hazırlığı ise; gece yarısından itibaren hiçbir şey yememiş ve içmemiş olarak, uygun şekilde giyinmiş, temiz kalp, temiz ruh ve temiz vücutla Efharistia’ya yaklaşmaktır.
[G.1.3.] Tövbe Yahut İtiraf
İsa’ya iman edenler tövbe ve pişmanlık ile layıkıyla hazırlanmazlarsa Efharistia’ya yaklaşamazlar. Tövbe yahut itiraf, Vaftizden sonra Hristiyanlıktaki en temel görevlerdendir. Çünkü pişmanlık; Allah’ı kötü yaşayışımızla incittiğimiz için bir daha incitmemeye karar vermek, ciddi bir iyiliğe, olgun bir hayata ve yenilenmeye dönüş azmidir. Pişmanlık o kadar gereklidir ki, o olmazsa Allah asla bağışlama vermez.
İtiraf bağışlamasını almak için insan, Patrikhane ve Episkoposlar tarafından tayin edilen yetkili papaza günahlarını açıklamalı ve tüm günahlarını söylemekten korkmamalıdır. Böylece Hristiyan bir kimse İsa’nın yardımını diler. Günahlarının affedilmesi için İsa adına papazın verdiği yönlendirmelere uymak zorundadır.
Tövbe sayesinde Hristiyanlar yedi ölümcül günahtan (kibir, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke, tembellik) korunarak bunların zıddı olan faziletleri (alçak gönüllülük, cömertlik, iffet, kardeşseverlik, kanaatkarlık, cesaret) benimser ve ebedi hayata erişirler.
[G.2.] Kıyamet Günü
Kıyamet günü hakkında Tevrat’taki geniş müjdelerden burada sadece Yeşaya Peygamber’in bir bölümünü aldık:
Rabbi yüksek ve yüce bir taht üzerinde otururken gördüm, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üstünde Serafim melekleri duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzlerini, ikisiyle ayaklarını örtüyor, ikisiyle de uçuyorlardı. Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:
Kutsal, Kutsal, Kutsal, Her Şeye Egemen Rab, Bütün yeryüzü O’nun yüceliğiyle doludur.
Seslerinden kapı eşiklerinin temelleri sarsıldı ve tapınak dumanla doldu. Dedim ki: ‘Vay başıma, mahvoldum! Çünkü ben dudakları kirli bir adamım ve dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum; buna rağmen gözlerim Kralı, Her Şeye Egemen Rabbi gördü.’
Serafimlerden biri, sunaktan maşa ile aldığı bir kor parçasıyla bana doğru uçtu. Onu ağzıma dokundurarak, ‘İşte bu kor dudaklarına dokundu, suçun silindi, günahın bağışlandı’ dedi. Sonra Rabbin sesini işittim: ‘Kimi göndereyim? Bizim için kim gidecek?’ diyordu. Ben de, ‘İşte ben, beni gönder!’ dedim. O vakit şöyle dedi: ‘Git ve bu halka söyle: İşittikçe işiteceksiniz ama anlamayacaksınız; gördükçe göreceksiniz ama kavramayacaksınız. Bu halkın yüreğini duygusuzlaştır, kulaklarını ağırlaştır, gözlerini kapat; öyle ki gözleriyle görmesinler, kulaklarıyla işitmesinler, yürekleriyle anlamasınlar ve bana dönüp şifa bulmasınlar.’ Ben de, ‘Ya Rab, ne vakte kadar?’ diye sordum. O da, ‘Şehirler ıssız, evler insansız kalıncaya ve toprak tamamen bir çöle dönünceye kadar...’ dedi.
Şimdi ey kardeşler, Rabbimiz İsa Mesih’in gelişi ve O’nun yanına toplanmamız hakkında; gerek ruhla, gerek sözle, gerekse bizden gelmiş gibi gösterilen bir mektupla Rabbin gününün hemen geldiğini sanıp zihninizde çabuk sarsılmamanızı ve şaşırmamanızı rica ederiz. Kimse sizi hiçbir şekilde aldatmasın; çünkü önce dinden dönme [irtidat] gerçekleşmedikçe ve Allah denilen ya da tapılan her şeye karşı çıkan, Allah’ın tapınağında oturup kendisinin Allah olduğunu iddia eden o fesat adamı, yıkım oğlu [Deccal] ortaya çıkmadıkça o gün gelmez.
Henüz yanınızdayken bunları size söylediğimi hatırlamıyor musunuz? Kendi vaktinde ortaya çıkması için şu an ona neyin engel olduğunu bilirsiniz. Çünkü kötülük gizli bir güç olarak zaten işliyor; ancak engel olan kişi ortadan kaldırılıncaya kadar bu böyle sürecek. Ve Rab İsa’nın ağzının soluğuyla öldüreceği ve kendi gelişinin görkemiyle yok edeceği o yasa tanımaz adam o zaman ortaya çıkacaktır. O’nun gelişi; şeytanın her türlü kudreti, aldatıcı belirtileri ve yalan mucizeleriyle, mahvolacak olanlar için her türlü haksız hileyle olacaktır. Çünkü onlar kurtulmaları için gereken hakikat sevgisini kabul etmediler. Bu sebeple Allah, yalana inanmaları için onlara güçlü bir sapkınlık gönderiyor; ta ki hakikate inanmamış, haksızlığa razı olmuş olanların hepsi yargılansın.
İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle geldiğinde, yüce tahtına oturacaktır. Bütün uluslar O’nun önünde toplanacak; O da bir çobanın koyunları keçilerden ayırdığı gibi onları birbirinden ayıracaktır. Koyunları sağına, keçileri soluna alacaktır. O zaman Kral sağındakilere şöyle diyecektir: ‘Ey Babamın kutsadıkları, gelin! Dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın.
Zira acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz;
Susamıştım, susuzluğumu giderdiniz;
Yabancıydım, beni içeri aldınız;
Çıplaktım, beni giydirdiniz;
Hastaydım, benimle ilgilendiniz;
Hapisteydim, yanıma geldiniz.’
O zaman doğrular O’na şu cevabı verecek: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç görüp doyurduk yahut susamış görüp su verdik? Ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık yahut çıplak görüp giydirdik? Seni ne zaman hasta veya hapiste görüp yanına geldik?’ Kral da onlara şu cevabı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim; mademki bu en küçük kardeşlerimden biri için bunu yaptınız, benim için yapmış oldunuz.’
Sonra solundakilere de şöyle diyecek: ‘Ey lanetliler, çekilin önümden! İblis ve melekleri için hazırlanmış ebedi ateşe gidin! Çünkü açtım, bana yiyecek vermediniz; susuzdum, içecek vermediniz. Yabancıydım, beni içeri almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hasta ve hapisteydim, benimle ilgilenmediniz.’ O zaman onlar da şu cevabı verecekler: ‘Ya Rab, seni ne vakit aç, susuz, yabancı, çıplak, hasta veya hapiste gördük de sana hizmet etmedik?’ O zaman onlara şu cevabı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim; mademki bunu bu en küçüklerden biri için yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz.’ Ve bunlar ebedi azaba, doğrular ise ebedi hayata gideceklerdir.
Şimdi her şeyden önce şunu tavsiye ederim: Bütün dindarlık ve vakarla, huzurlu ve sakin bir ömür sürmemiz için bütün insanlar, krallar ve yüksek mevkidekilerin hepsi için dilekler, dualar, yakarışlar ve şükürler edilsin. Kurtarıcımız Allah’ın katında bu iyi ve makbuldür. O, bütün insanların kurtulmasını ve hakikat bilgisine ulaşmasını ister. Çünkü tek bir Allah ve Allah ile insanlar arasında tek bir aracı vardır; O da insan olup kendisini herkes için fidye olarak sunmuş olan Mesih İsa’dır. Bunun tanıklığı kendi vaktinde verilecektir.
[H.] Çelişki Ve Tutarsızlıkların Giderilmesi
Her ümmetin bir peygamberi vardır.
İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın.
Onlar bu Kur’ân’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer O Allah’tan başkasından gelseydi, onda mutlaka birçok tutarsızlık ve çelişkiler bulurlardı.
“Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak koyacaksın” dedi, “Onunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim. İsmail’e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. Ancak antlaşmamı Sara’nın doğuracağı oğlun İshak’la sürdüreceğim.”
[H.1.] Tezat Ve Çelişkilerin Giderilmesi
Okuyucularımızın önüne serdiğimiz hakikatlerden çıkan sonuç; kurtuluşun yalnız İsa’da ve İncil’de olduğudur. Esasen Kur’an’da da “Ölülere gelince, onları da Allah diriltir” (Kur’an 6/36), o gün (yapılan iş) hakkıyla tartılacak (Kur’an 7/7) ve “Kitap Ehli içinde bir kimse yoktur ki ölümünden evvel ona [İsa’ya] inanmasın; kıyamet günü ise o da onlara karşı şahitlik edecekti“” (Kur’an 4/159)” denilmektedir.
Bu kadar açık ve net ifadeden sonra ve “Onlar Kur’an’ı düşünüp taşınmıyorlar mı? Kur’an Allah’tan başkası tarafından olsaydı, onda birbirini tutmayan birçok şey bulunurdu” (Kur’an 4/82) ayetine dayanarak, hiç olmazsa bu hususta görüş ayrılığı olmaması gerekirken; değil bizleri, Müslümanları bile bütün iyi niyetlerine rağmen tartışmalara sevk eden ve onların herhangi bir konu üzerinde hemfikir olmalarına engel olan, doğrudan doğruya yine Kur’an’ın birbirini tutmayan ayetleri ve kendisinin düştüğü tezatlar ve çelişkilerdir.
Mesela Sayın Ali Kemali Aksüt’ü “İslam Allah katında yegane dindir, Kur’an Kitap Ehli’ni de kafir sayar” mealinde bir dizi makale yazmaya sevk eden yine aynı tezatlar ve çelişkilerdir. Bu yazılara da Sayın Ömer Fevzi Mardin’in Vakit gazetesinde çıkan şu mealdeki bir makalesi sebep olmuştur:
Hristiyanların ve Musevilerin hak dininde olduklarını tasdik etmek, Allah’a olan imanımızın ana şartlarından biridir. Müslümanlık Hz. İbrahim’den başlar, Musevilik’te ve Hristiyanlık’ta yaşar ve bizlere gelir; hepimiz İbrahim milletinden oluruz. Bir Hristiyanın dua talebine Müslümanlar olumlu yanıt verip katılır mı? meselesi, dinin temeline dayanan en esaslı, en evrensel bir meseledir. Bu imtihanı kazanırsak bizi bir değer sayarlar; kaybedersek her güzel, iyi ve yüce şeyimizi kaybetmiş oluruz; tahammül edilmez bakışlara maruz kalırız. ‘İnsan kardeşinden, dini ayrı diye hayır duayı esirgeyeni, onu hiçe sayanı bütün dünya hiçe sayar.’ Kitap Ehli olan Hristiyan ve Museviler hakkında hidayet (doğru yol) dilememiz gaflettir, düşüncesizliktir. Onlar sapkınlıkta mı ki onlara hidayet dileriz?
Yukarıda tartışma konusu olan “Bir Müslüman bir Hristiyan için dua edebilir mi?” ve “Müslümanlık Hazreti İbrahim’den mi başlar?” fikirleri hakkında Tevrat ve İncil’den ne gibi bilgiler alabiliriz?
Hakikaten bu iki kitapta ve özellikle “Resullerin İşleri” kısmında, Ali Kemali Aksüt ve onun gibi düşünenler için çok faydalı bilgiler mevcuttur.
Hristiyanlığın ilk şehidi İstefanos, onu öldürenlerin huzurunda konuşurken; önce Yahudilere atalarını Allah’ın ne şekilde seçtiğini ve Musa Peygamber’in Mesih İsa hakkında şahitlik etmiş olduğunu, fakat onların daima yaptıkları gibi O’nu katlettiklerini acı bir dille söylediği için (Havarilerin İşleri 7:54), onlar da onu herkesin önünde taşladıkları ve öldürdükleri zaman (Havarilerin İşleri 7:58), onun kendi ruhunu İsa’ya teslim ederken düşmanları için dua ettiğini görüyoruz.
İstefanos lütuf ve kudretle dolu olarak halk arasında büyük harikalar ve alametler yapıyordu. Libertinliler Havrası denilen havradan ve Kireneli, İskenderiyeli, Kilikya ve Asyalı olanlardan bazıları kalkıp İstefanos ile tartışıyorlardı; onun sözündeki bilgeliğe ve Ruh’a karşı koyamıyorlardı. O zaman adamlar ayarladılar ve bunlar: ‘Musa’ya ve Allah’a karşı küfrettiğini biz işittik,’ dediler. Halkı, yaşlıları ve din bilginlerini kışkırtarak üzerine gelip onu yakaladılar ve Meclis’e [Sinedrion] götürdüler. Yalancı şahitler getirip dediler ki: ‘Bu adam şu kutsal yere ve şeriata karşı sözler söylemekten vazgeçmiyor; çünkü bu Nasıralı İsa’nın burayı yıkacağını ve Musa’nın bize verdiği adetleri değiştireceğini söylediğini işittik.’ Meclis’te oturanların hepsi gözlerini ona diktiklerinde, yüzünü bir melek yüzü gibi gördüler.
Başkahin: ‘Bu söylenenler doğru mu?’ dedi. O da dedi ki: ‘Kardeşler ve babalar, dinleyin. Atamız İbrahim Haran’da oturmadan önce Mezopotamya’dayken, yüce Allah ona göründü ve dedi: Memleketinden ve akrabalarının yanından çık, sana göstereceğim memlekete gel. O zaman Keldanilerin memleketinden çıkıp Haran’da oturdu; babası öldükten sonra Allah onu oradan şimdi oturduğunuz bu memlekete getirdi. Orada ona miras olarak ayak basacak yer bile vermedi; henüz çocuğu yokken orayı kendisine ve kendisinden sonraki soyuna mülk olarak vereceğini vaat etti. Allah şöyle dedi: Senin soyun yabancı bir memlekette dört yüz yıl gurbette kalacak, onu köle edecekler ve ona eziyet edecekler. Allah dedi ki: Kölelik edecekleri o milleti ben yargılayacağım; bundan sonra oradan çıkıp bu yerde bana tapınacaklar. Ve ona sünnet antlaşmasını verdi; böylece İbrahim, İshak’ın babası olup onu sekizinci günde sünnet etti. İshak Yakup’un, Yakup da on iki atanın babası oldu. Atalarımız Yusuf’u kıskanarak Mısır’a sattılar; fakat Allah onunlaydı ve onu bütün sıkıntılarından kurtardı. Mısır Kralı Firavun’un önünde ona lütuf ve bilgelik verdi; o da onu Mısır’ın ve bütün sarayının üzerine yönetici atadı. Sonra bütün Mısır ve Kenan memleketi üzerine kıtlık ve büyük sıkıntı geldi; atalarımız yiyecek bulamıyorlardı. Fakat Yakup, Mısır’da buğday olduğunu duyunca atalarımızı ilk kez oraya gönderdi. İkinci gidişlerinde Yusuf kardeşlerine kendini tanıttı ve Yusuf’un ailesi Firavun tarafından öğrenildi. Yusuf, babası Yakup’u ve bütün akrabalarını, yetmiş beş kişiyi çağırttı. Yakup Mısır’a indi; kendisi ve atalarımız orada öldüler. Naaşları Şekem’e götürülüp, İbrahim’in Şekem’de Hamor oğullarından gümüş karşılığı satın aldığı kabre konuldu.
Allah’ın İbrahim’e verdiği vaadin vakti yaklaştığında, halk Mısır’da büyüyüp çoğalmıştı. Ta ki Mısır’da Yusuf’u tanımayan başka bir kral çıkana dek. O kral soyumuza hile yaptı, yaşamasınlar diye çocuklarını ölüme terk etmeleri için babalarımıza eziyet etti. Musa o dönemde doğdu, çok güzeldi; üç ay babasının evinde bakıldı. Sokağa bırakıldığında Firavun’un kızı onu buldu ve kendi oğlu gibi büyüttü. Musa, Mısırlıların her türlü bilgisini öğrendi; sözlerinde ve işlerinde güçlüydü. Kırk yaşındayken kalbine kardeşlerini, yani İsrail oğullarını ziyaret etme arzusu geldi. Haksızlığa uğrayan birini görüp onu savundu ve Mısırlıyı öldürerek ezilenin öcünü aldı. Allah’ın kendi eliyle onlara kurtuluş vereceğini kardeşlerinin anlayacağını sanıyordu ama anlamadılar. Ertesi gün birbirleriyle kavga ederlerken onlara göründü ve onları barıştırmak isteyip, ‘Efendiler, siz kardeşsiniz, niçin birbirinize kötülük ediyorsunuz?’ dedi. Fakat komşusuna haksızlık eden adam onu iterek, ‘Seni üzerimize kim yönetici veya hakim yaptı? Dün Mısırlıyı öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?’ dedi. Bu söz üzerine Musa kaçtı ve Midyan memleketinde yabancı olarak yaşayıp orada iki oğul babası oldu.
Kırk yıl dolunca, Sina Dağı çölünde yanan bir çalının alevleri içinde ona bir melek göründü. Musa bu görünüme şaşırdı; bakmak için yaklaşınca Rabbin sesi duyuldu: ‘Ben senin atalarının Allah’ı; İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Allah’ıyım.’ Musa titremeye başladı, bakmaya cesaret edemiyordu. Rab ona dedi: ‘Ayaklarındaki çarıkları çıkar; çünkü durduğun yer kutsal topraktır. Mısır’daki halkımın sıkıntısını gerçekten gördüm, iniltilerini işittim ve onları kurtarmak için indim. Şimdi gel, seni Mısır’a göndereceğim.’
‘Seni kim yönetici veya hakim yaptı?’ diyerek reddettikleri bu Musa’yı, Allah çalıda kendisine görünen meleğin aracılığıyla yönetici ve kurtarıcı olarak gönderdi. Bu adam Mısır’da, Kızıldeniz’de ve kırk yıl boyunca çölde mucizeler ve alametler göstererek onları çıkardı. İsrail oğullarına, ‘Allah size kardeşlerinizin arasından benim gibi bir peygamber çıkaracaktır’ diyen Musa budur. Sina Dağı’nda kendisiyle konuşan melek ile ve atalarımız ile çölde toplanan toplulukta [Kilise’de] olan odur; o ki bize iletmek üzere yaşam veren sözler aldı. Fakat atalarımız ona itaat etmek istemeyip onu reddettiler, kalpleriyle Mısır’a döndüler. Harun’a dediler ki: ‘Önümüzden gidecek ilahlar yap bize; çünkü bizi Mısır diyarından çıkaran o Musa’ya ne oldu bilmiyoruz.’ O günlerde bir buzağı heykeli yaptılar, puta kurban sundular ve elleriyle yaptıklarından zevk aldılar. Allah da onlardan yüz çevirdi ve onları gök cisimlerine tapmaya terk etti; nitekim peygamberlerin kitabında şöyle yazılmıştır:
‘Ey İsrail evi, kırk yıl çölde, Bana mı kurbanlar ve sunular sundunuz? Molok’un çadırını ve tapınmak için yaptığınız, Yıldız ilahınız Refan’ın simgesini taşıdınız; Bu yüzden sizi Babil’in ötesine sürgün edeceğim.’
Tanıklık Çadırı, gördüğü örneğe göre yapmasını Musa’ya söyleyenin emrettiği gibi çölde atalarımızla birlikteydi. Atalarımız onu devraldılar ve Allah’ın atalarımızın önünden kovduğu ulusların topraklarını ele geçirirken Yeşu ile birlikte yanlarında taşıdılar. Bu durum Davut’un günlerine kadar sürdü. Davut, Allah’ın huzurunda lütuf buldu ve Yakup’un Allah’ı için bir konut yapma izni diledi. Fakat evi ona Süleyman yaptı. Lakin Yüce olan, elle yapılmış evlerde oturmaz; nitekim peygamber şöyle der:
‘Gök tahtım, yeryüzü ise ayaklarımın basamağıdır; Benim için nasıl bir ev yapabilirsiniz? der Rab; Yahut dinlenme yerim neresidir? Bütün bunları yapan benim elim değil mi?’
Ey inatçı, kalpleri ve kulakları hakikate kapalı [sünnetsiz] adamlar! Siz daima Kutsal Ruh’a karşı koyuyorsunuz; atalarınız ne yaptıysa siz de aynısını yapıyorsunuz. Atalarınız peygamberlerin hangisine eziyet etmediler? O ‘Doğru Olan’ın [İsa’nın] geleceğini önceden bildirenleri öldürdüler; şimdi de siz O’nun hainleri ve katilleri oldunuz. Siz ki şeriatı meleklerin aracılığıyla aldınız ama ona uymadınız.”
Onlar bunları duyunca çok öfkelenip ona karşı dişlerini gıcırdattılar. Fakat İstefanos, Kutsal Ruh ile dolu olarak gözlerini göğe dikip Allah’ın yüceliğini ve Allah’ın sağında duran İsa’yı gördü: ‘İşte, göklerin açıldığını ve İnsanoğlu’nun Allah’ın sağında durduğunu görüyorum’ dedi. Bunun üzerine yüksek sesle bağırıp kulaklarını tıkadılar ve hep birlikte üzerine saldırdılar; onu şehirden dışarı atıp taşladılar. Şahitler giysilerini, Saul adındaki bir gencin ayaklarının dibine bıraktılar. İstefanos, ‘Ya Rab İsa, ruhumu al’ diye dua ederken onu taşlamaya devam ettiler. Diz çöküp yüksek sesle, ‘Ya Rab, bu günahı onlara yükleme’ dedi ve bunu söyler söylemez yaşamını yitirdi [uykuya daldı].
İncil’den aktarılan bu kısımla aşağıda not edilen ayetlerin karşılaştırılmasından çıkan sonuç, iki Kutsal Kitabın (Tevrat ve İncil) birbiriyle uyumlu olduğunun bir kez daha kanıtıdır.
[H.2.] Tezat Ve Çelişkilerin Giderilmesi Hakkında Bir Mektup
Pek saygın ve Sevgili Dostum Sayın Abdullah İlker,
Tarihi bir olaya göre, güzellik tanrıçasının heykeli (putu), düştüğü denizden uzun zaman sonra çıkarıldığında çirkin ve tanınmaz bir haldeymiş. Üstünü deniz bitkileri kaplamış, çeşitli deniz böcekleri ve yosunlar putu tamamen gizlemiş.
Dinlerin esaslarını araştırdığımızda da; müminler arasından çıkan aydın ve karakter bakımından güçlü olanların bencilliğinden veya cahillerin bağnazlığından kaynaklanmış birçok hurafe yosunuyla karşılaşıyoruz. Bu uydurma telkinler, yüzyıllarca inceleme konusu olacak kadar bol ve dallanıp budaklanmış bir haldedir. Mesela uydurma (sahih olmayan) Hadisler davası İslam dünyasında çok erken başlamıştır ve birtakım Hadis derleme kitaplarına sahih olmayan sözler eklenmiştir...
Kelâm ilmi ve Tasavvuf konularında, çeşitli yabancı kaynaklardan sızan ve İslam sistemine sokulan görüşler tahmin edilemeyecek kadar çoktur. Hatta bunların arasında Platon’dan (Eflatun), Aristoteles’ten vb. gelen putperest fikirler bile mevcuttur.
Dinlerin, şimdiki şekillerini alana kadar birçok büyük ve kanlı krizler geçirdikleri uzmanlarca kabul edilmiştir. Hristiyanlık dünyasında olduğu gibi Müslümanlık aleminde de bunun sayısız örneği vardır. Bugün Bektaşilik, Alevilik, Hanbeli, Şafi ve Hanefi gibi yolları (mezhep/tarikat) İslam dünyası içinde görüyoruz.
Yüksek şahsiyetinizle tanışmak herhalde tesadüf bir olay değildir. Bir ilahi takdir olması daha akla yakındır. Çünkü özenle beklediğiniz bu yazılarımı, aciz kalemimle yazabilmemin, yalnız yüce Allah’ın bana karşı büyük bir lütfu olduğuna inanıyorum.
Yurdumuzda manevi ve ahlaki kurtuluşa, hakikate ulaşmak arzusunda olanlara bu yazılarımla bir kandil ışığı kadar aydınlık vererek dini bir rehber olabilirsem ne mutlu bana! Hakikaten sizden aldığım ilhamla, buna böyle yüksek bir değer vermek istiyorum. Her sabah cebinizde küçük bozukluklarla evinizden ayrılırken, yolda rastladığınız fakirlerden alacağınız “Allah sizden razı olsun” duasına verdiğiniz büyük değer, sizin için silinmez bir hatıra olarak yaşamaktadır.
Evet, “Allah sizden razı olsun!” Sizin teşvikinizle bu kadarcık bir şey yazabildim. Acaba hakikati beklediğiniz o samimiyetle belirtebildim mi? Eviniz gibi, şüphesiz kalbiniz de bir gül bahçesidir. Sizin yetmiş beş çeşit rengarenk güllerinizden yararlananlar; nazikliğinizden, yüksek görüşünüzden, temiz insanlık duygularınızdan, kısacası sizin zengin manevi bahçenizden istifade etmekte ve size hayran kalmaktadırlar.
Nazikliğinizden cesaret alarak ben de bazı sorular sunacağım; bunlar İslam alimleri için en temel ve önemli konulardır:
Arap diline aşina ve aydın bir Türk gencine, peygamberler ve bunların en tanınmışları hakkında bir soru sorulsa; Kur’an-ı Kerim’in sadece ayetlerine dayanarak istenilen dini ve tarihi açıklamayı verebilir mi?
Hristiyanlara göre; Tevrat ve İncil’den uzak kalındığı takdirde sadece Kur’an-ı Kerim’den bu bilgi ve açıklamayı almak imkansızdır. Hatta varsayalım ki Kur’an-ı Kerim dünyadan kaybolsa; sadece peygamberler hakkında değil, diğer birçok dini mesele hakkında da insanlık, değer taşıyan hiçbir bilgi kaybetmez kanaati mevcuttur.
Bu iddiayı aydınlatmak amacıyla, size beslediğim sevgi ve saygıya dayanarak; Adana bölgesinde ahlakı dürüst olarak tanınmış sevgili oğlunuza aşağıdaki sorularımı sormanızı yerinde buluyorum. Onların yapacağı incelemeyi kolaylaştırmak amacıyla, peygamberler hakkında Kur’an-ı Kerim’de dağınık halde bulunan ayetleri toplu bir halde bir araya getirerek size sunuyorum.
Tabiidir ki Kur’an-ı Kerim’de açık olmayan (gayri sarih), anlaşılmayan, bazen tamamen zıt, çoğu zaman hakikate aykırı ve birbirini tutmayan ayetlerin bulunması, İslam alimleri tarafından layıkıyla yorumlanmalı (tefsir edilmeli); bunların doğru ve dürüst manasını arayıp bulmak İslam yorumcularının görevidir.
Biz Kur’an-ı Kerim okumalarımızda birbirine zıt bulduğumuz ayetlerden bir kısmını buraya alıyoruz:
I
Kur’an apaçık! Elif Lâm Râ. Bunlar her şeyi açıkça beyan eden Kitab’ın ayetleridir. Biz onu Arapça bir Kur’an olarak gönderdik ki ona akıl erdirebilirsiniz.
Kur’an’ın bu ifadesine karşılık Kur’an yorumcularının kanaatı şudur: Ayetlerin bir kısmı muhkemdir (kesin yargı ifade eder), bunlar Kitab’ın temelidir; bir kısmı ise müteşabihtir (birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir). Kalplerinde eğrilik olanlar, başkalarını saptırmak ve kendi yorumlarını vermek için müteşabih ayetlere uyarlar; oysa bunların gerçek mahiyetini ancak Allah bilir ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir.
Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde yüze yakın ayette apaçık bir vahiy kitabı olduğu belirtildiği halde, bu Kitab’ın çeviri ve yorumuyla ilgilenenler niçin “Kur’an tercüme edilemez; en eski İslam alimleri bu kanaatteydiler, ben de bu kanaatteyim” diyorlar? (Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, s. 3).
Böylece sorumluluk ve mükafatta insanın payı kalmadığı gibi, Hristiyanlık ve Hristiyanlar ise daima övülmektedir: “Cenabı Hakk’ın bu ilahi fermanında Kitap Ehli’nin, yani Hristiyanların içinde öyle doğru olanları vardır ki; adalet yolundan hiç çıkmamış, ibadetine sadık, gece saatlerinde secdelere kapanarak ilahi kudreti düşünürler. Allah’a inanırlar, benlik davasından vazgeçerler, iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar. Hayır işlerinde yarışırlar. İşte onlar yüce sıfatlarla donanmış, hak derdiyle gönülleri dolmuş salihlerdir; onlardan ne gelse boşa gitmez, yani yaptıkları iyiliğin karşılığını elbette görürler.”
Dolayısıyla günümüz Türkleri, İncil’in yol göstericiliğinden mahrum kalarak, Kur’an-ı Kerim sayesinde doğru bir dini kanaate ve kurtuluşa varabilirler mi meselesini, temiz kalp ve dürüst fikirle incelemenize sunarken; kutsal amacımız olan kalp gözünüzü aydınlatacağını umarız.
- 6/110: Biz onların gönüllerini ve gözlerini çeviririz de onlar önceden inanmadıkları gibi yine inanmazlar; biz de onları azgınlıkları içinde kör ve şaşkın bırakırız.
- 7/178: Allah kime yol gösterirse o kimse yol bulur. Kimi yoldan çıkarırsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.
- 7/179: Biz cehennem için öyle insan ve cinler yarattık ki kalpleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama duymazlar...
- 7/186: Allah kimi şaşırtırsa onu doğru yola iletecek yoktur. Allah onları basiretten mahrum ve şaşkın bırakır.
II
- 10/47: Her ümmetin bir peygamberi vardır.Nerede Türkler’in peygamberi? Peygamberleri gelince o ümmet arasında adaletle hükmolunur; ona uyanlar kurtulur, uymayanlar cezalandırılır ve onlara asla haksızlık edilmez.
- 14/4: Herhangi bir millete peygamber gönderdikse, onu ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki her şeyi onlara apaçık anlatsın. Bundan sonra Allah dilediğini sapıklığa düşürür, dilediğini hidayete erdirir. Güçlü ve Bilge olan O’dur. Her milletin içinde Allah’ın doğru yola ilettikleri de vardır, sapıklığı seçenleri de.
III
- 4/79: “Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük ise kendindendir.”
- 17/45: “Kur’an’ı okurken seninle ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz. Kur’an’ı anlamamaları için kalpleri üzerine örtüler gerer, kulaklarına ağırlık koyarız...”
- 56/10-15: “Önde olanlar, herkesten öne geçenlerdir. Allah’a yakın olanlar onlardır. Nimet cennetlerindedirler. Bunların çoğu öncekilerden, azı ise sonrakilerdendir. Altın işlemeli tahtlar üzerinde karşılıklı yaslanırlar.”
- 56/39-40: “Hem öncekilerden büyük bir topluluk, hem de sonrakilerden büyük bir topluluktur.” (Yukarıdaki ayetle olan sayısal çelişkiye dikkat çekiliyor).
- 2/268: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder; Allah ise size kendi katından bağışlama ve bereket vaat eder. Allah’ın lütfu geniştir. O her şeyi bilendir. Allah dilediğine hikmet verir.”
IV
- 2/62: “İman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler içindenSabiiler kitap ehli olmadıkları gibi güneşe ve aya taparlar, putperesttirler. Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenlerin Rableri katında mükafatları vardır; onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”
- 16/93: Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.
- 16/9-10: Allah çok esirgeyici ve merhametlidir ki insanların selameti için peygamberler ve kutsal kitaplar göndermiştir.
V
- 16/43-44: Kendilerine vahyettiğimiz o peygamberlere apaçık deliller ve kitaplar gönderdik. Sana da bu öğüt vericiyi [Kur’an’ı] gönderdik ki, insanlara ne indirildiğini açıklayasın.Yazara göre bu öğüt verici kitap tek başına kurtuluşu (selameti) sağlayamaz.
- 27/75-77: “Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta [Levh-i Mahfuz] bulunmasın. Şüphesiz bu Kur’an, İsrail oğullarına tartıştıkları şeylerin çoğunu açıklar. Bu Kur’an müminler için hidayet ve rahmettir.”
- 28/49: “De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, Allah katından hem Kur’an’dan hem de Tevrat’tan daha doğru yola ileten bir kitap getirin, ona uyayım.”
- 41/43-44: “Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olanlardan başkası değildir. Senin Allah’ın hem bağışlama sahibi hem de acı verici ceza sahibidir. Eğer biz Kur’an’ı yabancı bir dilde [Arapça olmayan] gönderseydik, ‘Ayetleri neden açıkça belirtilmedi? Dil yabancı, muhatap Arap; bu olur mu?’ derlerdi.”
VI
- 44/1-4: “Hâ Mîm. Gerçeği apaçık anlatan Kitap’a bak ve ibret al. Biz onu mübarek bir gecede vahyettik. Biz insanları daima kötü sondan korkuturuz. O mübarek gecede her hikmetli iş ayırt edilir.”
- 17/105-106: “Biz Kur’an’ı hak ile indirdik, o da hak ile indi. Seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Kur’an’ı, insanlara ağır ağır okuman için bölümlere ayırdık ve onu parça parça indirdik.”
- 2/106: “Biz bir ayeti iptal eder [nesheder] veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.”
- 25/32: “İnkar edenler dediler ki: ‘Kur’an neden ona bir kerede toptan indirilmedi?’ Oysa biz senin kalbini onunla pekiştirmek için onu böyle parça parça indirdik ve onu belli bir düzenle okuduk.”
- 97/1: Biz Kur’an’ı Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi nedir bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
- 2/185: Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara hidayet rehberi olan, en açık ve parlak delilleri içeren Kur’an bu ayda indirildi.
- 15/90-91: Azaptan korkun; nitekim bölüşenlere, Kur’an’ı parçalara ayıranlara azap göndermiştik.Kur’an-ı Kerim Ramazan’da mı, bir gecede mi, yoksa parça parça mı vahyolmuştur? Bir ayette Kur’an’ı kısımlara ayıranlar lanetleniyor.
- 20/113-114: “Biz, insanların sakınmaları yahut öğüt almaları için Kur’an’ı böylece Arapça olarak gönderdik ve tehditlerimizi onda tekrar tekrar açıkladık... Vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme. ‘Rabbim ilmimi artır’ de.”
- 2/23: “Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’ın parça parça tarafımızdan gönderildiğinden şüpheniz varsa, onun surelerinden birine benzer bir sure getirin ve Allah’tan başka yardımcılarınızı da çağırın.”
VII
- 15/26: Biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.
- 55/14-15: İnsanı, pişmiş çömlek gibi kuru çamurdan yarattı. Cinleri ise saf ateş alevinden yarattı. (Ayrıca 7/12)
- 96/1-2: Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından [alaktan] yarattı.
- 80/17-19: Kahrolası insan, ne kadar nankördür! Allah onu neden yarattı? Onu bir nutfeden [bir damla sudan] yarattı ve ona şekil verdi.
VIII
- 46/9: “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana da size de ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Ben sadece açık bir uyarıcıyım. De ki: Hiç düşündünüz mü? Eğer bu Kur’an Allah katından ise ve siz onu inkar etmişseniz; buna karşılık İsrail oğullarından bir şahit, benzeri bir kitap için [Tevrat] şahitlik edip inanmışsa ve siz yine de kibrinize yediremiyorsanız, zalimlik etmiş olmaz mısınız? Allah zalimleri doğru yola iletmez.”
- 2/285: “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. ‘Allah’ın peygamberleri arasında ayrım yapmayız’ dediler.”
- 2/253: “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bazılarıyla konuşmuş, bazılarını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verdik ve O’nu Kutsal Ruh [Ruhulkudüs] ile destekledik.”
- 3/84: “Biz Allah’a, bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene; Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inandık. Onlar arasında ayrım yapmayız ve biz sadece Allah’a teslim oluruz.”
IX
- 37/100-102: “Sonra ‘Rabbim, bana salihlerden bir evlat ver’ dedi... ‘Oğlum’ dedi, ‘rüyanda seni kurban ettiğimi gördüm...’ Sen rüyanın gereğini yerine getirdin; biz iyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.” Tefsir Notu: İhtimal ki bu rüyadan maksat; İsmail’in yurdundan çıkarılarak yabancı bir yere bırakılması suretiyle feda edilmesidir (kurban edilmesidir).Biz biliyoruz ki kurban İsmail olmamıştır.
X
- 28/76-81: “Karun, Musa’nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak güçlü bir topluluğa bile ağır gelirdi. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma! Çünkü Allah şımarıkları sevmez. Allah’ın sana verdiği bu servetle ahiret yurdunu ara, dünyadaki payını da unutma!...’ Sonunda Karun’u da evini de yerin dibine geçirdik.”
XI
- Ayrıca bir başka konuda Kur’an-ı Kerim Yahudi tarihini nasıl gösteriyor?
- 28/3: “Sana Musa ile Firavunun haberlerini dosdoğru naklediyoruz ki müminler istifade etsinler... Firavun Mısır toprağında azarak Mısır halkını tefrikaya uğrattı, onlar bölük bölük ayırdı, onlardan bir takımını zebun etti, erkek çocuklarını boğazladı, kızlarını diri biraktı. Firavun muhakkak ki müfsitlerdendi. Biz Mısır toprağında zebun edilenlere nimetimizi ihsan etmek, onları başkalarına pişva etmek ve mecut arza varis kılmak istedik. Onlara yeryüzünde kudret vermek, Firavun ile Hamana ve ordularına, onlardan çekindikleri şeyi göstermek istedik.”
- 8/52: “Allah kulları hakkında zerre kadar zulm edici değildir. Bunların hali Firavunun kavmi ile daha evvelkilerin hali gibidir. Onlar Allahın âyetlerini inkâr etmişler Allah da onları günahları yüzünden kahretmişti. Zira Allah kudretlidir ve bütün cezası şiddetlidir.”
XII
- Ayrıca hatalarla dolu bir âyet daha:
- 15/72-79: “Ya Muhammed. Hayatın hakkı için, onlar azgınlık içinde sersemlemişler, şaşırmışlardı. Güneş doğduğu sırada şiddetli bir sayhaya uğradılar. Şehirlerinin üstünü altına getirdik. Üzerlerine çamurdan yapılmış taşlar yağdırdık. Bunda, basiretleri açik insanlar için ibretler vardır. O şehirler hâlâ işlek olan yollar üzerindedirler. Muhakkak bunlarda müminler için ibret vardır. Ormanlık yerde oturanlar da, muhakkak ki, zalimdirler. Biz de onların cezalarını vererek öç aldık. Bunların ikisi de hâlâ işlek olan yollar üzerindedirler.”
- Tefsir (Ömer Riza): Ormanlık yerde oturanlar, Hazreti Şuayb’ın kavmidir. Kısan Razi (Câmiu'l-beyân) yalın, bunların Medyen halkı olup olmadıkları üzerinde ihtilaf vardır. Bunların ikisi de, yani Lût kavminin şehri ile Şuayb kavminin şehri (Medyen ve Eyke) mevzuubahis olan yol, ticaret kafilelerinin Hicaz’dan Suriye’ye giderken takip ettikleri yoldur. (?) Şuayb’ın Lût kavminden çok sonra olduğunu nasıl unutuyorlar?
XIII
- Hazreti Davud’un zırh icat ettiği ve muharebelerde demir zırh kullandığı tarihi bir hakikat mı? Davut Peygamberin daha çocuk iken öldürdüğü düşman askerlerinin demir zırh kullandıkları Tevrat’tan ve tarihten malûmdur.
- 21/80: “Davud’a, sizin için zırh yapmak sanatını öğrettik ki harplerde sizi korusun. Artık şükredecek misiniz?”
XIV
- 31/12: “Biz Lokmân’a hikmet verdik. Ona ‘Allah’a şükret’ dedik...”
- Lokmân’ın darbı meselleri Araplar için meşhur Esop veya Nasreddin Hoca’nın meselleri kıymetinde olabilir. Fakat bir dini kitabın âyetlerinde vahy olarak, bir masalcının şerefine büyük bir hizmettir. Âyetler vahiydir denildiğine göre, Lokmân’ın, mesel ve nasihatleri ile meşhur olması çok gariptir. Anlayamadığımız çok mühim bir âyette 17/61’dir. Burada, işi insanperestliğe sürüklenmiş ve şeytana hayırı sayılır bir kıymet izafesinden çekinilmemiş ve şeytanperestliği ihya etmiştir.
XV
- 17/61: “Hani biz meleklere, ‘Adem’e secde edin.’ (?) demiştik. Melekler secde etmişler, iblis secde etmemiş ve ‘Senin çamurdan yarattığına ben secde eder miyim?’ demişti. İblis, ‘Benden üstün tuttuğun adam bu mu? Beni kıyamet gününe kadar geciktirirsen, azı müstesna olmak üzere onun zürriyetini azdırıp helâk edeceğim’ dedi...”
- 38/71-85: “Hani Rabbin meleklere demişti ki: ‘Şüphesiz ben çamurdan bir insan yaratacağım.’ Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, hemen onun için secdeye kapanın. Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca secde ettiler; yalnız İblis secde etmedi. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah şöyle dedi: ‘Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa kibirlenenlerden mi oldun?’ İblis, ‘Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın’ dedi. Allah şöyle buyurdu: ‘Öyleyse oradan [cennetten] çık; çünkü sen kovuldun. Şüphesiz kıyamet gününe kadar lanetim senin üzerindedir.’ İblis, ‘Rabbim! Öyleyse [insanların] diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver’ dedi. Allah şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin; (o) bilinen vaktin gününe kadar.’ İblis dedi ki: ‘Kudretine yemin olsun ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım/yoldan çıkaracağım! Ancak onların içindeki ihlaslı kulların müstesna.’ Allah buyurdu ki: ‘İşte hak odur; ben de sadece haklı olanı söylerim. Andolsun, cehennemi senden ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.’”
XVI
Peygamberler Hakkında Tekrarlar ve Çelişkiler
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 2 (Bakara) | 27 | 71 (Nuh) | 14-15 | 71 (Nuh) | 19 |
| 15 (Hicr) | 21 | 71 (Nuh) | 17 | 38 (Sad) | 70 |
| 15 (Hicr) | 26 | 15 (Hicr) | 29 | 15 (Hicr) | 27 |
| 17 (İsra) | 63 | 18 (Kehf) | 48 | 2 (Bakara) | 32 |
| 7 (A’raf) | 10 | 20 (Taha) | 115 | 2 (Bakara) | 29 |
| 2 (Bakara) | 28 | 7 (A’raf) | 12 | 15 (Hicr) | 35 |
| 38 (Sad) | 78 | 15 (Hicr) | 36 | 38 (Sad) | 80 |
| 7 (A’raf) | 13 | 15 (Hicr) | 38 | 38 (Sad) | 82 |
| 7 (A’raf) | 14 | 7 (A’raf) | 15 | 15 (Hicr) | 39 |
| 15 (Hicr) | 40 | 38 (Sad) | 84 | 38 (Sad) | 35 |
| 17 (İsra) | 65 | 15 (Hicr) | 43 | 15 (Hicr) | 42 |
| 17 (İsra) | 68 | 7 (A’raf) | 16 | 15 (Hicr) | 30 |
| 7 (A’raf) | 17 | 7 (A’raf) | 26 | 2 (Bakara) | 33 |
| 7 (A’raf) | 18-19 | 20 (Taha) | 118 | 7 (A’raf) | 21 |
| 20 (Taha) | 119 | 2 (Bakara) | 34 | 2 (Bakara) | 36-37 |
| 7 (A’raf) | 23 | 20 (Taha) | 127 | 7 (A’raf) | 22 |
| 20 (Taha) | 120 | 20 (Taha) | 35 | 20 (Taha) | 122-123 |
| 2 (Bakara) | 38 | 29 (Ankebut) | 114 | 38 (Sad) | 69 |
Nuh Tufanı Ve Hz. Nuh Hakkında Ayet Tablosu
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 5 (Mâide) | 30-34 | 5 (Mâide) | 57 | 11 (Hud) | 27 |
| 23 (Mü’min) | 23 | 26 (Şuara) | 105 | 29 (Ankebut) | 13 |
| 57 (Hadîd) | 26 | 71 (Nuh) | 1 | 76 (İnsân) | 23 |
| 7 (A’raf) | 58 | 11 (Hud) | 28 | 71 (Nuh) | 3 |
| 7 (A’raf) | 57 | 71 (Nuh) | 9-11 | 26 (Şuara) | 111 |
| 71 (Nuh) | 6 | 23 (Mü’min) | 25 | 54 (Kamer) | 9 |
| 10 (Yûnus) | 74 | 11 (Hud) | 29 | 10 (Yûnus) | 73 |
| 71 (Nuh) | 21 | 26 (Şuara) | 116 | 26 (Şuara) | 118 |
| 71 (Nuh) | 27-28 | 54 (Kamer) | 13 | 11 (Hud) | 39 |
| 23 (Mü’minun) | 27-28 | 11 (Hud) | 42 | 21 (Enbiya) | 76 |
| 37 (Saffat) | 74 | 11 (Hud) | 44-45 | 66 (Tahrim) | 10 |
| 54 (Kamer) | 11-12 | 11 (Hud) | 50 | 71 (Nuh) | 2 |
| 7 (A’raf) | 59 | 17 (İsra) | 3 |
Hz. İbrahim Hakkında Ayetler
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 29 (Ankebut) | 15 | 6 (En’am) | 78-79 | 6 (En’am) | 74 |
| 19 (Meryem) | 43 | 21 (Enbiya) | 53 | 26 (Şuara) | 70 |
| 29 (Ankebut) | 16 | 37 (Saffat) | 81 | 43 (Zuhruf) | 25 |
| 19 (Meryem) | 47 | 21 (Enbiya) | 59 | 21 (Enbiya) | 60-69 |
| 37 (Saffat) | 95 | 21 (Enbiya) | 70 | 29 (Ankebut) | 23 |
| 29 (Ankebut) | 25 | 2 (Bakara) | 118 | 14 (İbrahim) | 38 |
| 2 (Bakara) | 119 | 11 (Hud) | 72-73 | 51 (Zariyat) | 26-28 |
| 11 (Hud) | 53 | 51 (Zariyat) | 82 | 51 (Zariyat) | 36 |
| 37 (Saffat) | 135 | 15 (Hicr) | 60 | 37 (Saffat) | 117 |
| 16 (Nahl) | 124 | 2 (Bakara) | 121-122 | 3 (Ali İmran) | 90-95 |
| 37 (Saffat) | 97 | 3 (Ali İmran) | 60-61 | 2 (Bakara) | 136 |
| 3 (Ali İmran) | 89 | 6 (En’am) | 161 | 7 (A’raf) | 63 |
| 6 (En’am) | 122 | 2 (Bakara) | 262 | 19 (Meryem) | 42 |
| 16 (Nahl) | 42 | 26 (Şuara) | 82 | 4 (Nisa) | 124 |
| 6 (En’am) | 76 | 6 (En’am) | 75 | 22 (Hac) | 77 |
| 60 (Mümtehine) | 4 | 9 (Tevbe) | 114-115 | 2 (Bakara) | 260 |
Bu ayetlerin çoğunda iddia edilenin aksine; Hz. İbrahim’in ve soyunun Arabistan ile, özellikle de Mekke ve Medine çevresi halkıyla hiçbir alaka ve bağlantısı olamayacağını Tevrat’tan öğrenmekteyiz.
Tevrat’ın Yaratılış (Tekvin) kitabının 15. Bölüm 13-21. ayetlerinden, Yeşu kitabının 1. Bölüm 4-5. ayetlerinden, 1. Krallar kitabının 10. Bölüm 29. ayetinden ve 2. Krallar kitabının 7. Bölüm 6-7. ayetlerinden Hz. İbrahim hakkında açıkça ayrıntılı bilgi alabiliriz.
Ayrıca Hititler hakkında yapılan kazı ve araştırmalarda da Hz. İbrahim’in nerelerde ikamet etmiş olduğu tespit edilmiştir. Alman, İngiliz, Fransız ve Amerikalı bilim insanlarının Hitit tarihi hakkında edindikleri bilgiler, Tevrat’ın yazdıklarını doğrulamaktadır. Bu kazıların bize öğretmiş olduğu tarihi gerçeklere göre; Hz. İbrahim’in zamanından birkaç asır önce, hatta tam 150 yıl süren çatışmalardan sonra Hititler; Babil Kralları ve Mısır Firavunları ile bir dostluk anlaşması imzalamışlardır.
Bu barış anlaşmasından sonra Hitit Kralı Mısır’a gitmiş ve bir süre orada kaldıktan sonra memleketine geri dönmüştür. Mısırlılar kendisine “Kardeş Kral” payesi ve unvanını vermişlerdir.
Arapların ve özellikle Mekke ve Medine bölgesinde oturan yerli halkın, Hz. İbrahim soyundan önce orada yerleşmiş oldukları ve Hz. İbrahim ile hiçbir bağları olmadığı tarihten anlaşılmaktadır.
Hz. Nuh’un Sam, Ham ve Yafes adlarındaki çocuklarının soyları asırlar boyunca Mısır, Babil, Suriye, Mezopotamya ve Filistin’e yerleştikten sonra; Hz. İbrahim soyu Filistin ve Sina Dağı civarında ikamet etmiş ve özellikle Hz. Yusuf sayesinde Mısır’a yerleşmişlerdir; Araplarla hiçbir bağları olmamıştır. Tevrat’ın Yaratılış (Tekvin) kitabının 15. Bölüm 13-21. ayetlerinde Hz. İbrahim hakkında şu noktalar belirtilmektedir:
Ve Rab İbrahim’e şöyle dedi: ‘İyi bil ki, senin soyun kendilerine ait olmayan bir diyarda yabancı olarak yaşayacak. Orada o diyarın halkına kölelik edecekler ve onlar tarafından dört yüz yıl boyunca zulüm görecekler. Ancak daha sonra ben o milleti cezalandıracağım [mahkum edeceğim]. Bundan sonra senin soyun oradan büyük servetlerle çıkacaktır. Sen de esenlik [selamet] içinde atalarına kavuşacaksın. İyi bir yaşlılık döneminden sonra defnedileceksin. Ve dördüncü kuşakta onlar tekrar buraya geri döneceklerdir.’ O gün Rab İbrahim ile bir antlaşma yaparak şunları söyledi: ‘Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar olan tüm bu toprakları senin soyuna verdim. Bu bölgede oturan Kenlileri, Kenizlileri, Kadmonluları, Hititleri, Perizlileri, Refalıları, Amorluları, Kenanlıları, Girgaşlıları ve Yevusluları hep senin soyuna [zürriyetine] verdim’ dedi.
Yukarıda zikredilen milletlerin arasında Araplardan bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Hz. İbrahim’in ne kendisi ne de soyu ve sülalesi Mekke ve Medine’ye gitmemişlerdir. Bu çevrenin halkı ile hiçbir alakaları yoktur.
Hz. Lut Hakkında Kur’an’daki Bilgiler
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 15 (Hicr) | 77 | 15 (Hicr) | 79 | 21 (Enbiya) | 74 |
| 27 (Neml) | 54 | 7 (A’raf) | 78 | 54 (Kamer) | 33 |
| 29 (Ankebut) | 28 | 27 (Neml) | 57 | 7 (A’raf) | 80 |
| 15 (Hicr) | 61 | 15 (Hicr) | 67 | 11 (Hud) | 80 |
| 15 (Hicr) | 69 | 15 (Hicr) | 70 | 54 (Kamer) | 37 |
| 15 (Hicr) | 72 | 29 (Ankebut) | 20 | 21 (Enbiya) | 75 |
| 15 (Hicr) | 74 | 11 (Hud) | 84 | 54 (Kamer) | 33 |
| 24 (Nur) | 59 | 26 (Şuara) | 173 | 26 (Şuara) | 71 |
| 7 (A’raf) | 81 | 15 (Hicr) | 75 | 29 (Ankebut) | 25 |
| 57 (Hadid) | 35 | 15 (Hicr) | 76 | 37 (Saffat) | 137 |
| 11 (Hud) | 84 |
Hz. Yusuf Hakkında Kur’an Ayetleri
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 38 (Sad) | 45 | 22 (Hac) | 16 | 14 (İbrahim) | 32 |
| 12 (Yusuf) | 30-32 | 12 (Yusuf) | 21-23 | 12 (Yusuf) | 35 |
| 12 (Yusuf) | 7 | 12 (Yusuf) | 47-49 | 12 (Yusuf) | 68 |
| 17 (İsra) | 77 | 12 (Yusuf) | 83 | 12 (Yusuf) | 101-103 |
Hz. Musa Hakkında Analiz
Kur’an’da Hz. Musa’dan 350’den fazla ayette bahsedilmektedir. Bunların arasında niçin On Emir’den (Evamiri Aşere) bahsedilmemiştir? Hz. Musa hakkındaki Kur’an ayetleri de aşağıda görüldüğü üzere çelişki (tenakuz) ve tezatlarla dolu olduğundan değerini yitirmektedir.
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 7 (A’raf) | 102 | 79 (Naziat) | 19 | 26 (Şuara) | 34 |
| 20 (Taha) | 51-52 | 7 (A’raf) | 104-105 | 7 (A’raf) | 107-108 |
| 20 (Taha) | 59-61 | 28 (Kasas) | 38 | 40 (Mü’min) | 40-41 |
| 26 (Şuara) | 26 | 10 (Yûnus) | 77 | 27 (Neml) | 13 |
| 26 (Şuara) | 47 | 7 (A’raf) | 113-114 | 20 (Taha) | 71-73 |
| 7 (A’raf) | 119-121 | 26 (Şuara) | 48-49 | 40 (Mü’min) | 26-27 |
| 40 (Mü’min) | 48 | 7 (A’raf) | 124 | 7 (A’raf) | 127-130 |
| 20 (Taha) | 75-80 | 26 (Şuara) | 52 | 10 (Yûnus) | 87-89 |
| 26 (Şuara) | 57-59 | 26 (Şuara) | 60-63 | 26 (Şuara) | 65-66 |
| 10 (Yûnus) | 90-92 | 7 (A’raf) | 134 | 2 (Bakara) | 47-48 |
| 7 (A’raf) | 132 | 28 (Kasas) | 40 | 20 (Taha) | 82 |
| 7 (A’raf) | 133-134 | 7 (A’raf) | 160 | 2 (Bakara) | 54-58 |
| 7 (A’raf) | 138-142 | 2 (Bakara) | 77-78 | 7 (A’raf) | 153 |
| 20 (Taha) | 90 | 7 (A’raf) | 147-149 | 20 (Taha) | 93-95 |
| 20 (Taha) | 95 | 7 (A’raf) | 150 | 20 (Taha) | 97 |
| 2 (Bakara) | 51-53 | 7 (A’raf) | 153-154 | 17 (İsra) | 106 |
| 5 (Maide) | 24 | 5 (Maide) | 28-29 | 18 (Kehf) | 59-65 |
| 18 (Kehf) | 73 | 18 (Kehf) | 69 | 18 (Kehf) | 78-81 |
| 2 (Bakara) | 60-61 | 7 (A’raf) | 170-176 | 2 (Bakara) | 63-66 |
| 7 (A’raf) | 67-68 | 28 (Kasas) | 2-5 | 20 (Taha) | 39 |
Hz. Musa Hakkında Ayet Tablosu
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 28 (Kasas) | 8 | 28 (Kasas) | 10-11 | 29 (Ankebut) | 40 |
| 28 (Kasas) | 13-19 | 28 (Kasas) | 20-22 | 28 (Kasas) | 27 |
| 28 (Kasas) | 29-32 | 20 (Taha) | 40 | 20 (Taha) | 19 |
| 20 (Taha) | 21-25 | 27 (Neml) | 12 | 10 (Yûnus) | 26-36 |
| 26 (Şuara) | 12 | 20 (Taha) | 49 | 7 (A’raf) | 103 |
| 28 (Kasas) | 33-35 | 20 (Taha) | 58 | 20 (Taha) | 36 |
Hz. Davud ve Süleyman Hakkındaki Kur’an Ayetleri
| Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası | Sure Numarası | Ayet Numarası |
|---|---|---|---|---|---|
| 2 (Bakara) | 247-248 | 2 (Bakara) | 252 | 21 (Enbiya) | 78-80 |
| 38 (Sad) | 16-18 | 38 (Sad) | 19 | 38 (Sad) | 20-24 |
| 21 (Enbiya) | 106 | 34 (Sebe) | 10-13 | 38 (Sad) | 25 |
| 38 (Sad) | 29 | 27 (Neml) | 15-17 | 37 (Saffat) | 11 |
| 38 (Sad) | 30-39 | 27 (Neml) | 20-32 | 27 (Neml) | 18-19 |
| 27 (Neml) | 36-37 | 27 (Neml) | 41-45 | 2 (Bakara) | 96 |
Ve bu şartlar altında “Kur’an’ı tercüme ettim veya ederim” diyenler yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’an’ı gerçekten anlamak ve incelemek isteyenlerin; onu kuralına göre Arapça yolundan ve güvenilir tefsir kaynaklarından anlamaya çalışmaları zorunludur... Bununla birlikte öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harrekesiz (işaretsiz) okumak şöyle dursun, harekesiyle bile doğru dürüst okuyamadığı halde onun hükümleri ve manası hakkında fikir yürütmeye (içtihada) kalkışıyor.
Öylelerini görüyoruz ki, Kur’an’ı anlamıyor ve “tefsirlerine müfessirlerin (yorumcuların) yorumları karışmıştır” diye bu eserleri dikkate almak istemiyor; ancak eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an-ı Kerim’i incelemiş olacağını iddia ediyor. Bu kişiler düşünmüyorlar ki, okudukları tercümeye bilgili müfessirlerin yorumları değilse bile, cahil mütercimlerin (çevirmenlerin) görüş ve yorum hatası veya noksanlığı karışmıştır.
Kısacası tercüme, Kur’an’dan ancak mütercimin anlayabildiği kadar bazı şeyler anlatabilirse de, tam hakkıyla anlatamaz. Anlattığı şeyler de Kur’an hükmü değerini taşıyamaz.
Böyle tefsirler, Kur’an-ı Kerim hakkında herhalde kesin bir fikir ve kanaat veremezler. Bunu kendileri de itiraf ediyorlar.
Bütün insanlığın kurtuluşu için vahiy olarak Araplar tarafından kabul edilen bu dini kitabın, 100 ve belki de daha fazla ayetiyle “apaçık olduğu” belirtildiği halde; Türklerin veya Türkçeye tercüme ve tefsiri ile ilgilenenlerin aşılmaz zorluklarla karşılaşacakları, özellikle de eğitim görmemiş halk için doğru manalar çıkarmanın mümkün olamayacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu zor durumdan kurtuluş çaresi; acaba “Şayet sen, sana gönderilen üzerinde şüpheye düşersen, senden evvel gönderilen kitabı okuyanlara sor. Hak sana Allah’tan gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olmayasın.” (Kur’an, Yûnus Suresi, 10/94) ayeti olmasın?
Böyle çok basit ve kısa bir değerlendirmeden çıkan sonuç nedir? Kur’an-ı Kerim “apaçık” olmadığı gibi, peygamberlere ait ayetleri de tekrarlar ve çelişkilerle doludur. Bütün bunlar ise, kendi iddiasının aksine, onun bir vahiy kitabı olamayacağına dair birer kanıttır.
Bahsi geçen bütün bu ayetler ardı ardına incelenir ve karşılaştırılırsa, aralarındaki farklılıklar ve çelişkiler anlaşılırsa; temiz kalpli bir insan nasıl hayal kırıklığına uğramasın? Veya Kur’an-ı Kerim’in “İlahi iradenin tam ve mükemmel vahyi olmak gibi en yüksek makamı taşıdığını” nasıl kabul edebilsin?
Bu yazılarımı okuduktan sonra Kur’an-ı Kerim’de mevcut olan bilgiyi dürüstçe değerlendirip yorumlayarak kavrayabilirse; ondan beklediğim cevaplarla size karşı duyduğum dostluk borcumu layıkıyla ödemiş olacağımdan derin bir kıvanç duyacağım.
Sözümü bitirirken Tevrat’ın Mika 4:3-5; Yeşaya 6:4; Zekeriya 3:10; 9:10 ve Hoşea 2:17-18 kitaplarındaki aynı anlamda olan müjdeleri buraya nakletmekten kendimi alamadım:
Ve Rabb’in Kelâmı Kudüs’ten zuhur edecektir ve uzakta bulunan güçlü milletleri Rab terbiye edecektir. Ve onlar kılıçlarından sapan demirleri ve mızraklarından oraklar yapacaklardır; millet millete karşı kılıç kaldırmayacak ve milletler artık savaşmayı öğrenmeyeceklerdir. Ancak her insan kendi asması ve kendi incir ağacının altında oturacak; ona korku veren kimse olmayacaktır.
[H.3.] Son Sözler
Aziz ve saygıdeğer dostum,
İlk günden beri arzuladığımız hedefe varabildiysek, yani aramızda nurlu ufuklar açabildiysek; bunu tam bir imanla İncil’e olan bağlılığımız sayesinde başarabildik.
Evet, her sabah ve her akşam tüm kalbimizle yüce Allah’ımıza sığındığımızda; Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yanında bir de “Birleşmiş Dinler Teşkilatı”nın el ele vererek insanlığı barışa, mutluluğa, adalete ve hepsinden önce Allah’a kavuşturmasını duamızdan eksik etmeyelim.Kutsal kitaplardan not edilen ayetler; günümüzde Hristiyanlığın aleyhinde olan ve gizli Yahudi teşkilatı bulunan “Yehova’nın Şahitleri”, “Ruz-u Mahşerciler” (Kıyametçiler) ve “Sabatistlerin” tüm masallarına bir cevaptır. Mahşer günü gelmeden önce insanlık barış, mutluluk ve adalet içinde yaşayacaktır.
Yüce Allah’ımızın biz evlatlarının da yalnız sevgide, mutlu ve neşeli yaşayarak ebedi hayata kavuşabilmemiz için; bütün insanlığın Allah’ın evlatları olduğunu her an hatırlamamızı, dünya ve ahiret mutluluğundan pay almamızı ve gözlerimizi imanla kapamamızı Allah’tan dilerim.
Bedeni eğitmenin biraz yararı var; ama şimdiki ve gelecek yaşamın vaadini içeren Allah yolunda yürümek her yönden yararlıdır.
Yorumlar