Hermas'ın Çobanı (Tam Metin)

Bu, Erken Dönem Hristiyan eserlerinden biri olan Hermas’ın Çobanı’nın Türkçe çevirisidir.
Giriş
Metnin Genel Görünümü
Hermas’ın Çobanı, Yeni Ahit dışında kalan en erken Hristiyan kıyamet (apokaliptik) eserlerinden biridir ve Mısır’dan İran’a, Roma’dan diğer bölgelere kadar uzanan erken Hristiyan topluluklarında oldukça yaygın bir şekilde okunmuştur.
Eser üç ana bölümden oluşur: Beş Görüm, On İki Buyruk ve On Benzetme. Çoban, bazı erken dönem Hristiyan yazarları tarafından Kutsal Yazılar arasında kabul edilmiş veya en azından bunlara yakın bir otoriteye sahip olduğu düşünülmüş eserlerden biridir. Bununla birlikte, hiçbir zaman kilisenin evrensel olarak kabul ettiği Kutsal Yazılar külliyatının bir parçası hâline gelmemiştir.
Eserin temel teması, Hristiyanların günahlarından tövbe ederek Tanrı’ya adanmış, kutsal ve ahlaki bir hayat sürmeleri çağrısıdır. Bunun yanı sıra tövbe, kilise, ahlaki yaşam ve yaklaşan yargı gibi konular da eserin önemli temaları arasındadır.
Yazar
Eserin yazarı kendisini Hermas adıyla tanıtır. Eserin anlatısında Hermas, özgürlüğüne kavuşmuş eski bir köle ve daha önce varlıklı bir tüccar olarak tasvir edilir. Servetini kaybetmiş ve geçmişteki günahları nedeniyle tövbeye çağrılmıştır.
Bazı eski yorumcular, Hermas’ı Pavlus’un Romalılar 16:14’te selam gönderdiği Hermas ile özdeşleştirmiştir. Ancak bu özdeşleştirme kesin değildir ve iki kişinin aynı kişi olduğuna dair yeterli kanıt bulunmamaktadır.
Çoban’ın yazarı hakkında önemli bir dış kaynak, yaklaşık MS 170 tarihine ait olan Muratori Fragmanı’dır. Bu kaynak, eserin Hermas tarafından, kardeşi Pius Roma Kilisesi’nin önderiyken yazıldığını belirtir. Pius’un yaklaşık MS 140-155 yılları arasında Roma piskoposu olduğu kabul edildiğinden, Muratori Fragmanı’nın tanıklığı Hermas’ın Pavlus’un çağdaşı olmasını oldukça güç bir ihtimal hâline getirir. Bu nedenle günümüzde araştırmacıların çoğu, Çoban’ın yazarını Pavlus’un Romalılar mektubunda sözünü ettiği Hermas’tan farklı bir kişi olarak değerlendirir.
Tarih
Hermas’ın Çobanı’nın yazılış tarihini kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Eserin kendisi ve erken dönem dış kaynaklar, tarihlendirme açısından bazı önemli ipuçları sağlasa da bunlar farklı yorumlara açıktır.
Eserde Roma’daki bir Klemens’ten söz edilir. Bazı araştırmacılar bu kişinin, Filipililer 4:3’te adı geçen Klemens ile veya Roma’daki 1. Klemens mektubunun yazarıyla bağlantılı olabileceğini ileri sürmüştür. Ancak bu bağlantı kesin değildir ve eserin MS 1. yüzyılın sonlarına tarihlenmesi konusunda yeterli kanıt sağlamaz.
Buna karşılık, yaklaşık MS 170 tarihli Muratori Fragmanı, Çoban’ın “çok yakın bir zamanda, bizim zamanımızda, Roma şehrinde” Hermas tarafından, kardeşi Pius Roma Kilisesi’nin önderiyken yazıldığını bildirir. Bu ifade, eserin Roma’da ve Pius’un döneminde ortaya çıktığını açıkça gösterir. Pius’un yaklaşık MS 155 civarında öldüğü kabul edildiğinden, Çoban’ın genel olarak MS 2. yüzyılın ilk yarısına, özellikle de Pius’un önderlik ettiği döneme tarihlenmesi yaygın görüştür.
Bununla birlikte, eserin tek seferde yazılmış tek bir metin mi, yoksa farklı dönemlerde oluşmuş bölümlerin daha sonra bir araya getirilmesiyle mi meydana geldiği konusunda araştırmacılar arasında tartışmalar vardır. Günümüzde yaygın görüş, Çoban’ın MS 2. yüzyılın ilk yarısında Roma’da şekillendiği yönündedir.
Hermas’ın Çobanı (Tam Metin)
İçindekiler
Görümler Kısmı
Buyruklar Kısmı
- 1. Buyruk - 2. Buyruk - 3. Buyruk - 4. Buyruk - 5. Buyruk - 6. Buyruk - 7. Buyruk - 8. Buyruk - 9. Buyruk - 10. Buyruk - 11. Buyruk - 12. Buyruk
Benzetmeler Kısmı
- 1. Benzetme - 2. Benzetme - 3. Benzetme - 4. Benzetme - 5. Benzetme - 6. Benzetme - 7. Benzetme - 8. Benzetme - 9. Benzetme - 10. Benzetme
Görümler Kısmı
1. Görüm
1. Bölüm
1. Beni yetiştiren kişi, Roma’da Hrode adında bir [kadına] beni satmıştı. Çok yıl sonra onunla [tekrar] tanıştım ve onu bir kız kardeş gibi sevmeye başladım.
2. Belli bir süre sonra onun Tiber Nehri’nde yıkandığını gördüm; ona elimi verdim ve onu nehirden çıkardım. Bu [kadının] güzelliğini görünce, yüreğimde şöyle düşünmüştüm: “Böyle bir karım olsaydı, hem güzellikte hem de yaşam tarzında ne mutlu bana.” Yalnızca bunu düşündüm; başka hiçbir şey değildi.
3. Belli bir süre sonra Küme’ye gittiğimde, Tanrı’nın yaratılışlarını —büyük, seçkin ve güçlü oldukları için— yücelterek yürürken uyuyakaldım. Bir ruh beni aldı ve hiçbir insanın geçemeyeceği patikasız bir yerden götürdü; [o] yer dik ve sularla yarılmıştı. O nehri geçtiğimde düzlüklere geldim, dizlerimi çöktüm ve Tanrı’ya dua etmeye ve günahlarımı itiraf etmeye başladım.
4. Ve ben dua ederken gök açıldı ve arzuladığım o kadının gökten beni selamlayıp “Selam, Hermas” dediğini gördüm.
5. Ona baktığımda, “Hanım, burada ne yapıyorsun?” dedim.Grekçe anlatı metinlerinde, geçmişte gerçekleşmiş bir olayın veya söylenmiş bir sözün şimdiki zaman kipiyle aktarılması yaygındır. Buna “tarihsel şimdiki zaman” denir. Bu kullanım Yeni Ahit’teki İncillerde de sıkça görülür. Örneğin, çeviride “dedi” olarak verilen bazı fiiller Grekçede aslında şimdiki zaman biçimindedir ve kelimesi kelimesine “diyor” şeklinde çevrilebilir. Hermas’ın Çobanı da bu anlatım biçimini kullanır. Okuma kolaylığı sağlamak amacıyla bu çeviride diyaloglardaki tarihsel şimdiki zaman örnekleri basit geçmiş zamanla çevrilmiştir. Bana şöyle cevap verdi: “Günahlarını Rab’bin katında azarlamak üzere yukarı alındım.”
6. Ona, “Şimdi benim azarım mısın?” dedim. “Hayır,” dedi, “ama sana söyleyeceğim sözleri dinle: Bana karşı günah işlediğin için, göklerde Oturan,Grekçesi κατοικῶν’dur; sözcük “ikamet eden”, “oturan” veya bağlama göre “yaşayan” anlamına gelebilir. olmayan şeyden var olanları Yaratmış olan ve kutsal Kilisesi uğruna [onları] çoğaltıp büyüten Tanrı sana öfkelendi.”
7. Ona cevap vererek dedim ki: “Sana karşı mı günah işledim? Sana karşı hangi yerde veya ne zaman utanç verici bir söz söyledim? Seni her zaman bir tanrıça olarak saymadım mı? Sana her zaman bir kız kardeş olarak saygı duymadım mı? Neden bu kötü ve kirli şeylerle benim hakkımda iftira atıyorsun, ey kadın?”
8. Gülüp bana dedi ki: “Kötülüğün arzusu senin yüreğinde yükseldi. Eğer kötü bir arzu [birinin] yüreğinde yükselirse, doğru bir adam için [bu] kötü bir şey gibi görünmüyor mu sana? Gerçekten günahtır, hatta büyüktür. Çünkü doğru adam doğru şeyleri niyet eder. Öyleyse, doğru şeyleri niyet ettiği sürece, onun yüceliği göklerde sağlam durur ve tüm işlerinde Rab’bi kolayca razı bulur. Ama yüreklerinde kötü şeyleri niyet edenler, özellikle bu çağı [kendilerine] elde eden, zenginlikleriyle övünen ve gelecek olan iyi şeylere tutunmayanlar, kendilerine ölüm ve esaret getirirler.
9. [Fakat] onların canları tövbe edecektir: umudu olmayan —aksine kendilerinden ve yaşamlarından umudu kesmiş olan— herkes. Fakat sen Tanrı’ya dua et; [O], senin, tüm ev halkının ve tüm azizlerin günahlarını iyileştirecektir.”
2. Bölüm
1. Bu sözleri söyledikten sonra gökler kapandı ve ben bütünüyle titreyip kederlenerek içimden şöyle diyordum: “Bu günah bana kaydedilmişse nasıl kurtulabilirim? Ya da tam olan günahlarım için Tanrı’yı nasıl yatıştırabilirim? Ya da Rab’be bana merhamet etsin diye hangi sözlerle yakarabilirim?”
2. Bunları yüreğimde düşünüp tartarken önümde kar beyazı yünden büyük bir kürsününGrekçesi καθέδρα’dır; sözcük “oturma yeri”, “sandalye” veya “koltuk” anlamına gelir. Buradaki “kürsü”, konuşma yapılan bir kürsüyü değil, oturmak için kullanılan bir oturağı ifade etmektedir. olduğunu gördüm; en parlak giysiler içinde, ellerinde bir kitap bulunan yaşlı bir kadın geldi. Beni “Selam, Hermas!” diye selamlayarak tek başına oturdu. Ben de kederlenip ağlayarak, “Selam, Hanım” dedim.
3. Bana, “Neden kasvetlisin, ey sabırlı ve çabuk öfkelenmeyen, sürekli gülen Hermas? Neden böyle asık suratlısın ve neşeli değilsin?” diye sordu. Ona, “Çünkü en iyi kadınGrekçesi γυναικὸς ἀρίστης’tir; ἀρίστης üstünlük derecesinde olup kelimesi kelimesine “en iyi kadın” anlamına gelir., ona karşı günah işlediğimi söyledi” dedim.
4. Ve bana şöyle demeye başladı: “Bu şey Tanrı’nın hizmetkârından çok uzak olsun! Ama bu [niyet] senin yüreğinde onun hakkında kesinlikle yükseldi; böyle bir niyet Tanrı’nın hizmetkârlarına günah getirir. Çünkü çok saygı duyulan ve zaten onaylanmış olan bir ruha karşı —eğer kötü bir eylemi isterse— kötü ve korkunç bir niyettir; özellikle de özdenetim sahibi, her türlü kötü arzudan uzak duran, her türlü sadelik ve büyük masumiyetle dolu olan Hermas söz konusu olduğunda.”
3. Bölüm
1. Fakat Tanrı sana bundan dolayı öfkelenmiyor; aksine Rab’be ve onların ebeveynleri olan sizlere karşı yasasızlık yapmış olan ev halkını geri çeviresin diye [öfkeleniyor]. Lakin çocuklarını seven biri olarak ev halkını uyarmıyordun, aksine onun harap olmasına izin verdin. Rab bu yüzden sana karşı öfkeleniyor. Fakat daha önce senin evinde meydana gelmiş olan bütün kötü şeyleri iyileştirecektir; çünkü onların günahları ve kötülükleri nedeniyle bu dünyevi işler tarafından bozulmuştun.
2. Fakat Rab’bin şefkati sana ve ev halkına merhamet etti ve seni güçlendirecek ve kendi yüceliğinde temellendirecektir. Yeter ki umursamaz olma; cesaretini yitirme ve ev halkını güçlendir. Nasıl ki demirci işini çekiçle döverek istediği işin üstesinden gelirse, doğruluk sözü de gün be gün her kötülüğün üstesinden öyle gelir. Öyleyse çocuklarını uyarmaktan çekinme; çünkü biliyorum ki eğer bütün yürekleriyle tövbe ederlerse [adları] yaşam kitaplarına bütün azizlerle birlikte yazılacaklardır.”
3. Onun bu sözleri bittikten sonra bana, “Beni [yüksek sesle] okurken dinlemek ister misin?” diye sordu. Ben de, “İsterim, Hanım” dedim. Bana, “Dinleyici ol ve Tanrı’nın yüceliğini dinle” dedi. Hatırlayamadığım şeyi büyük bir [dikkatle] ve hayretle dinledim; zira bütün sözler bir insanın dayanamayacağı kadar ürperticiydi. Fakat son sözleri hatırladım, çünkü bizim için yararlı ve yumuşaktı:
4. “İşte, sevdiğim Güçlerin Tanrısı, kudretli güçle ve büyük anlayışıyla dünyayı yaratmış, görkemli iradesiyle yaratılışını güzelliğiyle süslemiş, güçlü sözüyle göğü sağlamlaştırmış, yeryüzünü suların üzerine kurmuş ve kendi bilgeliğiyle ve öngörüsüyle kutsal Kilisesini yaratmış ve onu da kutsamıştır. İşte! O, gökleri, dağları, tepeleri ve denizleri yerinden kaldırır ve her şey seçilmişleri için düz olur; öyle ki büyük bir imanla kabul ettikleri Tanrı’nın buyruklarını korumaları şartıyla, onlara büyük bir yücelikle ve sevinçle vaat ettiği vaadi yerine getirsin.”
4. Bölüm
1. Okumayı bitirip kürsüden kalktığında, dört genç adam geldi ve kürsüyü alıp doğuya doğru gittiler.
2. Beni çağırdı, göğsüme dokundu ve bana, “Benim okumam hoşuna gitti mi?” diye sordu. Ben de ona, “Ey Hanım, bu son [sözler] hoşuma gitti, ama ilkleri zor ve çetindi” dedim. Bana, “Bu son [sözler] doğrular için; ilkler ise uluslar ve dinden dönmüşler içindir,” dedi.
3. Benimle konuşurken iki adam göründü ve onu dirseklerinden tutup kürsünün [gittiği] yere, doğuya doğru ayrıldılar. Neşeyle ayrıldı ve giderken bana, “Yiğit ol,Grekçesi Ἀνδρίζου’dur; sözcük “Erkek gibi davran”, “adam ol”, “yürekli ol” veya “yiğit ol” anlamına gelmektedir. Hermas” dedi.
2. Görüm
1. Bölüm
1. Geçen yılki gibi Küme’ye“Küme”nin, Tiren Denizi kıyısındaki antik Grek şehri Küme’yi ifade etmesi mümkündür. Bununla birlikte, sözcüğün Grekçede “köy” anlamına gelen κώμη kelimesinin çoğul biçimi olması da mümkündür; bu durumda Hermas’ın belirli olmayan köylere doğru yürüdüğü anlaşılır. Bağlama göre daha muhtemel olan, “Küme”nin özel isim olarak kullanılmasıdır. doğru yola çıktığımda, yürürken geçen yılın görümünü hatırladım ve bir ruh beni tekrar alıp geçen yılki yere götürdü.
2. Oraya vardığımda diz çöküp Rab’be dua etmeye ve O’nun adını yüceltmeye başladım; çünkü beni layık görüp bana önceki günahlarımı bildirmişti.
3. Fakat duadan kalktıktan sonra, bir önceki yıl da gördüğüm yaşlı kadının önümde yürüdüğünü ve küçük bir kitap okuduğunu gördüm. Ve bana, “Bunları Tanrı’nın seçilmişlerine bildirebilir misin?” diye sordu. Ben ona, “Hanım, çok fazla hatırlayamıyorum; ama küçük kitabı bana ver ki kopyasını çıkarayım” dedim. “Al,” dedi, “ve bana geri ver.”
4. Onu aldım ve tarladaki belirli bir yere gittiğimde, heceleri bulamadığım içinBuradaki anlam, büyük olasılıkla, tamamı büyük harflerle yazılan ve sözcükler arasında boşluk bulunmayan, “büyük harf yazısı” olarak adlandırılan, eski Grekçe yazı biçimine bir göndermedir. Örneğin, Yuhanna 1:1’de bulunan ayet şöyle görünürdü: “BAŞLANGIÇTASÖZVARDIVESÖZTANRIYLABİRLİKTEYDİ”. hepsini harf harf kopyaladım. Küçük kitabın harflerini bitirince, [bu] küçük kitap birdenbire elimden alındı; ama kimin tarafından olduğunu görmedim.
2. Bölüm
1. On beş gün sonra, ben oruç tutup Rab’be çok yalvardıktan sonra, yazının bilgisi bana gösterildi. Ve şunlar yazılmıştı:
2. “Senin soyun, Hermas, Tanrı’yı reddetti, Rab’be küfretti ve büyük kötülükle ebeveynlerine ihanet etti. Ebeveynlerinin hainleri olarak anıldılar, ancak ihanet etmekle hiçbir yarar görmediler; üstelik günahlarına sefahatlerini ve kötülük karışımlarınıGrekçesi συμφυρμοὺς πονηρίας’tır; ifade “kötülük karışımları”, “kötülüğün karışımları” veya bağlama göre “kötülükle karışmış şeyler” anlamına gelebilir. eklediler ve böylece yasasızlıkları doldu.
3. Ama bu sözleri bütün çocuklarına ve kız kardeşin [sayılacak] olan karına bildir; çünkü o, kötülük yaptığı dilini tutmuyor. Ama bu sözleri duyunca [dilini] tutup merhamet alacak.
4. Sen, Efendi’nin bana buyurduğu ve sana gösterilmesi gereken bu sözleri onlara bildirdikten sonra, daha önce işledikleri bütün günahlar bağışlanmış olur; [onların ve] bugüne kadar günah işlemiş olan tüm azizlerin [günahları] da, eğer bütün yürekleriyle tövbe ederlerse ve kararsızlığı yüreklerinden atarlarsa [bağışlanacaktır].
5. Çünkü Efendi, kendi yüceliği üzerine seçilmişleri hakkında ant içti: Eğer bu belirlenmiş günden sonra hâlâ günah olursa, kurtuluşları yoktur. Çünkü doğrular için tövbenin bir sonu vardır; tüm azizler için tövbe günleri dolmuştur, fakat uluslar için son güne kadar tövbe [fırsatı] vardır.
6. Dolayısıyla, Kilise’nin ileri gelenlerine [şöyle] söyleyeceksin: Yollarını doğrulukta düz tutsunlar ki vaatleri tümüyle ve büyük yücelikle alabilsinler.
7. Öyleyse, ey doğruluğu işleyenler,Hermas’ın Çobanı, Grekçe ἐναλλαγή (“değişim”, “birbirinin yerine geçme”) terimiyle ilişkilendirilen ve bazen “adres çoğulu” olarak adlandırılan bir anlatım özelliği kullanır. Bu kullanımda yazar, belirli bir mesajı ya da ahlaki öğüdü yalnızca bireye değil bütün topluluğa yöneltmek için tekil biçimden çoğul biçime geçebilir; bu geçiş bazen aynı cümle içinde bile gerçekleşir (örneğin Görüm 3:6:7). Modern okuyucuya alışılmadık gelebilecek bu kullanım, özellikle topluluğa yönelik öğütlerde retorik bir işlev görür. Bu ayet, eserde bu tür tekil-çoğul geçişinin ilk örneklerinden biridir. Kelimesi kelimesine çeviri ilkesini korumak amacıyla, muhatap bu örnekte Hermas olarak tekil kalsa bile, metindeki isim, sıfat ve fiillerde görülen tekil ve çoğul biçimler çeviride mümkün olduğunca korunmuştur. sebat edin ve kararsız olmayın ki yolunuz kutsal meleklerle birlikte olsun. Gelecek olan büyük sıkıntıya katlanan ve yaşamınızı inkâr etmeyen sizler, ne mutlu size!
8. Çünkü Rab, Oğlu üzerine ant içti ki Mesihlerini inkâr etmiş olanlar —yani şu an, gelecek günlerde [O’nu] inkâr etmek üzere olanlar— yaşamlarından dışlanmışlardır. Fakat daha önce [O’nu] inkâr edenlere [O’nun] büyük şefkatinden dolayı merhamet gösterildi.”
3. Bölüm
1. Ancak sen, Hermas, artık çocuklarına kin besleme ve kız kardeşini [sayılmış olan karını da ihmal ederek] öylece bırakma ki önceki günahlarından arınsınlar. Çünkü onlara kin beslemezsen, doğru bir terbiyeyle terbiye edilecekler. Kin beslemek ölüm işler. Fakat sen, Hermas, ev halkının günahları yüzünden büyük kişisel sıkıntılar çektin; çünkü onlarla ilgilenmedin, aksine [onları] ihmal ettin ve kötü işlerine karıştın.
2. Ama senin yaşayan Tanrı’dan ayrılmaman, sadeliğin ve özdenetimin [sayesinde] kurtuluyorsun. Eğer sebat edersen, bunlar seni kurtarmıştır ve bu tür şeyler işleyenleri, masumiyette ve sadelik [içinde] yürüyenleri de kurtarırlar; bunlar her kötülüğün üstesinden gelip sonsuz yaşama kalacaklardır.
3. Doğruluk işleyen herkese ne mutlu! Onlar sonsuza dek bozulmayacaklardır.
4. Fakat Maksimus’a şöyle diyeceksin: “İşte, sıkıntı geliyor; eğer sana [uygun] görünüyorsa [inancı] bir kez daha inkâr et.Bu ifadede alaycı bir ton olduğu anlaşılmaktadır. Çöldeki halka peygamberlik eden Eldad ve Modat’ta yazıldığı gibi, ‘Rab, [Kendisine] dönenlere yakındır.’”Eldad ve Modat, Çölde Sayım 11:26–29’da geçen Eldad ve Medad’dır; Septuaginta’da ikinci isim “Modad” biçiminde geçmektedir. Burada ise muhtemelen onların adını taşıyan, günümüze ulaşmamış Yahudi pseudepigrafik bir esere gönderme yapılmaktadır. Bu esere çeşitli erken dönem kilise babaları tarafından atıfta bulunulmuştur. Bazı araştırmacılar, 2. Klemens 11:2’deki ifadenin de bu eserden alınmış olabileceğini öne sürmektedir.
4. Bölüm
1. Kardeşler, uyurken bana çok yakışıklı bir genç tarafından vahyedildi ve bana şöyle dedi: “Küçük kitabı aldığın yaşlı hanımın kim olduğunu düşünüyorsun?” Ben de, “Sibülla”Ahitler arası dönemde ve erken Hristiyanlık döneminde “Sibülla Kehanetleri” son derece yaygın ve etkiliydi; ad “Sibylla” veya “Sibulla” biçimlerinde de yazılabilir. Burada tasvir edilen yaşlı kadın, elinde bir kitap tutarak oturmuş ve onu okurken görülmektedir. Bu tasvir, yazılı kehanetler bildiren eski çağlardan bir kadın kâhin olarak düşünülen Sibülla’nın geleneksel betimlemeleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Sibülla kehanet geleneği Roma’da iyi biliniyordu; bu gelenek hem resmî Roma Sibülla kitaplarını hem de Helenistik Yahudiler ve daha sonraki Hristiyanlar tarafından takma adlarla kaleme alınan manzum kehanetlerden oluşan ve zamanla genişleyen Yahudi-Hristiyan “Sibülla Kehanetleri” külliyatını kapsamaktadır. Hermas, dış görünüşündeki bu benzerlik nedeniyle gördüğü kişinin Sibülla olduğunu varsayar. dedim. “Aldanmışsın,” dedi, “o değildir.” “Peki o kimdir?” diye sordum. “Kilisedir,” dedi. Ona, “Öyleyse neden yaşlı?” diye sordum. “Çünkü,” dedi, “her şeyden önce yaratılmıştır; bundan dolayı yaşlıdır ve dünya onun uğruna kurulmuştur.”
2. Sonra evimde bir görüm gördüm: Yaşlı kadın gelip kitabı ihtiyarlara zaten verip vermediğimi sordu. [Henüz] vermediğimi belirttim. “İyi yapmışsın,” dedi, “çünkü ekleyeceğim sözlerim var. Tüm sözleri tamamladığımda, senin aracılığınla tüm seçilmişlere bildirilecektir.
3. Dolayısıyla, iki küçük kitap yazacaksın ve birini Klemens’e, birini de Grapte’ye göndereceksin. Klemens [onu] yurt dışındaki şehirlere gönderecek, zira ona emredilmişti. Grapte ise dullara ve yetimlere öğüt verecek. Fakat sen [verdiğim küçük kitabı] bu şehre, kilisenin ileri gelen ihtiyarlarla birlikte okuyacaksın.”
3. Görüm
1. Bölüm
1. Kardeşler, gördüğüm [üçüncü görüm] şöyleydi:
2. Defalarca oruç tuttuktan ve Rab’be, yaşlı kadının aracılığıyla bana göstermeye söz verdiği vahyin bana gösterilmesi için yalvardıktan sonra, o gece yaşlı kadın bana göründü ve bana şöyle dedi: “Madem böyle yoksunsun ve her şeyi öğrenmeye heveslisin, tahıl öğüttüğün tarlaya gel; saat beş civarında sana tezahür edeceğim ve görmen gereken şeyleri sana göstereceğim.”
3. Ona, “Hanım, tarlanın hangi yerine?” diye sordum. “Nereye istersen,” dedi. İyi ve tenha bir yer seçtim; ama onunla konuşup [seçtiğim] yeri söylemeden önce bana, “Oraya, istediğin yere geleceğim,” dedi.
4. Bunun üzerine kardeşler, tarlaya gidip saatleri saydım ve onun gelmesini ayarladığım yere geldim; [orada] fildişi bir sedirin bulunduğunu gördüm. Sedirin üzerinde keten bir yastık bulunuyordu ve üzerine ince keten bir örtü serilmişti.
5. Bunların bulunduğunu ve orada kimsenin olmadığını görünce şaşkınlığa kapıldım ve adeta bir titreme beni ele geçirdi; tüylerim diken diken [oldu] ve yalnız olduğum için benzer bir ürperme üzerime çöktü. Kendime geldiğimde Tanrı’nın yüceliğini hatırlayıp cesaret alarak diz çöktüm ve daha önce olduğu gibi tüm günahlarımı Rab’be tekrar itiraf etmeye başladım.
6. Sonra daha önce gördüğüm altı genç adamla beraber [yaşlı hanım] geldi ve yanımda durup benim dua ettiğimi ve günahlarımı Rab’be itiraf ettiğimi dikkatle dinliyordu. Bana dokunup, “Hermas! Günahların hakkında her şeyi sormayı bırak; doğruluk hakkında da sor ki onun bir kısmını ev halkına götürebilesin,” dedi.
7. Beni elimden tutup sedire götürdü ve gençlere, “Gidin ve inşa edin,” dedi.
8. Gençler çıktıktan sonra ve biz yalnız kaldığımızda bana, “Buraya otur,” dedi. Ben ona, “Hanım, önce ihtiyarlar otursunlar,”Bu ifade, “Siz önden buyurun” anlamına gelen nazik bir saygı ifadesi gibi görünmektedir. dedim. “Sana söylediğim şu: Otur,” dedi.
9. Ben sağ tarafa oturmak istediğimde bana izin vermedi, fakat sol tarafa oturmam için eliyle işaret etti. Sağ tarafa oturmama izin vermediği için derin derin düşünüp üzüldüğümde bana, “Üzülüyor musun, Hermas? Sağ taraftaki yer diğerlerine, yani Tanrı’yı zaten memnun etmiş ve Adı uğruna acı çekmiş olanlara aittir. Onlarla birlikte oturabilmen için sende çok şey eksik. Fakat sen sadeliğinde kaldığın gibi öyle kal; kim onların işlerini işler ve onların katlandıklarına katlanırsa, o da onlarla birlikte oturacaktır,” dedi.
2. Bölüm
1. “Neye katlandılar?” diye sordum. “Dinle,” dedi, “Adı uğruna kırbaçlara, hapis [cezalarına], büyük sıkıntılara, haçlara ve vahşi hayvanlara [katlandılar]. Bu nedenle, kutsal yerin sağ tarafı onlara ve Adı uğruna acı çeken herkese aittir; ama sol tarafı geri kalanlara aittir. Oysa ki her ikisinin de —hem sağ tarafta hem de sol tarafta oturanların— aynı armağanları ve aynı vaatleri vardır; sadece sağ tarafta oturanların belli bir görkemi vardır.
2. Ama sen sağ tarafta onlarla birlikte oturmayı çok isteklisin; fakat eksikliklerin çoktur. Yine de eksikliklerinden arınacaksın ve kararsız olmayanların hepsi de bugüne kadar tüm günahlarından arınacaktır.”
3. Bunları söyledikten sonra ayrılmak istedi; fakat ayaklarına kapanıp Rab’bin adına ona yalvardım ki vaat ettiği görümü bana göstersin.
4. Yine elimden tuttu, beni kaldırıp sedirin sol tarafına oturttu; kendisi de sağ tarafa oturuyordu. Ve parlak bir değnek kaldırınca bana, “Büyük bir şey görüyor musun?” diye sordu. Ona, “Hanım, hiçbir şey görmüyorum” dedim. Bana, “Bak,” dedi, “karşında, suların üzerinde parlak, kare taşlardan inşa edilmekte olan büyük bir kule görmüyor musun?”
5. Kule, kendisiyle birlikte gelmiş olan altı genç adam tarafından kare şeklinde inşa ediliyordu ve sayısız başka adam, kimisi derinlikten kimisi karadan taş getirip altı gence veriyorlardı; onlar da taşları alıp inşa ediyorlardı.
6. Derinlikten çekilen taşların hepsini böylece inşaya yerleştiriyorlardı; çünkü diğerleriyle eklem yerlerinden birleştirilmiş ve uyumluydular. Böylece birbirlerine tutunuyorlardı ki eklemleri görünmüyordu ve kulenin inşası tek bir taştan yapılmış gibi görünüyordu.
7. Fakat karadan getirilen diğer taşların bazılarını atıyorlar, bazılarını da inşaya yerleştiriyorlardı; geri kalanlarını ise kırıp kuleden uzağa fırlatıyorlardı.
8. Ayrıca diğer taşların çoğu kulenin etrafında bulunuyorlardı ve onları inşa için kullanmıyorlardı; çünkü bazıları küflenmişti, diğerlerinin ise çatlakları vardı, bazıları da kısaltılmıştı, bazıları ise beyaz ve yuvarlaktı. [Bu yüzden] inşaya uymuyorlardı.
9. Diğer taşların kuleden uzağa fırlatıldığını ve yola doğru gidip yolda kalmayıp yolsuz bir yere yuvarlandığını görüyordum. Diğerleri ateşe düşüp yanıyordu; diğerleri ise suların yakınına düşüyor ve yuvarlanıp suya girmek isteseler de suya doğru yuvarlanamıyorlardı.
3. Bölüm
1. Bunları bana gösterdikten sonra aceleyle gitmek istiyordu. Ona, “Hanım, bunları görmemin, ne olduklarını anlamamış olmam hâlinde bana ne faydası var?” diye sordum. Bana cevap vererek dedi ki: “Kuleyle ilgili şeyleri öğrenmek isteyen kurnaz bir adamsın.” “Evet, Hanım,” dedim, “öyle ki kardeşlere duyurayım, daha neşeli olsunlar ve bunları duyunca Rab’bi büyük bir görkemle tanısınlar.”
2. Ve dedi ki: “Birçoğu duyacaktır; duyunca onların bazıları sevinecek, bazıları da ağlayacaktır. Ama bunlar da duyup tövbe ederlerse sevinecekler. Öyleyse kulenin benzetmelerini dinle, çünkü her şeyi sana göstereceğim. Ve vahiy konusunda beni daha fazla rahatsız etme, çünkü bu vahiylerin bir sonu vardır; zira yerine getirilmişlerdir. Ancak sen vahiy istemekten vazgeçmeyeceksin, çünkü utanmazsın.
3. İnşa edildiğini gördüğün kule benimdir; yani sana hem şimdi hem de daha önce görünmüş olan Kilise’dir. Öyleyse kule hakkında ne istersen sor ve sana göstereceğim ki azizlerle birlikte sevinesin.”
4. Ona, “Hanım, mademki beni bir kez olsun her şeyi bana göstermeye layık gördün, göster,” dedim. Bana da, “Sana gösterilmesi mümkün olan her şey gösterilecektir; yeter ki yüreğin Tanrı’ya yönelsin ve gördüklerin konusunda kararsız olma,” dedi.
5. Ona, “Hanım, kule neden suların üzerine inşa edilmiştir?” diye sordum. “Sana daha önce söylemiştim; sen onu gayretle arıyorsun, bu nedenle arayarak gerçeği buluyorsun. Şimdi, kulenin neden suların üzerine inşa edildiğini dinle: Çünkü yaşamınız su aracılığıyla kurtuldu ve [su aracılığıyla] kurtulacaktır. Fakat kule, Her Şeye Gücü Yeten ve yüce olan İsmin sözüyle temellendirilmiştir ve Efendi’nin görünmez gücüyle güçlenmektedir.”
4. Bölüm
1. Ona yanıt vererek, “Hanım, bu şey çok büyük ve hayranlık verici. Peki ya inşa eden altı genç adam, onlar kimdir, Hanım?” dedim. “Bunlar,” dedi, “İlk yaratılmış olan, Rab’bin tüm yaratılışını onlara büyütmeleri, inşa etmeleri ve tüm yaratılışa egemen olmaları için teslim ettiği Tanrı’nın kutsal meleklerdir. Öyleyse, bunlar aracılığıyla kulenin inşası tamamlanacaktır.”
2. “Taşları getiren diğerleri, onlar kimdir?” [diye sordum]. “Bunlar da Tanrı’nın kutsal melekleridir, ama bu altısı onlardan üstündürler. Kulenin inşası tamamlanacak ve hep birlikte kulenin etrafında sevinecekler ve kulenin inşası tamamlandığı için Tanrı’yı yücelteceklerdir,” [diye cevap verdi].
3. Ona, “Taşların akıbetini ve onların ne tür bir güce sahip olduklarını bilmek istiyordum,” dedim. Bana cevap vererek dedi ki: “Sana gösterildi, herkesten daha layık olduğun için değil; çünkü bu görümlerin senden önce ve senden daha iyi olanlara gösterilmesi gerekiyordu. Fakat Tanrı’nın adı yüceltilsin diye sana gösterildi ve yüreklerinde bunların doğru olup olmadığını tartışan kararsız olanlar için sana gösterilecektir. Onlara bunların hepsinin doğru olduğunu ve hiçbir şeyin gerçeğin dışında olmadığını söyle. Ancak hepsi güçlü, sağlam ve temellendirilmiştir.”
5. Bölüm
1. “Şimdi inşaya yerleştirilen taşlar hakkında dinle: Kare biçimli, beyaz ve birbirine uyumlu taşlar, Tanrı’nın saygılığına göre yürümüş olan, Tanrı’nın seçilmişlerini saf ve saygılı bir şekilde gözetmiş, öğretmiş ve onlara hizmet etmiş olan elçiler, piskoposlar, öğretmenler ve diyakozlardır. Bazıları [zaten] uykuya dalmıştır,Buradaki “uykuya dalmak” ifadesi ölüm için kullanılan bir mecazdır; karşıtındaki “hâlâ vardır” ifadesi bunu açıkça göstermektedir. bazıları ise hâlâ vardır. Ve her zaman birbirleriyle aynı fikirde oldular, barış içinde oldular ve birbirlerini dinlediler. Dolayısıyla, kulenin inşasında eklem yerleri uyumludur.”
2. “Ama derinlikten çıkarılıp inşaya yerleştirilen ve daha önce inşa edilmiş diğer taşlarla eklem yerlerinde uyumlu olanlar kimdir?” [diye sordum]. “Bunlar Rab’bin adı uğruna acı çekmiş olanlardır,” [diye yanıt verdi].
3. “Peki ya karadan getirilen diğer taşların kim olduklarını da bilmek isterim, Hanım,” [dedim]. “Bunlar, inşaya giden ve yontulmayan, Rab’bin onayladığı kişilerdir; çünkü Rab’bin dürüstlüğünde yürüdüler ve buyruklarını yerine getirdiler,” [diye yanıt verdi].
4. “Peki, inşaya getirilip yerleştirilenler, onlar kimdir?” [diye sordum]. “İmanda genç ve sadıklardır; ancak içlerinde kötülük bulunduğu için melekler tarafından iyilik yapmaları için öğütleniyorlar,” [diye cevap verdi].
5. “Peki, reddedip fırlattıkları, onlar kimdir?” [diye sordum]. “Bunlar günah işlemiş olan ve tövbe etmek isteyenlerdir. Dolayısıyla kuleden uzağa atılmadılar; çünkü tövbe ederlerse inşaya yararlı olacaklardır. Tövbe etmek üzere olanlar tövbe ederlerse —kule inşa edilirken şimdi tövbe ederlerse— imanda güçlü olacaklardır. İnşa tamamlanırsa artık yerleri olmayacaktır ve reddedileceklerdir. Onlara kalan tek şey kulenin yanında bulunmaktır.”
6. Bölüm
1. “Fakat kırıp kuleden uzağa atılanları bilmek ister misin? Bunlar yasasız oğullarıdır. İkiyüzlülükle iman ettiler ve tüm kötülük onlardan uzak değildi; bu yüzden kurtuluşları yoktur, çünkü kötülükleri nedeniyle inşaya yararlı değildirler. Bu yüzden Rab’bin gazabıyla kırılıp uzağa atıldılar, çünkü O’nu öfkelendirdiler.
2. Fakat gördüğün, çok sayıda yerde bulunan ve inşaya gitmeyen diğerleri, bunlar küflenmiş olanlardır; yani gerçeği bilmiş, ama onda kalmayanlardır,” dedi.
3. “Peki ya çatlakları olanlar, onlar kimdir?” [diye sordum]. “Bunlar, yüreklerinde birbirlerine karşı [anlaşmazlık] besleyen, kendi aralarında barış içinde olmayan, barışmış gibi görünen ama birbirlerinden ayrıldıkları zaman yüreklerindeki kötülüklerin kaldığı kişilerdir. İşte bunlar taşların çatlaklarıdır.
4. Kısaltılmış olanlar ise iman etmiş ve doğrulukta daha büyük paya sahip olan, ancak kötülükte de çok büyük bir paya sahip olan kişilerdir; bu yüzden kısa ve tam değildirler,” dedi.
5. “Peki, Hanım, inşaya uymayan beyaz ve yuvarlak olanlar, onlar kimdir?” Bana cevap vererek şöyle dedi: “Ne zamana dek akılsız ve anlayışsızsın? Her şeyi soruyorsun ama hiçbir şey anlamıyorsun. Bunlar imana sahip olan, ama aynı zamanda bu çağın zenginliklerine sahip olanlardır. Sıkıntı geldiği zaman, zenginlikleri ve işlerinden dolayı Rablerini inkâr ederler.”
6. Ona yanıt vererek dedim ki: “Hanım, inşaya ne zaman yararlı olacaklar?” “Kendilerini saptıran zenginlikleri [onlardan] kesildiği zaman, o zaman Tanrı’ya yararlı olacaklar. Tıpkı yuvarlak bir taşın kesilip onun bir kısmı atılmadıkça dört köşeli bir taş olamayacağı gibi, aynı şekilde bu çağda zengin olanların da zenginlikleri kesilmedikçe Rab’be yararlı olamazlar.
7. Önce kendinden bil: Zengin olduğun zaman yararsızdın, ama şimdi yaşam için yararlısın ve faydalısın. Tanrı’ya yararlı olun,Bu cümledeki fiillerin tümü tekildir; yalnızca bu fiil çoğuldur. çünkü sen de aynı taşlardansın.”
7. Bölüm
1. “Fakat gördüğün, kuleden uzağa fırlatılıp yola düşen ve yoldan yolsuz bir yerlere yuvarlanan diğer taşlar, iman etmiş olanlardır; ama kararsızlıkları yüzünden onlar gerçek yolundan ayrılıyorlar. Daha iyi bir yol bulabileceklerini sanarak aldanırlar ve sıkıntı çekip yolsuz yerlerde yürürler.
2. Fakat ateşe düşüp yanan taşlar, yaşayan Tanrı’dan tümüyle [ayrılıp] dönmüşlerdir ve onların sefahatinin şehvetleri ve işledikleri kötülükleri nedeniyle yüreklerinde tövbe etme arzusu artık yükselmemiştir.
3. Fakat suların yanına düşen ve suya yuvarlanamayan diğerlerinin kim olduğunu bilmek ister misin? Bunlar, kelamı işittikten sonra Rab’bin adıyla vaftiz olmayı arzulayanlardır. Sonra, gerçeğin saflığını hatırladıklarında vazgeçerler ve yine kötü arzularına geri dönerler.”
4. Böylece kulenin [inşası görümünün ne anlama geldiği] açıklamasını bitirdi.
5. Hâlâ utanmadan, ona bir kez daha atılan, kulenin inşasına uymayan bu taşların hepsinin tövbe [fırsatı] ve bu kulede bir yeri olup olmadığını sordum. “Tövbe [fırsatı] var,” dedi, “ama bu kuleye uyamıyorlar.
6. İşkence görüp günahlarının günlerini doldurduktan sonra çok daha küçük bir yere uyacaklardır; bundan dolayı doğruluk sözüne katıldıkları için dönüştürülecekler. O zaman yaptıkları kötü işler yüzünden çektikleri işkenceden kaldırılacaklar. Ama yüreklerinde bu [tövbe] arzusu uyanmazsa, katı yürekleri yüzünden kurtulmazlar.”
8. Bölüm
1. Ona bütün bunlar hakkında sormayı bıraktığımda bana, “Başka bir şey görmek ister misin?” diye sordu. Görmeyi çok arzulayarak görebildiğim için çok sevindim.
2. Bana bakınca gülümsedi ve, “Kulenin etrafında yedi kadını görüyor musun?” diye sordu. “Onları görüyorum, Hanım,” dedim. “Bu kule, Rab’bin buyruğuyla bunlar tarafından taşınmaktadır.
3. Şimdi onların işlerini dinle: Bunlardan birincisi, elleri tutan, İman olarak adlandırılır; onun aracılığıyla Tanrı’nın seçilmişleri kurtulur.
4. Kuşanmış ve yiğitçe davranan bir sonrakine Özdenetim denir; o, İman’ın kızıdır. Onu kim izlerse kendi hayatında mutlu olur; tüm kötü arzularından uzak durursa, sonsuz yaşamı miras alacağına inanarak tüm kötü işlerinden uzak duracaktır,” dedi.
5. “Peki diğerleri, Hanım, onlar kimdir?” [diye sordum]. “Onlar birbirlerinin kızlarıdır. Birinin adı, ‘Sadelik’, diğerlerininki ‘Bilgi’, ‘Masumiyet’, ‘Saygınlık’ ve ‘Sevgi’dir; annelerinin tüm işlerini yaptığında yaşayabilirsin,” [dedi].
6. “Hanım,” dedim, “her birinin sahip olduğu gücün ne olduğunu bilmek istiyordum.” “Sahip oldukları güçleri dinle:
7. Birbirlerinin güçleriyle güçlenirler ve tıpkı doğdukları sırayla birbirlerini izlerler. İman’dan Özdenetim doğar, Özdenetim’den Sadelik, Sadelik’ten Masumiyet, Masumiyet’ten Saygınlık, Saygınlık’tan Bilgi, Bilgi’den Sevgi [doğar]. Bunların işleri saf, saygılı ve ilahîdir.
8. Bunlara kim hizmet eder ve işlerini sıkıca tutmaya gücü yeterse, Tanrı’nın azizleriyle birlikte kulede meskeni olacaktır.”
9. Sonra ona zamanları, tamamlanışın zaten olup olmadığını, soruyordum. Ve yüksek sesle şöyle bağırdı: “Ey anlayışsız adam, henüz inşa edilmekte olan kuleyi görmüyor musun? Kulenin inşası ne zaman tamamlanırsa, son o zaman gelir. Ancak çabucak inşa edilecektir. Artık bana hiçbir şey sorma; bu hatırlatma ve ruhlarınızın yenilenmesi sana ve azizlere yeterlidir.
10. Fakat bunlar sadece senin için gösterilmedi, ama üç gün sonra bunları herkese bildiresin diye [gösterildi].
11. Çünkü önce anlamalısın; ve ilk sana, ey Hermas, söyleyeceğim şu sözlerin hepsini azizlerin kulağına söylemeni buyuruyorum ki işitip uyguladıktan sonra kötülüklerinden arınsınlar ve sen de onlarla birlikte [arınasın].”
9. Bölüm
1. “Ey evlatlar, beni dinleyin: sizin üzerinize doğruluğu aşılayan Rab’bin merhametiyle sizi büyük bir sadelik, masumiyet ve saygınlıkla yetiştirdim ki her türlü kötülükten ve her türlü çarpıklıktan aklanıp kutsal kılınasınız. Ancak siz kötülüğünüzden vazgeçmek istemiyorsunuz.
2. Şimdi beni dinleyin: Aranızda barış içinde olun, birbirinizle ilgilenin, birbirinize yardım edin ve Tanrı’nın yarattıklarını yalnızca kendiniz için tüketmeyin;Bu maddenin kelimesi kelimesine çevirisi şöyledir: “Tanrı’nın yarattıklarını çorbasından içmeyin.” aynı zamanda ihtiyacı olanlarla da paylaşın.
3. Çünkü [bazıları] çok yiyecekten dolayı bedenlerine zayıflık getiriyor ve zarar veriyorlar; aksine yiyeceği olmayanlar yeterli beslenmedikleri için bedenleri zarar görüyor ve bozuluyor.
4. Öyleyse bu topluluk eksikliği,Burada kastedilen, topluluk yaşamına aykırı bencil bir tutumdur. Çeviride orijinal Grekçe ifade korunmuştur. [yeterince] sahip olan ama ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayan sizlere zararlıdır.
5. Yaklaşan yargıya bakın. Öyleyse, siz yeterince sahip olanlar, kule henüz tamamlanmamışken aç olanları arayın; çünkü kule tamamlandıktan sonra iyilik yapmayı arzulayacaksınız, ama fırsatınızGrekçesi καὶ οὐχ ἕξετε τόπον’dur; ifade kelimesi kelimesine “ve yeriniz olmayacaktır” anlamına gelir. olmayacaktır.
6. İşte, zenginliğinizle övünen sizler, dikkat edin; yoksa yoksullar inlemesin ve onların iniltisi Rab’be yükselmesin —yoksa mallarınızla birlikte kule kapısının dışında kalırsınız.
7. Şimdi Kilise’nin ileri gelenlerine ve baş köşede oturan sizlere diyorum ki: Büyücüler gibi olmayın; büyücüler zehirlerini tahta kutularda taşırlar, ama siz zehrinizi yüreğinizde [taşıyorsunuz].
8. Katı yüreklisiniz ve Büyük Kral’dan merhamet görebilesiniz diye yüreklerinizi temizlemek ve zihniyetinizi temiz bir yürekte birleştirmek istemiyorsunuz.
9. Öyleyse bakın, evlatlar, bu bölünmeler sizi yaşamınızdan mahrum etmesin.
10. Sizin eğitiminiz olmamışken Rab’bin seçilmişlerini nasıl eğitmek istiyorsunuz? Birbirinizi eğitin ve aranızda barış içinde olun ki ben de Baba’nın katında neşeli durup hepinizin hesabını Rab’be vereyim.”
10. Bölüm
1. Benimle konuşmayı bıraktığında, inşa eden altı genç adam gelip onu kuleye götürdüler; diğer dördü de sediri kaldırıp onu da kuleye götürdüler. Yüzlerini göremedim, çünkü arkalarını dönmüşlerdi.
2. Giderken, bana görünen üç şekli bana göstermesini istiyordum. Bana cevap vererek şöyle dedi: “Bunları başkasına sormalısın ki sana gösterilsin.”
3. Kardeşler, geçen yılki ilk görümde bana, kürsüde oturan son derece yaşlı bir kadın olarak göründü.
4. Fakat diğer görümde görünüşü daha gençti; ancak bedeni ve saçları yaşlıydı ve benimle ayakta durarak konuşuyordu. Öncesinden daha neşeliydi.
5. Fakat üçüncü görümde çok daha gençti ve tümüyle en güzeldi; sadece saçları yaşlıydı. Son derece neşeliydi ve bir sedirin üzerinde oturuyordu.
6. Bunlarla ilgili olarak bu vahiy [hakkında] bilgi edinmek için derin bir üzüntü içindeydim. Geceleyin bir görümde yaşlı kadının bana şöyle dediğini gördüm: “Her dilek alçakgönüllülüğü gerektirir; bundan dolayı oruç tut ve Rab’den dilediğini alacaksın.”
7. Bir gün oruç tuttum ve aynı gece genç bir adam bana görünüp şöyle dedi: “Neden el altındaGrekçesi ὑπὸ χεῖρα’dır; ifade kelimesi kelimesine “el altında” anlamına gelse de burada deyimsel olarak “durmadan” veya “sık sık” anlamında kullanılmaktadır. vahiyler [için] yalvararak talep ediyorsun? Dikkat et, yoksa çok fazla dilemekle bedenine zarar verirsin.
8. Bu vahiyler sana yeter. Gördüğün daha güçlü vahiyleri görebilir misin?”
9. Ona cevap vererek şöyle dedim: “Efendim, yalnızca yaşlı kadının üç şekli hakkında soruyorum ki tam bir vahiy olsun.” Bana cevap vererek dedi ki: “Ne zamana kadar anlayışsız [kalacaksınız]? Kararsızlıklarınız ve yüreğinizin Rab’be yönelmemesi sizi anlayışsız kılıyor.”
10. Ona yanıt vererek tekrar şöyle dedim: “Ama Efendim, senden bunları daha kesin [şekilde] öğreneceğiz.”
11. Bölüm
1. “Aradığın şekiller hakkında dinle:
2. İlk görümde sana neden yaşlı bir kadın olarak ve bir kürsü üzerinde oturarak göründü? Çünkü ruhunuz yaşlandı, zaten solmuştur; zayıflığınız ve kararsızlıklarınız yüzünden hiçbir gücü yoktur.
3. Nasıl ki yaşlıların artık yenilenme ümidi kalmadığı ve uykularındanBuradaki ifade onların ölümüne işaret etmektedir. başka bir şey beklemediği gibi, sizler de bu hayatın işleri yüzünden güçsüzleşip kendinizi umursamazlığa teslim ettiniz ve kaygılarınızı Rab’be bırakmadınız; fakat zihniniz kırıldı ve kederleriniz [içinde] yaşlandınız,” dedi.
4. “Neden kürsüde oturuyordu? Bunu bilmek istiyordum, Efendim,” [dedim]. “Çünkü her zayıf kişi, zayıflığından dolayı kürsüde oturur; böylece bedeninin zayıflığı desteklensin. İşte ilk görümün tipi [sende] budur.”
12. Bölüm
1. “Fakat ikinci görümde onun ayakta durduğunu ve görünüşünün daha genç ve ilkinden daha neşeli olduğunu gördün; ama bedeni ve saçları yaşlıydı. Şu benzetmeyi de dinle:
2. Yaşlı bir kimse, zayıflığı ve yoksulluğundan ötürü kendinden umudunu çoktan kaybetmiştir ve hayatının son gününden başka hiçbir şey beklemez. Sonra aniden ona bir miras kaldı. Bunu duyunca ayağa kalktı, çok sevinerek güçle giyindi ve artık uzanmaz, ama ayakta durur; önceki işleri yüzünden mahvolmuş olan ruhu yenilenir. Artık oturmaz, yiğitçe davranır. Rab’bin size gösterdiği vahyi işittiğiniz zaman sizler de böylediniz.
3. Çünkü O size şefkat gösterdi, ruhunuzu yeniledi; zayıflıklarınızı bir kenara bıraktınız, size güç geldi, imanda güçlendirildiniz ve Rab, sizin güçlendiğinizi görünce sevindi. Bundan dolayı size kulenin inşasını bildirdi; eğer bütün yüreğinizle kendi aranızda barış içinde yaşarsanız, O size başka şeyler de bildirecektir.”
13. Bölüm
1. “Fakat üçüncü görümde onu daha genç, güzel ve neşeli, görünüşü de güzel olarak gördün.
2. Çünkü nasıl ki iyi bir haber kederli birine gelince, o önceki üzüntülerini hemen unutup duyduğu haberden başka bir şey beklemez ve artık iyilik için güçlenir ve aldığı sevinç sayesinde ruhu yenilenirse, sizler de bu iyi şeyleri gördüğünüzde ruhunuzun yenilenmesini aldınız.
3. Ayrıca sedirde oturduğunu gördünüz; işte sedirin dört ayağı olduğu ve sağlam durduğu için konumu sağlamdır. Dünya da dört elemanGrekçesi στοιχεῖα’dır; sözcük “unsurlar”, “öğeler” veya “temel bileşenler” anlamına gelir. Burada antik dünyada evrenin temel bileşenleri kabul edilen dört unsura —toprak, su, hava ve ateşe— gönderme yapılmaktadır. Bazı araştırmacılar, sedirin dört ayağı ile dünyanın dört unsuru arasındaki bu benzetmenin ayrıca dört İncil’e sembolik bir gönderme içerebileceğini öne sürmüştür. Charles Taylor bu görüşü özellikle savunmuş, ancak bu yorum daha sonraki araştırmacılar tarafından kesin kabul edilmemiştir. tarafından desteklenmektedir.
4. Bu nedenle, tümüyle tövbe edenler, tüm yürekleriyle tövbe ettikleri için [tekrar] genç ve temellendirilmiş olacaklardır. Sende tam bir vahiy vardır; artık vahiy hakkında hiçbir şey sorma. Ama bir şey gerekirse sana gösterilecektir,” dedi.
4. Görüm
1. Bölüm
1. Kardeşler, önceki görümden yirmi gün sonra gördüğüm [dördüncü görüm], yaklaşan [büyük] sıkıntının bir tipiydi.
2. Via KampanaVia Kampanya (Kampanya Yolu), Roma’dan kuzey-güney doğrultusunda uzanan ve güneyde Küme ile Kampanya bölgesine ulaşımı sağlayan bir yoldu. İkinci yüzyılda sık kullanılan ve iyi bilinen bu yolun, Hermas’ın ilk görümünü gördüğü yerle de ilişkili olması mümkündür (1:3). yolundan bir tarlaya doğru çıkıyordum; ana yoldan yaklaşık on stadyonAntik ölçü birimi olan bir stadyon, yaklaşık 185 metreye karşılık geliyordu. uzaklıktaydı ve orası kolayca seyahat edilen bir yerdi.
3. Tek başıma yürürken, Rab’be, kutsal Kilisesi aracılığıyla bana gösterdiği vahiylerin ve görümlerin tamamlanması için yalvarıyordum; böylece beni güçlendirsin ve tökezlemiş olan hizmetkârlarına tövbe [fırsatı] versin ki büyük ve görkemli Adı yücelsin; çünkü beni harikalarını göstermeye layık gördü.
4. Ve O’nu yüceltip şükrederken, bir ses bana şöyle cevap verdi: “Kararsız olma, Hermas.” Kendi içimde düşünmeye ve “Rab tarafından bu kadar temellendirilmişken ve görkemli şeyleri görmüşken nasıl kararsız olabilirim ki?” diye kendi kendime demeye başladım. 5. Biraz daha ilerledim, kardeşler, ve işte göğe kadar [yükselen] bir toz bulutu gördüm. İçimde, “Acaba sığırlar geliyor ve bir toz bulutu mu kaldırıyorlar?” demeye başladım. Benden böyle yaklaşık bir stadyon uzaktaydı.
6. Toz bulut gittikçe büyürken onun ilahî bir şey olduğunu sandım. Güneş biraz parladı ve işte, sanki bir deniz canavarıymış gibi böylesine büyük bir canavar gördüm; ağzından ateşli çekirgeler çıkıyordu. Canavar yaklaşık yüz ayakAntik uzunluk ölçüsü olan bir ayak, yaklaşık 0,3 metreye karşılık geliyordu. uzunluğundaydı ve başı sanki kerpiçten [yapılmış] gibiydi.
7. Ağlamaya ve Rab’be beni ondan [fidye ile] kurtarması için yalvarmaya başladım. Ve [sonra] duyduğum sözü hatırladım: “Kararsız olma, Hermas.”
8. Bu nedenle kardeşler, Rab’bin imanını kuşanınca ve bana öğrettiği büyük şeyleri hatırlayınca cesaretlendim ve kendimi canavara teslim ettim. Canavar öyle bir hızla geliyordu ki, kendisi bir şehri yerle bir edebilirdi.
9. Ona yaklaştım ve ne kadar büyük bir canavar olsa da yere serildi; yalnızca dilini uzatıyordu ve ben yanından geçene kadar hiç hareket etmedi.
10. Ayrıca canavarın başında dört renk vardı: siyah, sonra alev ve kan rengi, sonra altın, sonra beyaz.
2. Bölüm
1. Canavarın [yanından] geçip otuz ayak kadar ilerledikten sonra, işte karşıma bir bakire çıktı; sanki bir gelin odasından çıkan biri gibi süslenmişti. Tümüyle beyaz [giysiler içinde] ve beyaz sandaletler [giymişti]. Alnına kadar peçe takmıştı, başında sarık vardı ve saçları beyazdı.
2. Önceki görümlerden onun Kilise olduğunu bildim ve daha da neşelendim. Bana, “Selam sana, ey adam,” diyerek selam verdi. Ben de ona, “Selam, Hanım,” diye karşılık verdim.
3. Bana cevaplayarak şöyle dedi: “Sana hiçbir şey denk gelmedi mi?” Ona, “Hanım, öyle büyük bir canavar [vardı] ki halkları yok edebilirdi; fakat Rab’bin gücü ve O’nun büyük şefkati sayesinde ondan kaçtım” dedim.
4. “İyi kaçmışsın,” dedi, “çünkü kaygını Tanrı’ya bıraktın ve yalnızca büyük ve görkemli Adı aracılığıyla kurtulabileceğine iman etmiş olarak yüreğini Rab’be açtın. Dolayısıyla Rab, canavarların üzerinde olan TegriBu meleğin adı Θεγρί (Thegri/ Tegri), bilinen başka hiçbir Yahudi veya Hristiyan yazısında geçmemektedir. Bazı araştırmacılar, burada kastedilen adın, İbranice “kapatmak” anlamına gelen סָגַר (sāgar) fiiliyle ilişkilendirilen “Segri” olabileceğini öne sürmektedir. adlı meleğini gönderdi ve sana zarar vermemesi için [canavarın] ağzını kapattı. İmanın sayesinde ve böylesine büyük bir canavarı görünce kararsız kalmadığın için büyük bir sıkıntıdan kaçtın.
5. Öyleyse git, Rab’bin seçilmişlerine O’nun kudretli [işlerini] bildir ve onlara bu canavarın gelecek olan büyük sıkıntının bir örneği olduğunu söyle. Öyleyse, kendinizi önceden hazırlayıp tüm yüreğinizle tövbe ederseniz, yüreğiniz temiz ve kusursuz olursa ve hayatınızın geri kalan günlerinde Rab’be kusursuz bir şekilde hizmet ederseniz ondan kaçabileceksiniz. Kaygılarınızı Rab’be bırakın ve [O] onları yoluna koyacaktır.
6. Ey kararsızlar, Rab’be güvenin; çünkü O her şeyi yapabilir, gazabını sizden çevirir ve kararsız olan size azaplar gönderir. Bu sözleri duyup kulak asmayanların vay hâline! Hiç doğmamış olsalardı onlar için daha iyi olurdu.”
3. Bölüm
1. Ona canavarın başındaki dört renk hakkında sordum. Bana yanıt vererek, “Yine böyle şeyler hakkında meraklısın,” dedi. “Evet, Hanım,” dedim, “bunların neler olduğunu bana bildir.”
2. “Dinle: Siyah, içinde ikamet ettiğiniz bu dünyadır.
3. Alev ve kan [rengi], bu dünyanın kan ve ateşle yok edilmesi gerektiğini [simgelemektedir].
4. Altın kısım ise, bu dünyadan kaçmış olan sizlersiniz. Nasıl ki altın ateşte sınanıp yararlı hâle getiriliyorsa, onların arasında ikamet eden sizler de aynı şekilde sınanıyorsunuz. Öyleyse, kalıp ateşte sınanmış olarak onlar tarafından arınacaksınız; nasıl ki altın cürufunu kaybederse, sizler de tüm kederinizi ve sıkıntınızı kaybedeceksiniz ve kulenin inşası için arınıp yararlı olacaksınız.
5. Ancak beyaz kısım, Tanrı’nın seçilmişlerinin yaşayacağı gelecek çağdır; çünkü Tanrı tarafından seçilmişler sonsuz yaşam için lekesiz ve temiz olacaklardır.
6. Sen ise azizlerin kulaklarına konuşmayı bırakma. Sizde gelecek [büyük] sıkıntının bir örneği vardır, fakat isterseniz, [o büyük sıkıntıda] hiçbir şey olmayacaktır. Önceden yazılmış olanları hatırlayın,” dedi.
7. Bunları söyledikten sonra ayrıldı ve nereye ayrıldığını görmedim; çünkü bir bulut oluştu ve canavarın geldiğini sandığım için korkarak geri döndüm.
5. Görüm
1. Bölüm
1. Evde dua ettiğimde ve yatağa oturduğumda, görkemli görünüşlü, çoban kılığında, [beline] beyaz keçi derisi sarılı, omzunda bir heybe ve elinde bir değnek taşıyan bir adam geldi. Beni selamladı, ben de onu selamladım.
2. Hemen yanıma oturdu ve bana, “Hayatının geri kalan günlerinde seninle birlikte kalayım diye en saygıdeğer melek tarafından gönderildim,” dedi.
3. Beni sınamaya geldiğini zannettim ve ona, “Sen kimsin? Kime teslim edildiğimi biliyorum çünkü,” dedim. Bana, “Beni tanımıyor musun?” diye sordu. “Hayır,” diye cevap verdim. “Ben,” dedi, “teslim edildiğin çobanım."
4. Daha konuşurken görünüşü değişti ve onu, teslim edildiğim kişi olarak tanıdım. Hemen şaşkınlığa uğradım, korkuya kapıldım ve ona böyle kötü ve aptalca cevap verdiğim için tümüyle üzüntüye kapıldım.
5. Fakat bana cevap vererek şöyle dedi: “Şaşkınlığa uğrama, ama sana buyuracağım buyruklarımda güçlen; çünkü ben, daha önce gördüğün her şeyi sana tekrar göstermek için gönderildim. Bunlar sizler için yararlı olan ana noktalardır. Her şeyden önce buyruklarımı ve benzetmelerimi yaz. Diğer şeyleri de sana göstereceğim gibi öyle yazacaksın. Öyleyse, önce buyrukları ve benzetmeleri yazmanı buyuruyorum ki onları kolayca okuyup tutabilesin,” dedi.
6. Böylece buyrukları ve benzetmeleri, tıpkı onun bana buyurduğu gibi yazdım.
7. Eğer onları duyunca tutarsanız, onlarda yürürseniz ve onları temiz bir yürekle işlerseniz, Rab’den sizlere vaat ettiklerini alacaksınız. Ama onları duyunca tövbe etmeyip günahlarınıza yine [yenilerini] eklerseniz, Rab’den tam terslerini alacaksınız. Bütün bunları, tövbe meleği olan çoban, bana böyle yazmamı buyurdu.
Buyruklar Kısmı
1. Buyruk
1. Bölüm
1. “Her şeyden önce, her şeyi yaratmış, onları düzenlemiş, her şeyi yokluktan varlığa getirmiş ve her şeyi kapsayan ama yalnızca Kendisi kapsanamaz olan Tanrı’nın tek olduğuna iman et.
2. O’na iman et ve O’ndan kork; [O’ndan] korkmuş olarak özdenetimli ol. Bunları tut ve eğer bu buyruğu tutarsan, kendinden tüm kötülüğü uzaklaştıracaksın, doğruluğun her erdemiyle donanacaksın ve Tanrı için yaşayacaksın.”
2. Buyruk
1. Bölüm
1. Bana şöyle dedi: “Sadeliğe sahip ve masum ol; insanların hayatını yok eden kötülüğü bilmeyen küçük çocuklar gibi olacaksın.
2. İlk olarak, ne kimse hakkında iftira et ne de iftira edeni memnuniyetle dinle. Yoksa dinlediğin iftiraya inanırsan, sen de iftira edenin günahından suçlu olacaksın; çünkü inanınca kardeşine karşı [kin] beslemiş olursun. O hâlde kötü konuşanın günahından sen de suçlu olacaksın.
3. İftira kötüdür; huzursuz, asla huzur bulmayan, fakat her zaman bölünmelerde yaşayan cindir. Öyleyse ondan uzak dur ve herkesle her zaman refah içinde olacaksın.
4. Kendini, hiçbir tökezleme bulunmayan, aksine her şeyin düz ve neşeli olduğu saygınlıkla giyin. İyilik için çalış ve Tanrı’nın sana verdiği emeklerinden, ihtiyacı olan herkese, kime verip kime vermeyeceğini tereddüt etmeden cömertçe ver. Herkese ver; çünkü Tanrı, kendi armağanlarından herkese verilmesini diler.
5. Bu nedenle alanlar Tanrı’ya hesap vereceklerdir —neden aldılar ve hangi amaçla [aldılar] diye. Sıkıntı içinde olan alanlar yargılanmayacaklardır, ama ikiyüzlülükle alanlar ceza çekeceklerdir.
6. Dolayısıyla veren kişi masumdur; çünkü Rab’den hizmeti yerine getirmek için aldığı gibi, sadelikle ve kime verip kime vermeyeceği konusunda ayrım yapmadan yerine getirmiştir. Bu nedenle, sadelikle yerine getirilmiş olan bu hizmet Rab’bin katında görkemli olmuştur. Bu şekilde sadelikle hizmet eden kişi Tanrı için yaşayacaktır.
7. Dolayısıyla, sana söylediğim gibi bu buyruğu tut ki senin ve ev halkının tövbesi sadelik içinde, masumiyetin ise temiz ve lekesiz bulunsun.”
3. Buyruk
1. Bölüm
1. Yine bana şöyle dedi: “Gerçeği sev ve her gerçek ağzından çıksın ki Tanrı’nın bu bedende ikamet ettirdiği Ruh, tüm insanların önünde gerçek bulunsun. Böylece içinde ikamet eden Rab yüceltilecektir; çünkü Rab her sözde doğrudur ve O’nda hiçbir yalan yoktur.
2. Öyleyse, yalan söyleyenler Rab’bi hiçe sayarlar ve aldıkları emaneti O’na teslim etmeyerek Rab’bin hırsızlarıGrekçesi λῃσταὶ τοῦ κυρίου’dur; ifade kelimesi kelimesine “Rab’bin haydutları/soyguncuları” anlamına gelir. Burada, Tanrı’dan emanet olarak alınan yalansız Ruh’u yalanla kirletilmiş hâlde geri vermek, Rab’be ait olanı O’na geri vermemek olarak tasvir edilmektedir. Bu nedenle yalan söyleyenler mecazi olarak “Rab’bin hırsızları” diye adlandırılır. olurlar. Çünkü O’ndan yalansız bir Ruh almışlardır; eğer bu [Ruhu] yalanla geri verirlerse, Rab’bin buyruğunu kirletmiş ve hırsız olmuş olurlar.”
3. Bunları duyunca çok ağladım. Ama benim ağladığımı görünce, “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. “Çünkü, Efendim,” dedim, “kurtulup kurtulamayacağımı bilmiyorum.” “Neden?” diye sordu. “Çünkü Efendim, hayatımda hiçbir zaman gerçek bir söz söylemişliğim yoktur; aksine her zaman herkesle aldatıcı [bir şekilde] konuştum ve yalanımı tüm insanların önünde gerçekmiş gibi gösterdim. Ve hiç kimse bana hiç bir zaman karşı çıkmadı, aksine sözüme inanıldı. O hâlde, Efendim, böyle şeyleri yaptığıma göre nasıl yaşayabilirim?” diye sordum.
4. Bana dedi ki: “İyi ve doğru düşünüyorsun, çünkü Tanrı’nın hizmetkârı olarak gerçekte yürümen gerekiyordu. Ve kötü bir vicdan, ne Hakikat Ruh’uyla birlikte ikamet etsin ne de saygın ve gerçek olan Ruh’a keder getirsin.” “Efendim,” dedim, “hiçbir zaman bu tür sözleri böylesine kesin duymuşluğum yoktur.”
5. “Şimdi duyuyorsun,” dedi. “Bunları tut ki şimdiki sözlerin gerçek çıktığında, işlerinde yalanla söylediğin önceki şeyler de güvenilir bulunsunlar; çünkü onların da güvenilir olması mümkündür. Eğer bunları tutarsan ve bundan böyle her gerçeği söylersen, kendin için yaşam elde edebileceksin. Ve kim bu buyruğu duyup en kötü yalandan uzak durursa Tanrı için yaşayacaktır.”
4. Buyruk
1. Bölüm
1. “Sana buyuruyorum,” dedi, “saflığı koru ve başkasının karısı, zina ya da bunlara benzer kötü şeyler hakkında yüreğinde hiçbir [düşünce] yükselmesin; çünkü bunu yaparak büyük bir günah işlemiş olursun. Fakat kendi karını her zaman hatırlayarak asla yoldan sapmayacaksın.
2. Çünkü bu düşünce yüreğinde yükselirse yoldan saparsın; eğer buna benzer başka kötü şeyler yaparsan günah işlersin. Zira bu düşünce Tanrı’nın hizmetkârı için büyük bir günahtır. Ve eğer bir kimse bu kötü işi yaparsa, kendisine ölüm işler.
3. Öyleyse dikkat et, bu düşünceden uzak dur; çünkü saygınlığın bulunduğu yerde doğru bir adamın yüreğinde yasasızlık yükselmemelidir.”
4. Ona dedim ki: “Efendim, size birkaç şey daha sormama izin verin.” “Söyle,” dedi. “Efendim, eğer birinin Rab’de sadık bir karısı varsa ve onu herhangi bir zinada bulursa, koca onunla birlikte yaşayarak günah işlemiş olur mu?” diye sordum.
5. “Bilmediği sürece günah işlemez,” dedi. “Ama eğer adam onun günahını biliyorsa ve karısı tövbe etmezse, aksine zinasında ısrar ederse ve koca onunla birlikte yaşarsa, onun günahının suç ortağıdır ve onun zinasına ortak olur.”
6. “O hâlde, Efendim, eğer karısı bu şehvette ısrar ederse koca ne yapsın?” diye sordum. “Onu yanından ayırsın ve adam yalnız kalsın. Ama kadını boşadıktan sonra başka biriyle evlenirse, o da zina işlemiş olur,” dedi.
7. “Öyleyse, Efendim, kadın boşandıktan sonra eğer tövbe edip kendi kocasına geri dönmek isterse, kabul edilmemeli midir?” diye sordum.
8. “Hakikaten,” dedi, “eğer koca onu kabul etmezse günah işler ve büyük bir günahı kendi üzerine getirir. Fakat günah işleyip tövbe eden kişinin kabul edilmesi lazım; ancak sık sık değil, çünkü Tanrı’nın hizmetkârları için tek bir tövbe vardır. Dolayısıyla, tövbe uğruna adam [yeniden] evlenmemelidir. Bu uygulama hem karıya hem de kocaya uygulanır.
9. Bir kimse bedenini kirletirse yalnızca zina işlemiş olmaz; aynı zamanda kim ulusların yaptıklarına benzer şeyleri yaparsa da zina işlemiş olur. Bu nedenle, eğer bir kimse böyle işlerde kalır ve tövbe etmezse ondan uzak dur ve onunla birlikte yaşama; aksi takdirde onun günahının ortağı olursun.
10. Öyleyse, ister erkek ister kadın olsun, kendi başınıza kalmanız buyuruldu; çünkü böyle şeylerde tövbe [fırsatı] mümkündür. Ben bu uygulamanın bu şekilde gerçekleşmesi için bir fırsat vermiyorum; aksine günah işleyenin artık günah işlememesi için [bunu söylüyorum]. Ama onun önceki günahına gelince, şifa verebilen Birisi vardır; O, her şeyin üzerinde yetkiye sahip olandır,” dedi.
2. Bölüm
1. Onunla tekrar konuşarak şöyle sordum: “Mademki Rab beni layık gördü, öyle ki siz her zaman benimle birlikte kalasınız, lütfen bana birkaç söze daha katlanın; çünkü ben hiçbir şey anlamıyorum ve yüreğim önceki yaptıklarım nedeniyle katılaştı. Bana anlayış verin; çünkü ben son derece akılsızım ve hiçbir şeyi anlamıyorum.”
2. Yanıt vererek bana şöyle dedi: “Ben tövbe üzerindeyim ve tövbe eden herkese anlayış veririm. Yoksa tövbe etmenin kendisi sana anlayış olarak görünmüyor mu? Tövbe etmek büyük bir anlayıştır. Çünkü günah işlemiş olan kişi Rab’bin katında kötülük yaptığını anlar; yaptığı iş yüreğinde yükselir, tövbe eder ve artık kötülük yapmaz. Aksine bol bol iyilik yapar, kendi canını alçaltır ve günah işlediği için ona işkence eder. O hâlde görüyorsun ki tövbe büyük bir anlayıştır.”
3. “Bundan dolayı, Efendim,” dedim, “her şeyi size ayrıntısıyla soruyorum. İlk olarak, günahkâr olduğum için, hangi işleri yaparak yaşayacağımı bileyim diye [soruyorum]; çünkü günahlarım çok ve çeşitlidir.”
4. “Yaşayacaksın,” dedi, “eğer buyruklarımı tutar ve onlarda yürürsen. Ve kim bu buyrukları işitip tutarsa Tanrı için yaşayacaktır.”
3. Bölüm
1. “Yine de, Efendim,” dedim, “sormaya devam edeceğim.” “Söyle,” dedi. “Efendim, bazı öğretmenlerden, suya indiğimizde önceki günahlarımızın affını aldığımız zamandakinden başka bir tövbe olmadığını duydum,” dedim.
2. Bana şöyle dedi: “İyi duydun, çünkü öyledir. Günahlarının bağışlanmasını alan kişinin artık günah işlememesi, aksine saflık içinde yaşaması gerekiyordu.
3. Fakat sen her şeyi titizlikle araştırdığına göre, iman etmek üzere olanlara ya da şimdi Rab’be iman etmiş olanlara bahane vermeden bunu da sana bildireceğim. Zaten iman etmiş olanların ya da iman etmek üzere olanların günahları için tövbe yoktur; fakat [sadece] önceki günahlarının affına sahip oluyorlar.
4. Rab, bu günlerden önce çağrılmış olanlar için tövbeyi belirlemiştir, çünkü Rab, yürekleri tanıyan ve her şeyi önceden bilen olarak, insanların zayıflığını ve İblis’in çok yönlü kurnazlığını —Tanrı’nın hizmetkârlarına [nasıl] kötülük yapacağını ve onlara haksızlık edeceğini— bilmiştir.
5. Bu nedenle Rab çok şefkatli olduğu için yaratımına şefkat gösterdi, bu tövbeyi belirledi ve bu tövbenin yetkisi bana verildi.
6. Fakat sana diyorum ki,” dedi, “eğer birisi o büyük ve saygın çağrıdan sonra İblis tarafından ayartılınca günah işlerse, bir tövbe [fırsatı] vardır. Ama eğer alışkanlıkla günah işler ve tövbe ederse, böyle bir kişi için [tövbe] faydasızdır; çünkü zorlukla yaşayacaktır.”
7. Ona dedim ki: “Sizden bu şeyleri böylesine kesin bir şekilde duyduğumda canlandım; çünkü biliyorum ki eğer artık günahlarıma [yenilerini] eklemezsem kurtulacağım.” “Kurtulacaksın,” dedi, "ve kim bu şeyleri yaparsa [kurtulacaktır].”
4. Bölüm
1. Ona, “Efendim, mademki bana bir kez daha katlanıyorsunuz, bir şeyi daha bana bildirin,” [dedim]. “Söyle,” dedi. “Efendim, eğer bir kadın veya bir koca uykuya dalarsaBuradaki ifade, “ölürse” anlamındadır. ve bunlardan biri yeniden evlenirse, evlenen kişi günah işlemiş olmaz mı?” diye yine sordum.
2. “Günah işlemez,” dedi. “Ama eğer bir kimse kendi başına kalırsa, Rab’bin katında kendisine daha büyük bir şeref ve yücelik kazanır; fakat evlenirse günah işlemez.
3. Bu nedenle saflığı ve saygınlığı koru ve Tanrı için yaşayacaksın. Sana söylediğim ve söyleyeceğim tüm bu şeyleri şimdiden, bana emanet edildiğin günden itibaren tut; ben de senin evinde ikamet edeceğim.
4. Buyruklarımı tutarsan önceki günahların için bağışlanma olacaktır; kim bu buyruklarımı tutar bu saflıkta yürürse, onun için de bağışlanma olacaktır.”
5. Buyruk
1. Bölüm
1. “SabırlıGrekçesi μακρόθυμος’tur; sözcüğün anlamını Türkçede tek bir kelimeyle tam olarak karşılamak zordur. “Sabırlı” anlamını taşımakla birlikte, uzun süre dayanma, öfkesini denetleme ve metanet gösterme nüanslarını da içerir. Bu bölüm boyunca sözcük “sabır/sabırlı” olarak çevrilmiştir. ve anlayışlı ol,” dedi, “böylece tüm kötü işlerin üzerinde egemenlik kuracak ve tüm doğruluğu işleyeceksin.
2. Çünkü sabırlı olursan, içinde ikamet eden Kutsal Ruh, başka bir kötü ruh tarafından karartılmadan temiz olacaktır; geniş [bir yerde] ikamet ederek, içinde ikamet ettiği kapla birlikte sevinip coşacak, kendisinde büyük bir esenliği taşıyarak Tanrı’ya büyük bir neşeyle hizmet edecektir.
3. Ama herhangi bir çabuk öfkelenme yaklaşırsa, hassas olan Kutsal Ruh hemen sıkışır ve temiz bir yere sahip olmadığı için o yerden ayrılmak ister; çünkü Rab’be dilediği gibi hizmet edecek bir yere sahip değildir ve çabuk öfkelenme tarafından kirletilerek kötü ruh tarafından boğulur. Zira Rab sabırda ikamet eder; ama çabuk öfkelenmede ise İblis [ikamet eder].
4. Öyleyse, her iki ruhun da aynı yerde ikamet etmesi, içinde ikamet ettikleri o insan için faydasız ve kötüdür.
5. Çünkü çok az miktarda pelin otuGrekçesi ἄψινθος’tur; pelin otu, antik dünyada son derece acı tadıyla bilinen bir bitkiydi ve acılığın yaygın bir simgesi olarak kullanılıyordu. Hermas burada pelinin acılığı ile balın tatlılığını karşılaştırarak çabuk öfkelenme ile sabır arasındaki karşıtlığı anlatmaktadır. Benzer biçimde Vahiy 8:11’de de “Pelin” (Ἄψινθος) suların acılaşmasıyla ilişkilendirilir. alıp bir bal kabına dökersen, bal tamamen bozulmaz mı ve en küçük [miktardaki] pelin otuyla bu kadar çok bal mahvolmaz mı? Balın tatlılığını mahveder ve artık sahibi katında aynı değeri taşımaz; çünkü acılaşmıştır ve kullanımını mahvetmiştir. Ama pelin otu bala atılmazsa, bal tatlı bulunur ve sahibine faydalı olur.
6. Öyleyse görüyorsun ki sabır baldan [bile] en tatlısıdır ve Rab için faydalıdır; O da onun içinde ikamet eder. Ama çabuk öfkelenme acı ve faydasızdır. Eğer çabuk öfkelenme ve sabır karışırsa, sabır kirlenir ve şefaati artık Tanrı için faydalı değildir.”
7. “Efendim,” dedim, “kendimi ondan koruyabilmem için çabuk öfkelenmenin işleyişini bilmek istiyordum.” “Hakikaten, eğer kendini ondan korumazsan —sen ve ev halkın— tüm umudunu kaybetmiş olursun. Fakat kendini ondan koru, çünkü ben seninleyim. Ve kim tüm yüreğiyle tövbe ederse ondan uzak duracaktır; çünkü ben onlarla da birlikte olacağım ve onları da muhafaza edeceğim. Çünkü hepsi en saygın melek tarafından haklı çıkarılmıştır,” dedi.
2. Bölüm
1. “Şimdi,” dedi, “çabuk öfkelenmenin işleyişini, nasıl kötü olduğu ve kendi işleyişiyle hizmetkârlarımıBazı el yazmalarında iyelik eki yerine “Rab’bin” veya “Tanrı’nın” ifadeleri yer almaktadır. nasıl mahvettiğini ve onları doğruluktan nasıl saptırdığını dinle. Ama [çabuk öfkelenme], imanla dolu olanları yoldan saptırmaz ne de onlarda tesir edebilir; çünkü benim gücüm onlarladır. Ancak içi boş ve kararsız olanları saptırır.
2. Çünkü bu tür insanları huzur içinde gördüğünde, kendisini o insanın yüreğine zorla sokar ve o erkek veya kadın, gündelik şeyler, yiyecekler, küçük bir mesele, bir arkadaş, verme veya alma konusu veya bunlara benzer aptalca şeyler hakkında sebepsiz yere acılaşır. Çünkü bunların hepsi Tanrı’nın hizmetkârları için aptalca, boş, anlamsız ve faydasızdır.
3. Fakat sabır büyük ve güçlüdür, sağlam bir güce sahiptir ve geniş bir alanda gelişir; neşeli, sevinçli ve kaygısızdır, her mevsimde Rab’bi yüceltir, içinde hiçbir acılık barındırmaz, her zaman uysal ve sakin kalır. Bu nedenle bu sabır, mükemmel imana sahip olanlarla birlikte ikamet eder.
4. Ama çabuk öfkelenme öncelikle aptalcadır, hem hafif hem de anlamsızdır. Sonra anlamsızlıktan küslük, küslükten hiddet, hiddetten öfke, öfkeden kin gelir; sonra bu kin, böyle kötülüklerden oluşarak büyük ve iyileştirilemez bir günah hâline gelir.
5. Çünkü bu ruhlar, Kutsal Ruh’un da ikamet ettiği bir kapta ikamet ettiklerinde, o kap [onları] taşıyamaz, aksine taşar.
6. O zaman, kötü bir ruhla veya sertlikle [birlikte] ikamet etmeye alışkın olmayan hassas Ruh, böyle bir insandan ayrılır ve nezaket ve sakinlik içinde ikamet etmeyi arar.
7. Sonra, içinde ikamet ettiği o insandan ayrıldıktan sonra, o insan doğru Ruh’tan yoksun olur ve bundan sonra kötü ruhlarla dolar; her işinde istikrarsız olur, kötü ruhlar tarafından oraya buraya sürüklenerek iyi anlayıştan tamamen körleştirilir. [İşte] çabuk öfkelenen herkese böyle olur.
8. Öyleyse, en kötü ruh olan çabuk öfkelenmeden sakın. Aksine sabırla giyin, çabuk öfkelenmeye ve küslüğe karşı diren; Rab tarafından sevilen saygınlık içinde bulunacaksın. Bu buyruğu asla ihmal etmemeye dikkat et; çünkü bu buyruğa hükmedersen, sana buyuracağım diğer buyrukları da tutabileceksin. Onlarda güçlü ol ve güçlen; kim onlarda yürümeyi arzu ederse güçlensin.”
6. Buyruk
1. Bölüm
1. “Sana ilk buyrukta imanı, korkuyu ve özdenetimi korumanı buyurdum,” dedi. “Evet, Efendim,” diye cevap verdim. “Fakat şimdi sana onların güçlerini bildirmek istiyorum ki her birinin gücünü ve işleyişini anlayasın; çünkü işleyişleri iki yönlüdür. Bunlar hem doğru olana hem de doğru olmayana aittir.
2. Bu nedenle doğru olana güven, fakat doğru olmayana güvenme; çünkü doğru olan yol düzdür, doğru olmayan yol ise eğridir. Sen düz ve düzgün yolda yürü ve eğri olandan uzak dur.
3. Çünkü eğri yolun geçitleri yoktur; geçit vermez ve birçok tökezleme taşı vardır, engebeli ve dikenlidir. Dolayısıyla [bu yol], kendisinde yürüyenler için zararlıdır.
4. Fakat düz yolda gidenler düzgün ve tökezlemeden yürürler; çünkü [bu yol] ne engebeli ne de dikenlidir. İşte bu yolda yürümenin daha faydalı olduğunu görüyorsun,” dedi.
5. “Bu yolda yürümek beni memnun eder, Efendim,” dedim. “Yürüyeceksin,” dedi, “kim tüm yüreğiyle Rab’be dönerse de onda yürüyecektir.”
2. Bölüm
1. “Şimdi iman hakkında dinle: Bir insanla birlikte iki melek vardır; biri doğruluktan, diğeri kötülükten,” dedi.
2. “Peki, Efendim, her iki melek de benimle birlikte ikamet ettiğine göre, onların işleyişlerini nasıl ayırt edeceğim?” diye sordum.
3. “Dinle ve onları anla: Doğruluk meleği hassas, mütevazı, alçakgönüllü ve barışçıldır. Bu [melek] senin yüreğinde yükseldiğinde, derhal doğruluk, saflık, saygınlık, memnuniyet, her türlü doğru iş ve her türlü yüce erdem hakkında seninle konuşur. Tüm bunlar yüreğinde yükseldiğinde, doğruluk meleğinin seninle birlikte olduğunu bil; bunlar o zaman doğruluk meleğinin işleridir. Öyleyse ona ve onun işlerine güven.
4. Kötülük meleğinin işlerine de bak: İlk olarak, o çabuk öfkelenen, acı ve aptaldır; işleri de kötüdür ve Tanrı’nın hizmetkârlarını mahveder. Bu [melek] yüreğinde yükseldiğinde, onu işlerinden tanı,” dedi.
5. “Efendim, onu nasıl algılayacağım? Anlamıyorum,” dedim. “Dinle,” dedi. “Herhangi bir çabuk öfkelenme veya acılık sana düşünce, bil ki o senin içindedir. Sonra birçok işin arzusu, birçok yiyecek ve içki âlemleri, birçok sarhoşluk ve gereksiz çeşitli lüksler, kadınlara duyulan arzular, açgözlülükler, büyük kibir, övünme ve bunlara benzer her şey [ortaya çıkar]. Öyleyse bunlar yüreğinde yükseldiğinde, bil ki kötülük meleği içindedir.
6. Dolayısıyla, onun yaptıklarını tanıyarak ondan uzak dur ve ona hiç güvenme; çünkü işleri kötüdür ve Tanrı’nın hizmetkârı için faydasızdır. İşte her iki meleğin işleyişleri [sende vardır]; onları anla ve doğruluk meleğine güven.
7. Fakat kötülük meleğinden uzak dur; çünkü onun öğretisi her işte kötüdür. Zira bir insan sadık olsa bile, bu meleğin düşüncesi yüreğinde yükselirse, o kişi —erkek veya kadın— [mutlaka bir] günah işler.Grekçesi δεῖ … ἐξαμαρτῆσαί τι’dir; ifade kelimesi kelimesine “bir günah işlemesi gerekir” anlamına gelir. Buradaki δεῖ, ahlaki bir zorunluluktan ziyade, kötülük meleğinin düşüncesine teslim olunduğunda günahın kaçınılmaz bir sonuç hâline gelmesini ifade eder. Bu nedenle ana metindeki anlam “mutlaka bir günah işler” şeklinde anlaşılmalıdır.
8. Yine, bir erkek veya kadın son derece kötü olsa ve doğruluk meleğinin işleri yüreğinde yükselirse, mecburen iyi bir şey yapar.
9. Öyleyse görüyorsun ki doğruluk meleğini takip etmek, kötülük meleğinden ise vazgeçmek iyidir.
10. Bu buyruk imanla ilgili şeyleri bildirir; böylece doğruluk meleğinin işlerine iman edesin ve bunları yapmış olarak Tanrı için yaşayacaksın. Ancak kötülük meleğinin işlerinin zararlı olduğuna iman et; onları yapmayarak Tanrı için yaşayacaksın.”
7. Buyruk
1. Bölüm
1. “Rab’den kork ve O’nun buyruklarını tut; böylece Tanrı’nın buyruklarını tutarak her eylemde güçlü olacaksın ve işleyişin eşsiz olacaktır. Çünkü Rab’den korkarak her şeyi iyi yaparsın. Bu [korku], korkman ve kurtulman gereken korkudur.
2. Fakat İblis’ten korkma; çünkü Rab’den korkarak İblis’in üzerinde egemenlik kuracaksın, zira onda güç yoktur. Güç olmayan kimsede korku da yoktur; oysa yüce gücü olan kimsede korku da [vardır]. Çünkü gücü olan herkes korkuya sahiptir, ancak gücü olmayan kişi herkes tarafından hor görülür.
3. Lakin İblis’in işlerinden kork; çünkü onlar kötüdürler. Öyleyse, Rab’den korkarak onları yapmazsın, aksine onlardan uzak durursun.
4. İşte iki [tür] korku vardır. Eğer kötülük yapmak istersen, Rab’den kork ve onu yapmazsın. Halbuki yine iyilik yapmak istersen, Rab’den kork ve onu yaparsın. Öyleyse Rab korkusu güçlü, büyük ve yücedir; Rab’den kork ve O’nun için yaşayacaksın. Ve kim O’ndan korkarsa ve buyruklarını korursa Tanrı için yaşayacaktır,” dedi.
5. “Efendim, buyruklarını tutanlar hakkında neden ‘Tanrı için yaşayacaklardır’ dediniz?” diye sordum. “Çünkü,” dedi, “tüm yaratılış Rab’den korkar ama O’nun buyruklarını tutmaz. Lakin O’ndan korkanlar ve buyruklarını tutanlar Tanrı ile yaşama sahiptir; oysa buyruklarına uymayanların O’nda yaşamı yoktur.”
8. Buyruk
1. Bölüm
1. “Sana Tanrı’nın yarattıklarının iki yönlü [olduğunu], çünkü özdenetimin de iki yönlü [olduğunu] demiştim. Bazı şeylerde özdenetim gerekir, bazı şeylerde ise gerekmez,” dedi.
2. “Efendim, hangi şeylerde özdenetimli olmak gerektiğini ve hangi şeylerde gerekmediğini bana bildir,” dedim. “Dinle,” dedi. “Kötülük konusunda özdenetimli ol ve onu yapma, ancak iyilik konusunda özdenetimli olma, onu yap. Çünkü iyilik konusunda özdenetimli olup onu yapmazsan, büyük bir günah işlemiş olursun. Ama kötülük konusunda özdenetimli olup onu yapmazsan, büyük bir doğruluk işlemiş olursun. İyi olanı işleyerek her türlü kötülükten özdenetimli ol.”
3. “Hangi tür kötülüklerden özdenetimli olalım?” diye sordum. “Dinle,” dedi. “Zinadan ve fuhuştan, yasasız sarhoşluktan, kötü lüksten, aşırı yemekten, zenginliğin savurganlığından ve övünmeden, kibirden, küstahlıktan, yalandan, iftiradan, ikiyüzlülükten, kin beslemeden ve tüm küfürden.
4. Bu işler insanların hayatındaki en kötü işlerdi; bundan dolayı Tanrı’nın hizmetkârı bu işlerden özdenetimli olmalıdır. Çünkü bunlardan özdenetimli olmayan kişi Tanrı için yaşayamaz. Öyleyse bunların ardından gelenleri de dinle.”
5. “Yine [başka] kötü işler var mı, Efendim?” diye sordum. “Vardır,” dedi. “Tanrı’nın hizmetkârının özdenetimli olması gereken çok şey vardır: hırsızlık, yalan, dolandırıcılık, yalancı şahitlik, açgözlülük, kötü arzu, aldatma, boş şan, kibir ve bunlara benzer her şey.
6. Bunların kötü olduğu sana görünmüyor mu?” [diye sordu]. “[Evet], Tanrı’nın hizmetkârları için son derece kötüdürler,” dedim. “Tanrı’ya hizmet eden kişi bunların hepsinden özdenetimli olsun. Bu nedenle, bunların hepsinden özdenetimli ol ki Tanrı için yaşayabilesin ve bunlardan özdenetimli olanlarla birlikte kaydedilebilesin. İşte özdenetimli olman gereken şeyler bunlardır.
7. Fakat şimdi özdenetimli olmaman gereken, [aksine] yapman gereken şeyleri dinle,” dedi.
8. “Efendim, bana iyi şeylerin gücünü bildirin ki onlarda yürüyeyim ve onlara hizmet edeyim, böylece onları yaparak kurtulabileyim,” dedim. “Yapman gereken ve özdenetimli olmaman gereken iyi işleri dinle:
9. Öncelikle iman, Rab korkusu, sevgi, uyum, doğruluk sözleri, hakikat, katlanma —insanların hayatında bunlardan daha iyi bir şey yoktur. Bir kimse bunları tutup özdenetimli olmazsa, hayatında mesut olur.
10. Bunlardan sonra gelenleri [de] dinle: dul kadınlara hizmet etmek, yetimleri ve muhtaçları gözetmek, Tanrı’nın hizmetkârlarını sıkıntılarından [fidyeyle] kurtarmak, misafirperver olmak —çünkü misafirperverlikte iyilik bulunur—, hiç kimseye karşı direnmemek, barışçıl olmak, herkesten daha muhtaç hâle gelmek, yaşlılara saygı duymak, doğruluğu uygulamak, kardeşliği korumak, hakarete katlanmak, uzun süre sabretmek, kin beslememek, canı yorgun olanları cesaretlendirmek, imandan tökezlemiş olanları terk etmemek, aksine onları dönüştürüp neşelendirmek, günah işleyenlere öğüt vermek, borçluları ve fakirleri ezmemek ve bunlara benzer her şey.
11. Sence bunlar iyi midir?” diye sordu. “Bunlardan daha iyisi ne olabilir ki, Efendim?” diye yanıt verdim. “Öyleyse bunlarda yürü ve bunlardan özdenetimli olma; böylece Tanrı için yaşayacaksın.
12. Bu buyruğu tut: Eğer iyilik yaparsan ve ondan özdenetimli olmazsan, Tanrı için yaşayacaksın ve böyle yapan herkes Tanrı için yaşayacaktır. Ve yine, kötülük yapmazsan ve ondan özdenetimli olursan, Tanrı için yaşayacaksın ve kim bu buyrukları tutar ve bunlarda yürürse Tanrı için yaşayacaktır,” dedi.
9. Buyruk
1. Bölüm
1. Bana şöyle dedi: “Kararsızlığı kendinden uzaklaştır ve kendi içinde, ‘Ben O’na karşı bu kadar çok günah işlemişken Rab’den nasıl isteyip alabilirim?’ diyerek Tanrı’dan bir şey istemekte hiç kararsız olma.
2. Bu şeyleri düşünme; aksine tüm yüreğinle Rab’be dön, şüphe duymadan O’ndan iste ve O’nun bol şefkatini bileceksin: Seni terk etmeyecek, aksine canının dileğini yerine getirecektir.
3. Çünkü Tanrı, kin besleyen insanlar gibi değildir; O Kendisi kin beslemez ve yarattığına şefkat gösterir.
4. Öyleyse yüreğini bu çağın tüm boş şeylerinden ve sana daha önce söylenen şeylerdenGrekçesi τῶν προειρημένων σοί ῥημάτων’dur; ifade kelimesi kelimesine “sana daha önce söylenmiş sözlerden” anlamına gelir. temizle; Rab’den iste ve her şeyi alacaksın. Rab’den şüphe duymadan istersen dileklerinin hiçbirinden mahrum kalmayacaksın.
5. Ama yüreğinde şüphe duyarsan dileklerinin hiçbirini almayacaksın; çünkü Tanrı’ya karşı şüphe duyanlar kararsızlardır ve dileklerinin hiçbirini asla elde etmezler.
6. Fakat imanda tam olanlar Rab’be güvenerek her şeyi ister ve alırlar; çünkü şüphe duymadan isterler ve hiçbir konuda kararsız değillerdir. Zira her kararsız adam, eğer tövbe etmezse, zor kurtulacaktır.
7. Dolayısıyla yüreğini kararsızlıktan temizle ve imanı giyin, çünkü güçlüdür; istediğin tüm dilekleri alacağına [yönelik] Rab’be güven. Ve eğer Rab’den istedikten sonra dileğini daha geç alırsan, canının dileğini hemen almadığın için kararsız olma; çünkü muhtemelen bilmediğin bir ayartma veya bir günah yüzünden dileğini daha geç alıyorsundur.
8. Bu nedenle canının dileğini istemeyi bırakma ve onu alacaksın. Ama yorulup istemekte şüphe duyarsan, kendini suçla, sana Vereni değil.
9. Öyleyse bu kararsızlığa dikkat et, çünkü o kötü ve anlayışsızdır ve birçok insanın —hatta son derece sadık ve güçlü olanları bile— imanını kökünden söker. Zira bu kararsızlık da İblis’in bir kızıdır ve Tanrı’nın hizmetkârlarına karşı son derece kötülük yapar.
10. Bundan dolayı bu kararsızlığı hor gör ve güçlü ve kuvvetli olan imanı giyinmiş olarak her şeyde ona karşı egemenlik kur; çünkü iman her şeyi vaat eder, her şeyi başarır. Ancak kararsızlık, kendine güvenmediği için yaptığı tüm işlerde başarısız olur.
11. O hâlde görüyorsun ki iman yukarıdandır, Rab’dendir ve büyük bir güce sahiptir. Fakat kararsızlık hiçbir güce sahip olmayan dünyevi bir ruhtur ve İblis’tendir. Öyleyse sen, güce sahip olan imana hizmet et ve gücü olmayan kararsızlıktan sakın; böylece Tanrı için yaşayacaksın. Bu şeyleri düşünen herkes de Tanrı için yaşayacaktır.”
10. Buyruk
1. Bölüm
1. “Kederi kendinden uzaklaştır, çünkü o kararsızlığın ve çabuk öfkelenmenin kız kardeşidir,” dedi.
2. “Efendim,” dedim, “nasıl oluyor da o bunların kız kardeşidir? Bana öyle geliyor ki çabuk öfkelenme bir şey, kararsızlık başka bir şey ve keder de başka bir şeydir.” “Ey adam, sen anlayışsızsın,” dedi, “ve kederin tüm ruhlardan daha kötü olduğunu, Tanrı’nın hizmetkârları için en korkunç şey olduğunu, insanı her ruhtan daha fazla mahvettiğini, Kutsal Ruh’u aşındırıp tükettiğini ve yine de kurtardığını anlamıyorsun.”
3. “Efendim,” dedim, “ben anlayışsızım ve bu benzetmeleri anlamıyorum; çünkü nasıl aşındırıp tüketip yine de kurtarabileceğini anlamıyorum.”
4. “Dinle,” dedi. “Gerçek hakkında hiç araştırma yapmamış, tanrısallığa dair hiç sorgulama yapmamış, sadece iman etmiş, işlere, zenginliklere, putperest dostluklara ve bu çağın diğer birçok işine karışmış olanlar —bu şeylere bağlı kalan herkes— tanrısallığın benzetmelerini anlamazlar. Zira bu eylemlerle kararmış, bozulmuş ve kısırlaşmışlardır.
5. Tıpkı iyi bağlar ihmal edildiğinde dikenler ve çeşitli yabani otlar tarafından kısırlaştırıldığı gibi, iman etmiş ve daha önce bahsedilen bu birçok işe düşen insanlar da zihinlerinden saparlar ve doğrulukla ilgili hiçbir şey anlamazlar; tanrısallığa ve gerçeğe dair [bir şey] duydukları zaman [bile], anlayışları işleriyle meşgul olur ve hiçbir şey anlamazlar.
6. Fakat Tanrı korkusuna sahip olanlar, tanrısallık ve gerçek hakkında araştırma yapanlar ve yürekleri Rab’be yönelik olanlar, kendilerine söylenen her şeyi daha çabuk anlar ve kavrarlar; çünkü içlerinde Rab korkusu vardır. Çünkü Rab nerede ikamet ederse, orada da çok fazla anlayış vardır. Öyleyse, Rab’be tutun ve her şeyi kavrayacak ve anlayacaksın.”
2. Bölüm
1. “Şimdi, ey anlayışsız,” dedi, “kederin Kutsal Ruh’u nasıl aşındırıp tükettiğini ve sonra yine kurtardığını dinle:
2. Kararsız olan kişi bir işe giriştiğinde ve kararsızlığı yüzünden başarısız olduğunda, bu keder insana girer ve Kutsal Ruh’u kederlendirir ve O’nu aşındırıp tüketir.
3. Sonra, herhangi bir meseleye dair çabuk öfkelenme o insana tutunduğunda ve [insan] böylece son derece acılaştığında, keder çabuk öfkelenmiş olan insanın yüreğine tekrar girer; yaptığı işten dolayı kederlendirir ve kötülük yaptığı için tövbe eder.
4. Bu keder, [o insan] kötülük yaptıktan sonra tövbe ettiği için kurtuluşa sahipmiş gibi gözükür. Dolayısıyla her iki iş de Kutsal Ruh’u kederlendirir: Kararsızlık, işinde başarılı olamadığı için; çabuk öfkelenme ise kötülük yaptığı için Ruh’u kederlendirir. Öyleyse, her ikisi de Kutsal Ruh için keder vericidir: kararsızlık ve çabuk öfkelenme.
5. Bu nedenle kederi kendinden uzaklaştır ve senin içinde ikamet eden Kutsal Ruh’u sıkıştırma ki O, Tanrı’ya şikâyette bulunup senden ayrılmasın.
6. Çünkü bu bedene verilmiş olan Tanrı’nın Ruhu ne kedere ne de sıkıntıya dayanır.”
3. Bölüm
1. Dolayısıyla, kendini her zaman Tanrı katında lütuf bulan ve O’nun makbul bulduğu neşeyle giyin ve onda sevin; çünkü her neşeli adam iyilik yapar, iyi düşünür ve kederi hor görür.
2. Fakat kederli adam her zaman kötülük işler. İlk olarak, neşeli ve insana verilmiş olan Kutsal Ruh’u kederlendirdiği için kötülük işler. İkinci olarak, Kutsal Ruh’u kederlendirerek, ne aracılık ne de Rab’be itirafta bulunarak yasasızlık işler. Zira kederli insanın duası Tanrı’nın sunağına yükselme gücüne asla sahip değildir,” dedi.
3. “Kederli olanın duası sunağa neden yükselmiyor?” diye sordum. “Çünkü keder yüreğinde yerleşmiştir; bu yüzden duayla karışmış olan keder, duanın sunağa temiz bir şekilde yükselmesine izin vermez. Tıpkı sirke ve şarap karıştırıldığında aynı lezzete sahip olmaması gibi, Kutsal Ruh’la karıştırılmış keder de aynı aracılık duasına sahip değildir.
4. Öyleyse kendini bu kötü kederden temizle ve Tanrı için yaşayacaksın. Ve kim kendisinden kederi uzaklaştırır ve tüm neşeyle giyinirse, Tanrı için yaşayacaktır,” diye cevap verdi.
11. Buyruk
1. Bölüm
1. Bana adamların bir sedirin üzerinde oturduğunu ve bir kürsüde oturan başka bir adamı gösterdi ve bana şöyle dedi: “Sedirde oturanları görüyor musun?” “Görüyorum, Efendim,” diye yanıt verdim. “Bunlar sadıklardır; kürsüde oturan ise Tanrı’nın hizmetkârlarının zihnini yok eden sahte bir peygamberdir. O, sadık olanların değil, kararsız olanların [zihnini] bozar.
2. Bu kararsızlar ona gelip, bir falcı gibi, kendilerine gerçekten ne olacağını sorarlar. O sahte peygamber, içinde tanrısal Ruh’un gücü olmadığı için, onların sorularına ve onların kötülüğünün arzularına göre konuşur ve istedikleri gibi ruhlarını doldurur.
3. Çünkü o, boş olarak, boş şeyleri boş olanlara cevap verir; kendisine ne sorulursa, insanın boşluğuna göre cevap verir. Lakin bazı doğru sözler de söyler; çünkü İblis onu kendi ruhuyla doldurur ki belki bazı doğru olanları koparıp ayırabilsin.
4. Öyleyse, Rab’bin imanında güçlü olan ve hakikatle giyinmiş olan herkes bu tür ruhlara tutunmaz, aksine onlardan sakınır. Fakat kararsız olan ve sık sık tövbe eden herkes uluslar gibi falcılık yapar ve putperest oldukları için kendilerine daha büyük günah getirirler. Zira herhangi bir konuda sahte bir peygambere soran kişi putperesttir, hakikatten yoksundur ve akılsızdır.
5. Çünkü Tanrı’dan verilmiş olan her ruh, [onlara soru] sorulmaz, aksine tanrısallığın gücüne sahip olarak her şeyi kendisinden söyler; zira yukarıdandır, tanrısal Ruh’un gücünden [gelir].
6. Fakat kendisine sorulan ve insanların arzularına göre konuşan ruh, hiçbir gücü olmayan, dünyevidir ve hafiftir ve kendisine sorulmadıkça hiç konuşmaz,” dedi.
7. “O hâlde, Efendim, bir insan bunlardan hangisinin [gerçek] peygamber, hangisinin sahte peygamber olduğunu nasıl bilecek?” diye sordum. “Her iki peygamber hakkında dinle ve sana anlatacağım gibi peygamberi ve sahte peygamberi öyle sınayacaksın: Tanrısal Ruh’a sahip olan kişiyi [kendi] hayatıyla sına.
8. İlk olarak, yukarıdan gelen Ruh’a sahip olan kişi alçakgönüllü, barışçıl ve uysaldır; tüm kötülükten ve bu çağın boş arzusundan sakınır. Kendisini herkesten daha muhtaç hâle getirir ve sorulduğunda kimseye hiçbir şey cevap vermez, ne de tek başına konuşur. Çünkü Kutsal Ruh da insan O’nun konuşmasını istediğinde konuşmaz; fakat Tanrı O’nun konuşmasını istediğinde konuşur.
9. Öyleyse, tanrısal Ruh’a sahip olan kişi, tanrısal Ruh’un imanına sahip olan doğru adamların bir cemaatine geldiğinde ve o adamların cemaati tarafından Tanrı’ya aracılık duası edildiğinde, o zaman onunla birlikte bulunan peygamberlik Ruh’unun meleği o kişiyi doldurur. Kutsal Ruh ile dolmuş olarak o kişi, Rab’bin dilediği gibi cemaate konuşur.
10. İşte tanrısallığın Ruh’u bu şekilde açıkça görülecektir. İşte Rab’bin gücü budur: peygamberlik Ruh’unun tanrısallığı.
11. Şimdi dünyevi, boş, güçsüz ve aptal olan ruh hakkında dinle:
12. İlk olarak, bir ruha sahipmiş gibi görünen o kişi kendisini yüceltir ve onurlu bir yer edinmeyi arzular; hemen küstah, utanmaz ve konuşkan [olur], birçok lükse ve başka pek çok aldatmacaya bulaşır ve peygamberlik sözleri için para alır. Eğer [para] almazsa peygamberlikte bulunmaz. Peki, tanrısal bir ruh para alıp peygamberlikte bulunabilir mi ki? Tanrı’nın bir peygamberinin bunu yapması mümkün değildir; ancak bu tür peygamberlerin ruhu dünyevidir.
13. Dahası, doğru adamların cemaatine asla yaklaşmaz, aksine onlardan kaçınır; fakat kararsız ve boş insanlara tutunur ve onlara bir köşede peygamberlik eder. Onların arzularına göre her şeyi boş yere söyleyerek onları aldatır; çünkü boş olanlara cevap verir. Nitekim boş bir kap, boş [kaplarla] bir araya konduğunda kırılmaz, aksine birbirine uyarlar.
14. Fakat tanrısallığın Ruh’una sahip olan doğru adamlarla dolu bir cemaate geldiğinde ve onlar tarafından dua edildiğinde, o kişi boşaltılır ve dünyevi ruh korkuyla ondan kaçar. Kişi dilsiz ve tamamen kırılmış hâle gelir; hiçbir şey söyleyemez.
15. Nitekim şarap veya zeytinyağı bir depoya istiflersen ve aralarına boş bir kap da koyarsan, sen depoyu yeniden boşaltmak istediğinde oraya boş olarak koyduğun [kabı] yine boş bulacaksın. Aynı şekilde, boş peygamberler de doğru kişilerin ruhlarına geldiklerinde, geldikleri gibi bulunurlar.
16. İşte sende her iki peygamberin yaşam biçimi vardır. Öyleyse kendisinin Ruh tarafından hareket edildiğini söyleyen kişiyi işleri ve hayatıyla sına.
17. Fakat sen, Tanrı’dan gelen ve güce sahip olan Ruh’a iman et; dünyevi ve boş olan ruha iman etme, çünkü onda güç yoktur ve İblis’ten gelir.
18. Öyleyse sana anlatacağım benzetmeyi dinle: Bir taş alıp gökyüzüne fırlat; ona dokunup dokunamayacağına bak. Ya da bir su borusu alıp suyu gökyüzüne püskürt; gökyüzünü delip delemeyeceğine bak,” dedi.
19. “Efendim, bunlar nasıl mümkün olabilir ki? Çünkü bahsettiğiniz bu iki şey de imkânsızdır,” dedim. Şöyle dedi: “O hâlde, bunlar nasıl imkânsızsa, dünyevi ruhlar da güçsüz ve zayıftırlar.
20. Şimdi yukarıdan gelen gücü ele al: Dolu, en küçük bir taneciktir; yine de insanın başına düştüğünde ne kadar acı verir! Yine şunu ele al: Çatı kiremitinden yere düşen bir damla taşı delip geçer.
21. Öyleyse görüyorsun ki yukarıdan yeryüzüne düşen en küçük şeyler bile büyük bir güce sahiptir. Aynı şekilde, yukarıdan gelen tanrısal Ruh da güçlüdür. Bundan dolayı bu Ruh’a iman et, diğerinden ise sakın.”
12. Buyruk
1. Bölüm
1. Bana şöyle dedi: “Kendinden her kötü arzuyu uzaklaştır ve kendini iyi ve saygın arzuyla giyin; çünkü bu arzuyla giyinerek kötü olan arzudan nefret edecek ve istediğin gibi onu dizginleyeceksin.
2. Çünkü kötü arzu vahşidir ve zor evcilleştirilir; o korkunçtur ve aşırı vahşiliğiyle insanları tüketip yok eder. Özellikle de Tanrı’nın bir hizmetkârı ona düşerse ve bilge olmazsa, onun tarafından korkunç bir şekilde yok edilir. İyi arzunun giysisine sahip olmayan ve bu çağın içine bulaşmış, böyle olanları yok eder; onları ölüme teslim eder.”
3. “Efendim,” dedim, “insanları ölüme teslim eden kötü arzunun ne tür işleri vardır? Bana bildirin ki onlardan sakınayım.” “Kötü arzunun Tanrı’nın hizmetkârlarını ne tür işlerle öldürdüğünü dinle,” diye cevap verdi.
2. Bölüm
1. “Her şeyden önce, başkasının karısına veya [başkasının] kocasına duyulan arzu, zenginliğin lüksü, birçok değersiz yiyecek ve içki ve diğer birçok anlamsız lükstür; çünkü her lüks Tanrı’nın hizmetkârları için anlamsız ve boştur.
2. Bu nedenle bu arzular kötüdür ve Tanrı’nın hizmetkârlarını ölüme götürür; zira bu kötü arzu İblis’in kızıdır. Bu yüzden kötü arzulardan sakınman lazım ki sakınarak Tanrı için yaşayasın.
3. Fakat kim bunların egemenliğine kurulursa ve onlara karşı direnmezse, tamamen ölecektir; çünkü bu arzular ölümcüldürler.
4. Ama sen, kendini doğruluk arzusuyla kuşan ve Rab korkusuyla silahlanmış olarak onlara karşı diren; çünkü Rab korkusu iyi arzuda ikamet eder. Eğer kötü arzu seni Rab korkusuyla silahlanmış ve ona karşı direnmiş olarak görürse, senden çok uzağa kaçacak ve senin silahlarından korktuğu için artık senden görünmeyecektir.
5. O hâlde, onu yenip zafer kazandıktan sonra doğruluk arzusuna gel ve aldığın zaferi ona teslim et; ona, kendisi dilediği gibi hizmet et. Eğer iyi arzuya hizmet eder ve ona tâbi olursan, kötü arzuya egemenlik kurabilecek ve onu dilediğin gibi boyun eğdirebileceksin,” dedi.
3. Bölüm
1. “Efendim,” dedim, “iyi arzuya ne şekillerde hizmet etmem gerektiğini bilmek istiyordum.” “Dinle,” dedi. “Doğruluğu ve erdemi, gerçeği ve Rab korkusunu, imanı ve alçakgönüllülüğü ve bunlara benzer birçok iyi şeyi uygula; çünkü bunları uygulayarak Tanrı’nın hoşuna giden bir hizmetkârı olacaksın ve O’nun için yaşayacaksın. Ve kim iyi arzuya hizmet ederse Tanrı için yaşayacaktır.”
2. Böylece on iki buyruğu tamamladı ve bana şöyle dedi: “Sende bu buyruklar vardır; onlarda yürü ve [onları] duyanları teşvik et ki hayatlarının geri kalan günlerinde tövbeleri temiz olsun.
3. Sana verdiğim bu görevi özenle yerine getir ve çok gayret et; tövbe etmek üzere olanlar arasında lütuf bulacaksın ve sözlerinle ikna olacaklar. Çünkü ben seninle olacağım ve onları senin tarafından ikna olmalarına zorlayacağım.”
4. Ona dedim ki: “Efendim, bu buyruklar büyük, güzel ve görkemlidir ve onları tutabilen insanın yüreğini sevindirebilirler. Fakat bu buyrukların bir insan tarafından tutulup tutulamayacağını bilmiyorum; çünkü bunlar son derece zordur.”
5. O da yanıt vererek şöyle dedi: “Eğer bunların tutulabileceğini aklına koyarsan, onları kolayca tutarsın ve zor olmayacaklardır. Lakin eğer bunların bir insan tarafından tutulamayacağı [düşüncesi] yüreğinde yükselmişse, onları tutamayacaksın.
6. Fakat şimdi sana şunu söylüyorum: Eğer bunları tutmak yerine ihmal edersen, ne sen ne çocukların ne de ev halkın kurtuluşa sahip olacaksınız; çünkü sen zaten kendini bu buyrukların bir insan tarafından tutulamayacağını [düşünerek] yargılamıştın.”
4. Bölüm
1. Ve bana bunları son derece öfkeyle söyledi; öyle ki şaşırdım ve ondan son derece korktum. Çünkü görünüşü değişmişti; öyle ki bir insan onun öfkesine dayanamazdı.
2. Ama beni tamamen şaşkın ve sarsılmış görünce, daha nazik ve neşeli bir şekilde benimle konuşmaya başladı ve şöyle dedi: “Ey akılsız, anlayışsız ve kararsız olan! Tanrı’nın yüceliğinin ne kadar büyük, kudretli ve harika olduğunu; dünyayı insan uğruna nasıl yarattığını; tüm yaratılışının insana tâbi olduğunu ve ona, gökyüzünün altındaki her şeye egemenlik kursun diye, yetkiyi verdiğini anlamıyorsun.
3. Öyleyse, eğer insan Tanrı’nın tüm yaratıklarının efendisiyse ve her şeye egemenlik kuruyorsa, bu buyruklara egemenlik kuramaz mı? Yüreğinde Rab’bi taşıyan insan her şeye ve bu buyrukların hepsine egemenlik kurabilir.
4. Ama Rab’bi [sadece] dudaklarında taşıyan, ancak yüreği katılaşmış ve Rab’den uzak olanlar için bu buyruklar zor ve erişilmezdirler.
5. Dolayısıyla, ey imanda boş ve hafif olanlar, Rab’bi yüreğinize yerleştirin ve bu buyruklardan hiçbir şeyin ne daha kolay ne daha tatlı ne de daha uysal olduğunu bileceksiniz.
6. İblis’in zor, acı, vahşi ve aşırı şehvetli olan buyruklarında yürüyen sizler dönün ve İblis’ten korkmayın; çünkü size karşı hiçbir gücü yoktur.
7. Çünkü ben, ona egemenlik kuran tövbe meleği, sizinle birlikte olacağım. İblis’in sadece korkusu vardır; ama onun korkusunun hiçbir kuvveti yoktur. Bu nedenle ondan korkmayın ve o sizden kaçacaktır.”
5. Bölüm
1. Ona şöyle dedim: “Efendim, lütfen birkaç sözümü dinleyin.” “İstediğini söyle,” diye yanıt verdi. “Efendim, insan Rab’bin buyruklarını tutmaya isteklidir ve Rab’den buyruklarında güçlenmeyi ve onlara tâbi olmayı rica etmeyen kimse yoktur; fakat İblis serttir ve onlara zorbalıkla zulmeder,” dedim.
2. “O, tüm yürekleriyle O’na umut bağlayan Tanrı’nın hizmetkârlarına zulmedemez; çünkü İblis [onlarla] güreşebilir, ama [onları] yere atamaz. Öyleyse, eğer ona karşı direnirseniz, yenilmiş ve utanmış olarak sizden kaçacaktır. Ancak boş olan herkes, İblis’ten sanki onun gücü varmış gibi korkar.
3. Bir adam birçok kabı iyi şarapla doldurduğunda ve o kaplardan birkaçı boşsa, kaplara gelir ve dolu olanları fark etmez; çünkü onların dolu olduğunu görmüştür. Ama boş olanları fark eder; çünkü ekşimiş olmalarından korkar. Zira boş kaplardaki şarap çabuk ekşir ve şaraplarının tadı bozulur.
4. Aynı şekilde, İblis de Tanrı’nın hizmetkârlarının hepsine ayartmaya [çalışarak] gelir. Ancak imanla dolu olan herkes ona güçlü bir şekilde direnir ve o, girebileceği bir yeri olmadığı için onlardan uzaklaşır. O yüzden boş olanlara gelir ve bir yer bulduğu için onlara girer; onlarda istediğini işler ve onlar ona köle olurlar,” dedi.
6. Bölüm
1. “Fakat ben, tövbe meleği, size şöyle diyorum: İblis’ten korkmayın. Çünkü ben, tüm yüreğiyle tövbe eden sizlerle birlikte olmak ve sizi imanda güçlendirmek üzere gönderildim.
2. Öyleyse, günahlarınız yüzünden yaşamınızdan umudunuzu kesmiş olan, günahlarınıza [yenilerini] katan ve hayatınızı ağırlaştıran sizler, Tanrı’ya iman edin. Çünkü eğer siz tüm yüreğinizle Rab’be döner ve hayatınızın kalan günlerinde doğruluk işler ve O’na, O’nun isteğine göre düzgün bir şekilde hizmet ederseniz, O önceki günahlarınızı iyileştirecek ve İblis’in işlerine egemenlik kurma gücüne sahip olacaksınız. Ama İblis’in tehdidinden hiç korkmayın; çünkü o, ölü bir adamın sinirleri gibi gevşektir.
3. Dolayısıyla beni dinleyin ve her şeyi yapabilen —kurtarabilen ve yok edebilen— O’ndan korkun; bu buyrukları koruyun ve Tanrı için yaşayacaksınız.”
4. Ona dedim ki: “Efendim, şimdi Rab’bin tüm buyruklarında güçlendim, çünkü siz benimle birliktesiniz; ve biliyorum ki İblis’in tüm gücünü parçalayacaksınız ve biz ona egemenlik kuracağız ve tüm işlerinin üstesinden geleceğiz. Ve umarım, Efendim, buyurduğunuz bu buyrukları Rab’bin beni güçlendirmesiyle tutabileceğim.”
5. “Onları tutacaksın,” dedi, “eğer yüreğin Rab’be yönelmiş olarak temiz olursa. Bu çağın boş arzularından yüreklerini kimler temizlerse, onlar da [bu buyrukları] tutacak ve Tanrı için yaşayacaklar.”
Benzetmeler Kısmı
1. Benzetme
1. Bölüm
1. Bana şöyle dedi: “Sizler, Tanrı’nın hizmetkârları olarak yabancı bir [ülkede] ikamet ettiğinizi biliyorsunuz; çünkü sizin şehriniz bu şehirden uzaktadır. Öyleyse, eğer içinde ikamet edeceğiniz şehrinizi biliyorsanız, neden tarlalar, lüks düzenlemeler, binalar ve boş konutlar hazırlıyorsunuz?
2. Öyleyse bunları bu şehir için hazırlayan kişi kendi şehrine geri dönemez.
3. Ey akılsız, kararsız ve sefil insan! Bu şeylerin hepsinin başkasına ait olduğunu ve başka birinin otoritesi altında bulunduğunu anlamıyor musun? Çünkü bu şehrin efendisi [sana], ‘Benim şehrimde ikamet etmeni istemiyorum; benim yasalarıma uymadığın için bu şehirden çıkıp git,’ diyecek.
4. Öyleyse, tarlalara, konutlara ve diğer pek çok mal varlığına sahip olan sen, onun tarafından dışarı atıldığında tarlanla, evinle ve kendine hazırlamış olduğun diğer şeylerle ne yapacaksın? Çünkü bu ülkenin efendisi sana haklı olarak şöyle diyor: ‘Ya benim yasalarıma uy ya da ülkemden çık.’
5. Öyleyse, kendi şehrinde bir yasaya sahip olan sen ne yapacaksın? Tarlaların ve geri kalan mal varlığın uğruna kendi yasanı büsbütün inkâr edecek ve bu şehrin yasasına göre yürüyecek misin? Kendi yasanı inkâr etmenin zararlı olup olmadığına dikkat et. Zira eğer kendi şehrine dönmek istersen, senin şehrinin yasasını inkâr ettiğin için hiç kabul edilmeyecek ve ondan da dışlanacaksın.
6. Öyleyse dikkatli ol. Yabancı bir [ülkede] ikamet eden biri olarak, sana yetecek olandan fazlasını kendine hazırlama. Ve hazır ol ki bu şehrin efendisi, yasasına karşı çıkan seni dışarı atmak istediğinde, onun şehrinden çıkıp kendi şehrine gidesin ve kendi yasana sevinçle, hiçbir hakarete uğramadan uyasın.
7. Öyleyse, ey Rab’be hizmet eden ve O’nu yüreğinde taşıyanlar sizler, dikkat edin; O’nun buyruklarını ve vaat ettiği vaatlerini anımsayarak Tanrı’nın işlerini yapın. Ve O’na, buyrukları tutulursa onları yerine getireceğine iman edin.
8. Bu nedenle, tarlalar yerine, her birinin gücü yettiğince ezilen canları satın alın; dul kadınları ve yetimleri gözetin ve onları ihmal etmeyin. Tanrı’dan aldığınız tüm zenginliğinizi ve düzenlemelerinizi bu tür tarlalara ve evlere harcayın.
9. Çünkü Efendi sizi bunun için zenginleştirdi; öyle ki O’na bu hizmetleri yerine getiresiniz. Bu türden tarlaları, mal varlıklarını ve evleri satın almak çok daha iyidir; [çünkü] bunları kendi şehrine vardığında bulacaksın.
10. İşte bu tür lüks güzel ve kutsaldır; ne hüznü ne de korkusu vardır, yalnızca sevinci vardır. Dolayısıyla ulusların lüksünü sürdürmeyin; çünkü bu, Tanrı’nın hizmetkârları olan sizler için zararlıdır.
11. Fakat içinde sevinebileceğiniz kendi lüksünüzü sürdürün; onu bozmayın, başkasına ait olana ne dokunun ne de onu arzulayın. Çünkü başkasına ait olanı arzulamak kötüdür. Ama kendi işini yap ve kurtulacaksın.
2. Benzetme
1. Bölüm
1. Tarlada yürürken bir karaağaç ile bir asmayı dikkatle incelerken, onları ve meyvelerini karşılaştırırken Çoban bana göründü ve şöyle dedi: “İçinden neyi araştırıyorsun?” “Efendim, karaağaç ile asma üzerine [derin derin] düşünüyorum; çünkü onlar birbirlerine son derece uygundurlar,” dedim.
2. “Bu iki ağaç,” dedi, “Tanrı’nın hizmetkârları için bir örnek olarak konulmuştur.” “Söylediğiniz bu ağaçların örneğini bilmek istiyordum,” dedim. [O da], “Karaağacı ve asmayı görüyor musun?” diye sordu. “Görüyorum, Efendim,” dedim.
3. Dedi ki: “Bu asma meyve verir; oysa karaağaç meyvesiz bir ağaçtır. Ne var ki bu asma, eğer karaağacın üzerine çıkmazsa, yere serilmiş hâlde çok meyve veremez; karaağaçtan asılı olmadığı için verdiği meyveler de çürük olur. Asma karaağacın üzerine bırakıldığında ise hem kendisinden hem de karaağaçtan meyve verir.
4. Öyleyse görüyorsun ki karaağaç da çok meyve verir; asmadan daha az değil, aksine daha çok.” “Nasıl daha çok olur, Efendim?” diye sordum. [O da], “Çünkü,” dedi, “asma karaağacın üzerine asıldığında bol ve iyi meyve verir; oysa yere serilmişken az ve çürük [meyve] verir. İşte bu benzetme Tanrı’nın hizmetkârları için konulmuştur: hem yoksul hem de zengin için.”
5. “Nasıl, Efendim? Bana bildir,” dedim. “Dinle,” dedi. “Zengin kişi paraya sahiptir, ancak Rab’be karşı yoksul olur; [çünkü] kendi serveti tarafından sürüklendiği için. Rab ile olan yakarışı ve ikrarı son derece küçüktür; hatta sahip olduğu [yakarış] zayıf, küçük ve hiçbir gücü olmayandır. Dolayısıyla zengin kişi yoksula yaslanıp ona gerekli olanı sağladığında, eğer yoksul için emek verirse ödülünü Tanrı katında bulabileceğine inanır. Bunun üzerine yoksul kişi yakarış ve ikrar [bakımından] zengindir ve onun yakarışı Tanrı katında büyük bir güce sahiptir. Dolayısıyla zengin kişi yoksul kişiye her şeyi tereddüt etmeksizin sağlar.
6. Yoksul kişi ise zengin olan tarafından desteklendiğinde, kendisine veren için Tanrı’ya şükrederek O’na yakarır. Ve o [zengin kişi], yoksulun yaşamının kesintisiz sürmesi için daha da gayretli olur; çünkü yoksulun yakarışının Rab katında makbul ve zengin olduğunu bilir.
7. Dolayısıyla her ikisi de işini tamamlar. Yoksul kişi, Rab’den aldığı ve içinde zengin olduğu yakarışıyla çalışır; bunu da kendisine sağlayan Rab’be geri verir. Zengin kişi de aynı şekilde Rab’den aldığı serveti hiç tereddüt etmeksizin yoksula sağlar. Ve bu iş Tanrı katında büyük ve makbuldür; çünkü [zengin kişi] serveti konusunda anlayış gösterip Rab’bin hediyelerinden yoksul kişi için çalışmış ve hizmetini doğru bir şekilde tamamlamıştır.
8. İnsanların gözünde karaağaç meyve vermez gibi görünür. Ve ne bilirler ne de kavrarlar ki kuraklık çıktığında karaağaç, suya sahip olarak asmayı besler; ve asma sürekli suya sahip olarak, hem kendisi hem de karaağaç için iki kat meyve geri verir. Aynı şekilde yoksullar da Rab katında zenginler için yakarışta bulunarak [zenginlerin] servetini tamamlar. Ve yine zenginler de yoksulların ihtiyaçlarını karşılayarak [yoksulların] dualarını tamamlar.
9. Dolayısıyla her ikisi de doğru işin ortakları olur. Öyleyse bunları yapan Tanrı tarafından asla terk edilmeyecek, aksine yaşayanların kitaplarına kaydedilecektir.
10. [Servete] sahip olan ve Rab tarafından zenginleştirildiğini anlayanlara ne mutlu! Çünkü bunu anlayan kişi iyi bir şey için hizmet edebilecektir.
3. Benzetme
1. Bölüm
1. Bana yaprakları olmayan birçok ağaç gösterdi; fakat bunlar bana sanki kuruymuş gibi görünüyordu, çünkü hepsi [birbirine] benziyordu. Ve bana dedi ki: “Bu ağaçları görüyor musun?” “Efendim, görüyorum ki” dedim. “Birbirine benziyorlar ve kurular.” Bana cevap vererek dedi ki: “Gördüğün bu ağaçlar, bu çağda yaşayanlardır.”
2. Ben de, “Öyleyse, Efendim,” dedim, “onlar neden sanki kuru gibi [görünüyor] ve benziyorlar?” “Çünkü,” dedi, “bu çağda ne doğru olanlar ne de günahkârlar görünür; aksine birbirine benzerler. Zira bu çağ doğru olanlar için kıştır; günahkârlarla birlikte ikamet ederken görünmezler.
3. Tıpkı kışın yapraklarını dökmüş olan ağaçların birbirine benzemesi ve hangilerinin kuru, hangilerinin diri olduğunun görünmemesi gibi, bu çağda da ne doğru olanlar ne de günahkârlar görünür; aksine hepsi birbirine benzer.”
4. Benzetme
1. Bölüm
1. Bana yine pek çok ağaç gösterdi; kimileri filizlenen, kimileri de kuru. Ve bana dedi ki: “Bu ağaçları görüyor musun?” Ben de, “Görüyorum, Efendim,” dedim, “kimileri filizlenen, kimileri de kuru.”
2. O da, “Şu filizlenen ağaçlar,” dedi, “gelecek çağda yaşayacak olan doğru olanlardır. Çünkü gelecek çağ doğrular için yazdır; günahkârlar içinse kıştır. Rab’bin merhameti parlayınca, Tanrı’ya hizmet edenler de açığa çıkacaktır; hepsi açığa çıkacaktır.
3. Çünkü tıpkı yaz mevsiminde her bir ağacın meyvelerinin açığa çıkıp ne türden olduklarının tanındığı gibi, aynı şekilde doğruların meyveleri de açığa çıkacak ve o çağda hepsi serpilmiş olarak tanınacaktır.
4. Fakat gördüğün o kuru olan ağaçlar —yani uluslar ve günahkârlar— o çağda kuru ve meyvesiz bulunacaklar, odun gibi yakılacak ve açığa çıkacaklardır; çünkü hayatları boyunca eylemleri kötü olmuştur. Çünkü günahkârlar, günah işleyip tövbe etmedikleri için yakılacaklardır. Uluslar ise kendilerini Yaratan’ı tanımadıkları için yakılacaklardır.
5. Öyleyse sen meyve ver ki o yazda meyven bilinsin. Ancak çok işten uzak dur; böylece hiç günah işlemezsin. Zira çok iş yapanlar, işleri tarafından sürüklenip Rab’lerine hiç hizmet etmeyerek çok günah işlerler.
6. O da, “Öyleyse,” dedi, “Rab’be hizmet etmeyen böyle bir kişi Rab’den bir şey nasıl isteyip alabilir? O’na hizmet edenler dileklerini alacaklardır; fakat Rab’be hizmet etmeyenler hiçbir şey almayacaklardır.
7. Ama eğer bir kimse tek bir iş işlerse, Rab’be de hizmet edebilir; çünkü zihni Rab’den bozulmayacaktır, aksine zihnini saf tutarak O’na hizmet edecektir.
8. Öyleyse eğer bu şeyleri yaparsan, gelecek çağ için meyve verebileceksin. Ve bunları kim yaparsa meyve verecektir.”
5. Benzetme
1. Bölüm
1. Oruç tutarken, bir dağın üzerinde otururken ve Rab’be benimle yaptığı her şey için şükrederken, Çoban’ın yanıma oturduğunu gördüm ve [bana] diyordu ki: “Sabahleyin çok erken buraya neden gelmişsin?” “Çünkü bir nöbetimGrekçesi στατίων (statiōn)’dur; Latince kökenli olan sözcük, aslen “nöbet noktası” veya “gözetleme yeri” anlamında kullanılan askerî bir terimdir. İkinci yüzyıla gelindiğinde Hristiyanlar arasında, özellikle Çarşamba ve Cuma günleri tutulmak üzere belirlenmiş oruç günleri için kullanılan teknik bir terim hâline gelmiştir (Didake 8:1; Tertullianus, De Ieiunio). var, Efendim,” dedim.
2. “Nedir,” dedi, “bu nöbet?” “[Yani] oruç tutuyorum, Efendim,” dedim. “Peki nedir bu tuttuğunuz oruç?”Bu ifadeyle ilgili olarak ayrıca bkz. dipnot 6. dedi. “Alışageldiğim gibi, Efendim,” dedim, “öyle oruç tutuyorum.”
3. “Sizler,” dedi, “Rab’be nasıl oruç tutmayı bilmiyorsunuz; üstelik O’na tuttuğunuzBu ifadeyle ilgili olarak ayrıca bkz. dipnot 6. bu oruç da yararsızdır.” Dedim ki: “Neden, Efendim, böyle söylüyorsunuz?” “Sana söylüyorum ki,” dedi, “bu, sizin oruç tuttuğunuzuBu ifadeyle ilgili olarak ayrıca bkz. dipnot 6. sandığınız [türden bir] oruç değildir. Ama sana, Rab için makbul ve eksiksiz olan orucun ne olduğunu öğreteceğim. Dinle:
4. Tanrı böylesine boş bir orucu arzulamaz. Çünkü Tanrı’ya bu şekilde oruç tutarak doğruluk için hiçbir şey yapmazsın. Fakat Tanrı için şöyle bir oruç tut:
5. Yaşamında hiçbir kötülük yapma, ama Rab’be temiz bir yürekle hizmet et. O’nun emirlerinde yürüyerek O’nun buyruklarını koru ve yüreğinde hiçbir kötü arzu yükselmesin. Tanrı’ya inan ki eğer bunları yaparsan, O’ndan korkarsan ve her kötü eylemden kendine hâkim olursan, Tanrı için yaşayacaksın. Ve eğer bunları yaparsan, Tanrı’ya büyük ve makbul bir oruç tutarsın.”
2. Bölüm
1. “Sana anlatmak üzere olduğum oruca dair benzetmeyi dinle:
2. Bir adamın bir tarlası ve birçok kölesi vardı ve tarlanın belli bir bölümüne bir bağ dikti. Ve sadık, makbul ve saygın bir köle seçerek onu çağırdı ve [şöyle dedi]: ‘Diktiğim bu bağı al ve ben gelene kadar etrafını çitle çevir; bağa başka hiçbir şey yapma. Bu emrimi koru ve yanımda özgür olacaksın.’ Ve [sonra] kölenin efendisi yolculuğa çıktı.
3. [Efendi] gittikten sonra köle bağı aldı ve etrafını çitle çevirdi. Çitle çevirmeyi bitirince bağın yabani otlarla dolu olduğunu gördü.
4. Kendi içinde şöyle düşündü: ‘Rab’binBurada Grekçe unvan, metinde yalnızca bu noktada “Efendi” (ὁ δεσπότης) biçiminden “Rab” (ὁ κύριος) biçimine değişmektedir. Bu değişikliğin teolojik açıdan bilinçli ve kasıtlı bir tercih olduğu düşünülmektedir. bu emrini yerine getirmiştim; şimdi bağı belleyeceğim. Bellenince daha güzel olacak ve yabani otları olmayınca, yabani otlar tarafından boğulmadığı için daha fazla meyve verecek.’ Bağı alarak belledi ve bağdaki bütün yabani otları kopardı ve o bağ, onu boğan yabani otları olmadığında son derece güzel ve gelişmiş oldu.
5. Bir süre sonra kölenin ve tarlanın efendisi geldi ve bağa girdi. Bağın güzelce çitlenmiş, üstelik bellenmiş, bütün yabani otların sökülmüş ve asmaların gelişmiş olduğunu görünce, kölenin işleri üzerine son derece sevindi.
6. Dolayısıyla mirasçısı olan sevgili oğlunu ve danışmanları olan dostlarını çağırarak onlara kölesine ne emir verdiğini ve nelerin yapılmış olarak bulduğunu anlattı. Onlar da efendinin kendisine verdiği tanıklık üzerine köleyle birlikte sevindiler.
7. [Efendi] onlara, ‘Bu köleye, emrettiğim emri yerine getirirse özgürlük sözü vermiştim. O da emrimi yerine getirdi ve bağıma iyi bir iş yaptı ve beni son derece memnun etti. Bu nedenle yaptığı bu işin karşılığında onu oğlumla birlikte ortak mirasçı yapmak istiyorum; çünkü iyi şeyi düşününce onu ihmal etmedi, aksine tamamladı,’ dedi.
8. Bu karar üzerine efendinin oğlu, kölenin kendisiyle birlikte mirasçı olmasını onayladı.
9. Birkaç gün sonra [efendi] bir ziyafet verdi ve ona ziyafetten çok yemek gönderdi. Ancak köle, efendinin kendisine gönderdiği yiyecekleri alarak kendisine yetecek kadarını alıp geri kalanını ise diğer kölelere dağıttı.
10. Diğer köleler yiyecekleri alınca sevindiler ve onlara böyle davrandığı için efendi katında daha büyük bir lütuf bulması için dua etmeye başladılar.
11. Efendisi olan biten her şeyi duydu ve tekrar onun eyleminden dolayı son derece sevindi. Efendi, dostlarını ve oğlunu tekrar çağırdı ve onlara [kölenin] aldığı yiyeceklerle ilgili yaptığı eylemini anlattı. Ve onlar da kölenin oğluyla birlikte ortak mirasçı olmasını daha da çok onayladılar.”
3. Bölüm
1. Dedim ki: “Efendim, ben bu benzetmeleri bilmiyorum ve siz bana yorumlamadığınız sürece onları anlayamam.”
2. “Hepsini ve seninle konuşacağım her şeyi sana yorumlayacağım,” dedi.
3. “Sana O’nun buyruklarını göstereceğim. Rab’bin buyruklarını tut; böylece O’na makbul olup O’nun buyruklarına uyanların arasına kaydedileceksin. Ancak, Tanrı’nın buyruğunun ötesinde iyi bir şey yaparsan, kendine çok daha bol yücelik kazandıracaksın ve Tanrı katında olacağından çok daha yücelmiş olacaksın. Öyleyse Tanrı’nın buyruklarını tutmanın yanı sıra bu hizmetleri de eklersen sevinç duyacaksın; eğer bunları benim buyruğuma göre yerine getirirsen.”
4. Ona dedim ki: “Efendim, bana her ne buyurursanız onu tutarım; çünkü biliyorum ki siz benimlesiniz.” “Seninle olacağım,” dedi, “çünkü iyilik yapmaya dair böyle bir gayretin var; böyle bir gayrete sahip olan herkesle birlikte olacağım.
5. Bu oruç,” dedi, “Rab’bin buyruklarına uyulduğunda son derece iyidir. Öyleyse tutmak üzere olduğun orucu şu şekilde tutacaksın:
6. Her şeyden önce, kendini her türlü kötü sözden ve kötü arzudan sakın ve yüreğini bu çağın tüm boş şeylerinden arındır. Eğer bunları korursan, bu oruç senin için tam olacaktır.
7. Şöyle yapacaksın: Yazılmış olanları yerine getirdikten sonra, oruç tuttuğun o gün ekmek ve sudan başka hiçbir şey tatmayacaksın; o gün yiyecek olduğun tüm yiyeceklerin toplam maliyetini hesaplayarak bir dul kadına, bir yetime veya muhtaç birine vereceksin. Böylece alçakgönüllü olacaksın ki senin bu alçakgönüllülüğünden alan kişi kendi canını doyursun ve senin için Rab’be dua etsin.
8. Eğer bu orucu sana buyurduğum gibi tamamlarsan, sunun Tanrı’ya makbul olacaktır ve bu oruç kaydedilecektir; yerine getirilen bu hizmet güzel, neşeli ve Rab’be makbul olacaktır.
9. Bunları çocukların ve tüm ev halkınla beraber koruyacaksın. Ve bunları koruduğunda ne mutlu olacaksın! Kim onları işitip uyarsa da ne mutlu olacak; Rab’den her ne isterse alacaklardır.”
4. Bölüm
1. Ona, tarla, efendi, bağ ve bağı çitle çevirmiş olan köle, çitler, bağdan sökülmüş yabani otlar, oğul ve danışman olan dostlar hakkındaki benzetmeyi bana açıklaması için çok yakardım. Çünkü tüm bunların bir tür benzetme olduğunu anlamıştım.
2. Bana yanıt vererek dedi ki: “Sorgulamada son derece küstahsın. Hiçbir şekilde sorgulamamalısın; çünkü eğer sana açıklanması gerekirse, sana açıklanacaktır,” dedi. Ona şöyle dedim: “Efendim, bana gösterdiğiniz ama açıklamadığınız her şeyi boşuna görmüş olurum bunların ne olduğunu kavrayamadan. Aynı şekilde, eğer bana benzetmeleri söylerseniz ama onları bana yorumlamazsanız, sizden bir şey boşuna duymuş olurum.”
3. Yine bana yanıt vererek şöyle dedi: “Kim Tanrı’nın hizmetkârıysa, Rab’bi kendi yüreğinde taşıyorsa, O’ndan anlayış diler ve alır; her benzetmeyi yorumlar ve Rab’bin benzetmeler aracılığıyla söylenen sözleri ona anlaşılır olur. Ancak yakarış konusunda kimler gevşek ve aylak ise, işte onlar Rab’den istemeyi tereddüt ederler.
4. Oysa Rab son derece şefkatlidir ve Kendisinden isteyen herkese durmaksızın verir. Ama kutsal melek tarafından güçlendirilmiş olan, ondan böyle bir yakarışı alan ve aylak olmayan sen, neden Rab’den anlayış dileyip O’ndan almıyorsun?”
5. Ona dedim ki: “Efendim, siz yanımdayken sizden dileyip sorgulamak zorundayım; çünkü siz bana her şeyi gösteriyor ve benimle konuşuyorsunuz. Lakin eğer bunları siz olmadan görmüş ya da duymuş olsaydım, bana açıklanması için Rab’be yalvarıyor olurdum.”
5. Bölüm
1. “Sana az önce,” dedi, “benzetmelerin yorumlarını sorgulayarak kurnaz ve küstah olduğunu söyledim. Ancak bu kadar ısrarcı olduğun için, tarla benzetmesini ve ardından gelen her şeyi sana yorumlayacağım ki herkese bildiresin. Şimdi dinle ve bunları anla:
2. Tarla bu dünyadır; tarlanın efendisi ise her şeyi Yaratan, onları Tamamlayan ve Güçlendirendir. Köle ise Tanrı’nın Oğlu’dur ve asmalar O’nun dikmiş olduğu bu halktır.
3. Çitler ise, O’nun halkını bir arada tutan Rab’bin kutsal melekleridir. Bağdan sökülüp atılan yabani otlar ise Tanrı’nın hizmetkârlarının işlediği yasasızlıklardır. Ve ziyafetten ona gönderdiği yiyecekler ise O’nun, Oğlu aracılığıyla halkına verdiği buyruklardır. Dostlar ve danışmanlar ise ilk yaratılmış olan kutsal meleklerdir; ama efendinin yolculuğu ise O’nun gelişine dek geriye kalan süredir.”
4. Ben ona dedim ki: “Efendim, tüm bunlar büyük, hayranlık uyandırıcıdır ve hepsi görkemlidir. [Peki], ben bunları kavrayabilir miydim ki? İnsanlardan hiçbiri, son derece bilge olursa da, bunları kavrayamaz. Bir de, Efendim,” dedim, “sana sormak üzere olduğum şeyi bana açıkla.”
5. “Bir şey arzularsan söyle,” dedi. “Neden, Efendim,” dedim, “benzetmede Tanrı’nın Oğlu bir köle biçiminde konulmuştur?”
6. Bölüm
1. “Dinle,” dedi, “Tanrı’nın Oğlu bir köle biçiminde konulmuyor; aksine büyük bir yetki ve egemenlik içinde konuluyor.” “Nasıl yani, Efendim?” dedim, “Anlamıyorum.”
2. “Çünkü,” dedi, “Tanrı bağı dikti, yani halkı yarattı ve onları Oğlu’na teslim etti. Oğul da onları bir arada korumak için üzerlerine melekleri görevlendirdi; ve Kendisi de çok emek verip birçok zahmetleri sonuna kadar çekerek onların günahlarını temizledi. Çünkü hiçbir bağ zahmet ve emek olmadan bellenemez.
3. Öyleyse, halkın günahlarını temizledikten sonra, Babasından aldığı yasayı onlara vererek yaşam yollarını gösterdi.
4. Rab’bin, kölenin mirası konusunda Oğlu’nu ve görkemli melekleri danışman olarak aldığını da dinle:
5. Tüm yaratılışı yaratan, ezelden beri var olan Kutsal Ruh’u Tanrı, istediği bedene yerleştirdi. Dolayısıyla Kutsal Ruh’un içinde ikamet ettiği bu beden, Ruh’a güzelce hizmet etti; Ruh’u hiçbir şekilde kirletmeksizin ağırbaşlılık ve saflık içinde yürüdü.
6. Güzel ve saf bir şekilde yaşadıktan, Ruh ile birlikte emek verip her konuda işbirliği yaptıktan sonra, güçlü ve cesur bir şekilde yaşayarak, O, onu Kutsal Ruh’un bir ortağı olarak seçti; zira bu bedenin yaşayışı [Rab’bin] hoşuna gitti, çünkü Kutsal Ruh’a sahip olarak yeryüzünde hiç kirlenmemişti.
7. Dolayısıyla Oğlu’nu danışman olarak, görkemli melekleri de [danışmanlar olarak] aldı ki bu beden de Ruh’a kusursuzca hizmet ettikten sonra kendine bir mesken yeri olsun ve hizmetinin ödülünü kaybetmiş gibi görünmesin. Çünkü Kutsal Ruh’un içinde ikamet ettiği, kirletilmemiş ve lekesiz bulunan her beden bir ödül alacaktır.
8. Bu benzetmenin yorumunu da [aldın].”
7. Bölüm
1. “Bu yorumu işittiğim için neşelendim, Efendim,” dedim. “Şimdi dinle,” dedi. “Bu bedenini saf ve lekesiz tut ki, içinde ikamet eden Ruh ona tanıklık etsin ve bedenin aklansın.
2. Dikkat et, bu bedenin bozulur olduğu [düşüncesi] senin yüreğinde hiçbir zaman yükselmesin ve onu herhangi bir kirlilikle kötüye kullanmayasın. Eğer bedenini kirletirsen, Kutsal Ruh’u da kirletmiş olursun; bedeni kirletirsen, yaşamayacaksın.”
3. “Peki Efendim,” dedim, “eğer bu sözler işitilmeden önce bir cehalet söz konusu olduysa, bedenini kirletmiş olan kişi nasıl kurtulabilir?” “Geçmişteki cehaletle [işlenmiş] günahlara gelince,” dedi, “şifa verme gücü yalnızca Tanrı’ya aittir, çünkü tüm yetki O’nundur—
4. eğer artık ne bedenini ne de Ruh’u kirletmezsen. Çünkü ikisi ortaktır ve birbirlerinden ayrı olarak kirletilmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla her ikisini de saf tut ve Tanrı için yaşayacaksın.”
6. Benzetme
1. Bölüm
1. Evimde oturup görmüş olduğum her şey için Rab’bi yüceltirken ve buyruklar üzerinde —ki onlar güzel, güçlü, neşeli, görkemli ve insanın canını kurtarabilir— derin derin düşünürken, kendi içimde şöyle diyordum: “Eğer bu buyruklarda yürürsem ne mutlu olacağım; bunlarda kim yürürse de ne mutlu olacaktır.”
2. Bunları içimde söylerken aniden onun yanımda oturduğunu ve şunları dediğini gördüm: “Sana emrettiğim buyruklar konusunda neden kararsızsın? Onlar güzeldir. Hiçbir şekilde kararsız olma; aksine Rab’bin imanıyla kuşan ve [böylece] bunlarda yürüyeceksin, çünkü ben seni onlarda güçlendireceğim.
3. Bu buyruklar tövbe etmek üzere olanlar için yararlıdır. Zira eğer bunlarda yürümezlerse, tövbeleri boşa gitmiş olur.
4. Dolayısıyla, siz tövbe edenler, sizi yıpratan bu çağın kötü şeylerini [kendinizden] atın. Doğruluğun her erdemiyle kuşanarak bu buyrukları tutabilecek ve günahlarınıza artık eklemeyeceksiniz. Öyleyse bu buyruklarımda yürüyün ve Tanrı için yaşayacaksınız; tüm bunlar size benim tarafımdan söylenmiştir.”
5. Bana bunları söyledikten sonra, “Haydi tarlaya gidelim ve sana koyunların çobanlarını göstereceğim,” dedi. “Gidelim, Efendim,” dedim. Ve bir ovaya geldik ve bana safran rengi bir takım giysiler giymiş genç bir çobanı gösterdi.
6. Çok sayıda koyunu otlatıyordu. Bu koyunlar sanki sefahat içinde yaşıyordu, çok taşkın ve neşe içinde oradan oraya sıçrıyorlardı. Çoban kendisi de sürüsünden son derece neşe duyuyordu. Çobanın görünümünün kendisi de son derece neşeliydi ve koyunların arasında koşturup duruyordu.
2. Bölüm
1. Bana, “Bu çobanı görüyor musun?” diye sordu. “Görüyorum, Efendim,” dedim. Dedi ki: “Bu, sefahat ve aldatma meleğidir. O, içinde mahvoldukları kötü arzularla aldatarak, Tanrı’nın hizmetkârlarının canlarını ezer ve onları hakikatten saptırır.
2. Çünkü onlar diri olan Tanrı’nın buyruklarını unuturlar, aldatmalarda ve boş sefahatlerde yürürler ve bu melek tarafından mahvedilirler —kimisi ölüme, kimisi de yozlaşmaya.”
3. Ona dedim ki: “Efendim, ölümün ve yozlaşmanın ne olduğunu bilmiyorum ben.” Dedi ki: “Dinle: O neşe içinde sıçradığını gördüğün koyunlar, Tanrı’dan tamamen koparılmış ve kendilerini bu çağın arzularına teslim etmiş olanlardır. Dolayısıyla bunlarda yaşamın tövbesi yoktur; çünkü günahlarına [yenilerini] eklediler ve Tanrı’nın ismine küfretmişlerdir. İşte bunların [sonu] ölümdür.
4. Sıçramayan ama tek bir yerde otlayan koyunlar ise kendilerini sefahatlere ve aldatmalara teslim etmiş olanlar fakat Rab’be karşı hiç küfretmemişlerdir. Bu yüzden hakikatten yozlaşmışlardır; [fakat] bunlarda yaşayabilecekleri bir tövbe umudu vardır. Demek ki yozlaşmanın bir tür yenilenme umudu vardır, ancak ölümün ebedi yıkımı vardır.”
5. Yine biraz daha ilerledim ve bana vahşi görünümlü, iri bir çoban gösterdi —beyaz bir keçi postu giymişti; omuzlarında bir torba, budaklı ve son derece sert bir değnek ve büyük bir kırbaç taşıyordu. Bakışı sertti, öyle ki ondan korktum. İşte böyle bir bakışı vardı.
6. Bu çoban, taşkın ve sefahat içinde ama sıçramayan koyunları genç çobandan alıyordu ve onları sarp, dikenli ve çalılıklarla dolu bir yere atıyordu; öyle ki koyunlar kendilerini dikenlerden ve çalılardan çözemiyorlar, aksine dikenlerde ve çalılarda takılıp kalıyorlardı.
7. Bunlar dikenlere ve çalılara takılmış hâlde otluyorlardı ve çoban tarafından dövülerek son derece perişan oluyorlardı. Ve [çoban] onları oradan oraya sürüyor, dinlenmelerine izin vermiyordu; koyunlar hiç huzur bulamıyordu.
3. Bölüm
1. Öyleyse ben onların böyle kırbaçlandığını ve perişan olduğunu görünce üzülüyordum; çünkü o şekilde işkence çekiyorlardı ve hiçbir [şekilde] dinlenme [fırsatları] yoktu.
2. Benimle konuşan çobana, “Efendim, böylesine acımasız ve sert olan ve bu koyunlara karşı hiç merhamet göstermeyen bu çoban kimdir?” diye sordum. “Bu,” dedi, “ceza meleğidir; ceza üzerine atanmış olan adil meleklerden biridir.
3. Tanrı’dan saptırılmış ve bu çağın arzularında ve aldatmalarında yürüyenleri teslim alıp onları, hak ettikleri gibi, korkunç ve çeşitli cezalarla cezalandırır.”
4. “Efendim,” dedim, “bu çeşitli cezaların ne türlerde olduklarını bilmek istiyordum.” “Dinle,” dedi. “[Bu] çeşitli işkenceler ve cezalar bu çağa ait işkencelerdir. Kimileri kayıplarla, kimileri yoksunlukla, kimileri çeşitli hastalıklarla, kimileri her [türlü] sıkıntıyla, kimileri de layık olmayan insanlar tarafından aşağılanmakla ve daha pek çok şekilde acı çekerek cezalandırılır.
5. Zira pek çok kişi planlarında kararsız olarak kendilerini birçok şeye verir ve onlar için hiçbir şey yolunda gitmez. İşlerinde başarılı olmadıklarını söylerler ve kötü işler yapmış oldukları yüreklerine yükselmez; fakat Rab’bi suçlarlar.
6. Ne zaman ki her türlü sıkıntıya düşerlerse, iyi bir terbiye için bana teslim edilirler ve Rab’bin imanında güçlenip ömürlerinin geri kalanında Rab’be temiz bir yürekle hizmet ederler. Ancak tövbe ettiklerinde, işlemiş oldukları kötü işler yüreklerine yükselir ve o zaman Tanrı’yı yüceltirler; ‘O adil bir yargıçtır ve her biri kendi işlerine göre haklı olarak acı çekmiştir,’ derler. Bundan böyle Rab’be temiz bir yürekle hizmet eder ve tüm işlerinde başarılı olurlar; Rab’den istedikleri her şeyi alırlar. Ve Rab’bi yüceltirler, çünkü bana teslim edildiler ve artık kötü şeylerden hiçbirini çekmezler.”
4. Bölüm
1. Ona, “Efendim, bana bunu da açıklayın,” dedim. “Neyi arıyorsun?” diye sordu. “Öyleyse sefahat içinde yaşayan ve aldatılanlar, sefahat [içinde] yaşadıkları ve aldatılmış oldukları süre kadar işkence çekerler mi?” diye sordum. Bana, “Aynı süre kadar işkence çekerler,” dedi.
2. Ben, “Efendim, bunlar çok az işkence çekerler; çünkü sefahat içinde yaşayıp Tanrı’yı unutanlar, yedi kat işkence çekmelidirler,” dedim.
3. Bana, “Sen akılsızsın ve işkencenin gücünü anlamıyorsun,” dedi. Ben, “Bilseydim, açıklamanızı istemek için sormazdım, Efendim,” dedim. “İkisinin gücünü dinle,” dedi.
4. “Sefahat ve aldatmanın süresi bir saattir; ancak işkencenin saati otuz gün gücündedir. Öyleyse, eğer bir kimse bir gün boyunca sefahat içinde yaşayıp aldatılırsa ve bir gün işkence çekerse, o işkence günü tam bir yıl değerindedir. Dolayısıyla bir kimse kaç gün sefahat içinde yaşarsa, o kadar yıl işkence çeker. Görüyorsun ki sefahat ve aldatmanın süresi çok kısadır, [ancak] ceza ve işkence süresi uzundur.”
5. Bölüm
1. Yine “Efendim,” dedim, “aldatma, sefahat ve işkencenin süresi konusunu hiç kavramadım; bana daha açık bir şekilde anlatın.”
2. Bana cevap vererek şöyle dedi: “Akılsızlığın süreklidir ve yüreğinin arınmasını ve Tanrı’ya hizmet etmeyi arzulamıyorsun. Dikkat et, yoksa zaman dolup akılsız olarak bulunursun. Öyleyse, arzuladığın gibi dinle ki bunları anlayabilesin:
3. Bir gün boyunca sefahat içinde yaşayıp aldatılmış kişi, çok akılsızlıkla kuşanmış olarak dilediği şeyleri yapar ve yaptığını anlamaz. Çünkü ertesi gün, bir [gün] önceki yaptığını unutur. Zira sefahat ve aldatmanın, kuşandığı akılsızlık nedeniyle hafızası yoktur. Ancak ceza ve işkence insana bir gün boyunca tutunduğunda, o bir yıla kadar cezalandırılır ve işkence çeker; çünkü ceza ve işkencenin büyük bir hafızası vardır.
4. Öyleyse tam bir yıl boyunca işkence çekip cezalandırıldıktan sonra, o sefahati ve aldatmayı hatırlar ve onlar yüzünden o kötü şeyleri çektiğini bilir. Dolayısıyla sefahat içinde yaşayıp aldatılmış olan herkes bu şekilde işkence görür; çünkü yaşama sahip oldukları [hâlde] kendilerini ölüme teslim etmişlerdir.”
5. “Ne tür sefahatler zararlıdır?” diye sordum. O şöyle dedi: “İnsanın zevk alarak yaptığı her eylem bir sefahattir. Zira öfkeli bir kişi bile kendi tutkusunu tatmin ederek sefahate düşmüş olur. Ayrıca zina eden, sarhoş, iftiracı, yalancı, açgözlü olan, soyguncu ve bunlara benzer şeyleri yapan kişi de kendi tutkusunuGrekçesi τῇ ἰδίᾳ νόσῳ’dur; ifade kelimesi kelimesine “kendi hastalığıyla” veya “kendi hastalığında” anlamına gelir. Bağlama göre “hastalığını” şeklinde çevrilebilir. tatmin eder; dolayısıyla kendi eylemiyle sefahate düşer.
6. Bu sefahatlerin hepsi Tanrı’nın hizmetkârları için zararlıdır. İşte bu aldatmalar yüzünden cezalandırılıp işkence çekenler acı çekerler.
7. Ancak insanı kurtaran zevklerYazar bu ayette, daha önce “sefahat” olarak çevrilen τρυφή sözcüğünü yeniden kullanmaktadır; ancak burada bu kelimeyle olumlu zevkleri kastetmektedir. Bu nedenle bağlama göre anlam ayrımı gözetilmiş ve çeviri buna göre düzenlenmiştir. de vardır. Çünkü iyilik yapan çok kişi, kendi zevkleriyle taşınarak zevk içinde yaşar. İşte bu zevk Tanrı’nın hizmetkârları için yararlıdır ve böyle bir insana yaşam getirir. Oysa daha önce sözü edilen zararlı sefahatler işkence ve ceza getirir. Ama eğer bunlarda devam edip tövbe etmezlerse, kendilerine ölüm getirirler.”
7. Benzetme
1. Bölüm
1. Birkaç gün sonra onu, çobanları görmüş olduğum aynı ovada gördüm. Bana, “Ne arıyorsun?” diye sordu. “Efendim,” dedim, “cezalandıran çobana evimden çıkmasını emretmeniz için buradayım; çünkü bana son derece sıkıntı çektiriyor.” O şöyle dedi: “Sıkıntı çekmen gerekiyor; zira görkemli melek senin hakkında böyle buyurdu, çünkü sınanmanı istiyor.” “Efendim, bu meleğe teslim edilmeme neden olacak ne kötülük yaptım?” dedim.
2. “Dinle,” dedi, “günahların çoktur, ama bu meleğe teslim edilmeni gerektirecek kadar çok değildir. Ancak ev halkın büyük yasasızlıklar yapıp günah işledi; görkemli melek onların yaptıkları üzerine öfkelendi ve bu nedenle, onların da tövbe edip kendilerini bu çağın tüm arzularından arındırmaları için belli bir süre sıkıntı çekmeni buyurdu. Böylece onlar tövbe edip arındıklarında, ceza meleği senden uzaklaşacaktır.”
3. Ona dedim ki: “Eğer onlar görkemli meleği öfkelendirecek şeyler yaptılarsa, ben ne yaptım?” Şöyle dedi: “Evin başı olarak sen sıkıntı çekmedikçe, onlar başka türlü sıkıntı çekemezler. Çünkü sen sıkıntı çektiğinde onlar da zorunlu olarak sıkıntı çekeceklerdir; ama sen rahat içinde olursan, hiçbiri sıkıntı çekemez.”
4. “Ama bakın, Efendim,” dedim, “onlar tüm yürekleriyle tövbe ettiler.” “Ben de onların tüm yürekleriyle tövbe ettiklerini biliyorum,” dedi. “Peki, tövbe edenlerin günahlarının hemen bağışlandığını mı zannediyorsun? Kesinlikle hayır! Aksine, tövbe eden kişi kendi canına işkence çektirmeli, her eylemde çok alçakgönüllü olmalı ve çeşitli sıkıntılar çekmelidir. Eğer başına gelen bu sıkıntılara dayanırsa, her şeyi Yaratmış ve Güçlendirmiş olan [ona] şefkat gösterecek ve şifa verecektir.
5. Ve tövbe edenin yüreğinin her türlü kötü işten arınmış olmasını görürse [bunu yapacaktır]. Fakat şu anda senin ve ev halkının sıkıntı çekmesi yararlıdır. Ama neden sana bunca şeyi söylüyorum ki? Seni bana teslim eden o Rab’bin meleğinin buyurduğu gibi, senin de sıkıntı çekmen gerekiyor. Sana sıkıntıyı önceden göstereyim diye seni layık gördüğü için Rab’be şükret; böylece önceden bilerek ona kuvvetli bir şekilde dayanasın.”
6. Ona, “Efendim, siz benimle olun ve her türlü sıkıntıya dayanabilirim,” dedim. O da şöyle dedi: “Seninle olacağım ve cezalandıran melekten sana daha hafif sıkıntı çektirmesini isteyeceğim. Yine de kısa bir süre sıkıntı çekip ardından tekrar ev halkına kavuşturulacaksın. Yeter ki [sen], çocukların ve ev halkın alçakgönüllü kalmaya, Rab’be tertemiz bir yürekle hizmet etmeye devam edin ve sana emrettiğim buyruklarımda yürüyün; böylece tövbenin güçlü ve saf olması mümkün olur.
7. Eğer sen, ev halkınla birlikte bu [buyruklara] uyarsan, tüm sıkıntılar senden uzaklaşacaktır. Ve sıkıntı, benim buyruklarımda kim yürürse, [ondan] uzaklaşacaktır.”
8. Benzetme
1. Bölüm
1. Bana ovaların ve dağların üzerine gölge salan büyük bir söğüt ağacı gösterdi; Rab’bin adıyla çağrılan herkes bu söğüdün gölgesinin altına gelmişti.
2. Görkemli ve son derece uzun bir Rab meleği, büyük bir orağa sahip olarak söğüdün yanında durmuştu; söğütten dallar kesip onları söğüdün gölgesindeki insanlara veriyordu. Onlara yaklaşık bir arşın [uzunluğunda] küçük çubuklar veriyordu.
3. [Onlar] tüm çubukları aldıktan sonra melek orağı [bir kenara] bıraktı; ağaç ise, tıpkı gördüğüm gibi, sapasağlamdı.
4. O zaman kendi içimde hayran kalıp şöyle dedim: “Bu kadar çok dalı kesilmiş olmasına rağmen bu ağaç nasıl sapasağlam kalıyor?” Çoban bana şöyle dedi: “Bu kadar çok dalı kesilmiş olmasına rağmen bu ağaç sağlam kalmışsa hayran kalma; ancak her şeyi görürsen bunun ne olduğu sana açıklanacaktır.
5. İnsanlara çubukları vermiş olan melek onları geri istiyordu. Onları nasıl teslim almışlarsa, öylece [meleğe] çağrılıyor ve her biri çubuklarını teslim ediyordu. Fakat Rab’bin meleği onları teslim alıp inceliyordu.
6. Bazılarından çubukları kurumuş ve güve yemiş hâlde teslim alıyordu. Melek, çubukları bu durumda iade edenlere bir kenara çekilmelerini buyurdu.
7. Başkaları [çubukları] kurumuş ama güve yememiş hâlde iade ediyordu; [melek] bunlara da bir kenara çekilmelerini buyurdu.
8. Başkaları [çubukları] yarı kurumuş hâlde iade ediyordu; bunlar da bir kenara çekiliyordu.
9. Yine başkaları çubuklarını yarı kurumuş ve çatlaklı hâlde iade ediyordu; bunlar da bir kenara çekiliyordu.
10. Başkaları ise çubuklarını yeşil ve çatlaklı hâlde iade ediyordu; bunlar da bir kenara çekiliyordu.
11. Başkaları çubuklarını yarı kurumuş ve diğer yarısı yeşil hâlde iade ediyordu; bunlar da bir kenara çekiliyordu.
12. Başkaları [çubuklarını], üçte ikisi yeşil ve üçte biri kurumuş hâlde iade ediyordu; bunlar da bir kenara çekiliyordu.
13. Başkaları [çubuklarını] üçte ikisi kurumuş ve üçte biri yeşil hâlde iade ediyordu; bunlar da bir kenara çekiliyordu.
14. Başkaları çubuklarını neredeyse tamamen yeşil hâlde iade ediyordu; ancak çubuklarının [yalnızca] en küçük kısmı, sadece ucu kurumuştu; lakin üzerlerinde çatlaklar vardı. Bunlar da bir kenara çekiliyordu.
15. Diğerlerinden sadece en küçük kısım yeşildi, ancak çubukların geri kalanı kurumuştu. Bunlar da bir kenara çekiliyordu.
16. Başkaları ise yeşil çubuklarını, tıpkı melekten teslim aldıkları gibi, taşıyarak geliyordu. Kalabalığın büyük bir kısmı çubuklarını bu hâlde iade ediyordu ve melek onlar üzerine son derece sevindi. Bunlar da bir kenara çekiliyordu.
17. Başkaları da çubuklarını yeşil ve filizlenmiş hâlde iade ediyordu. Bunlar da bir kenara çekiliyordu ve melek bunların da üzerine son derece sevindi.
18. Başkaları da çubuklarını yeşil ve filizlenmiş hâlde iade ediyordu; filizleri sanki biraz meyve veriyordu. Çubukları bu durumda bulunmuş olan o adamlar son derece neşeliydiler. Melek bunların üzerine coşkuyla seviniyordu, çoban da onlar üzerine neşeliydi.
2. Bölüm
1. Rab’bin meleği taçların getirilmesini buyurdu. Sanki palmiye ağaçlarından yapılmışçasına taçlar getirildi ve o, filizlenmiş ve filizlerinde biraz meyve bulunan çubukları iade eden adamları taçlandırıp onları kuleye gönderdi.
2. Çubukları yeşil ve filizlenmiş olarak iade eden, ancak filizlerinde meyve bulunmayan diğerlerini de kuleye yolladı ve onlara mühürler verdi.
3. Kuleye gidenlerin hepsi, kar gibi beyaz aynı giysilere sahipti.
4. Çubukları aldıkları gibi yeşil olarak iade edenleri ise, onlara [beyaz] giysiler ve mühürler verdikten sonra gönderdi.
5. Melek bu işleri bitirdikten sonra çobana şöyle dedi: “Ben ayrılıyorum; ancak sen bunları, [her biri] nerede yaşamaya layık olduğu yere göre surların içine gönder. Yine de çubuklarını dikkatle incele ve öyle gönder. Dikkatle incele; senden kaçan olmasın. Şayet biri senden kaçarsa, onları sunakta inceleyeceğim.” Çobana bunları söyledikten sonra oradan ayrıldı.
6. Melek ayrıldıktan sonra çoban bana, “[Gel], bütün çubukları alalım ve onlardan herhangi birinin yaşayıp yaşayamayacağını [görmek için] dikelim,” dedi. Ben de ona, “Efendim, bunlar kurumuş [hâldeyken] nasıl yaşayabilirler ki?” dedim.
7. Bana yanıt vererek şöyle dedi: “Bu söğüt ağacı, yaşamı seven bir türdür. Eğer çubuklar dikilir ve biraz nem alırlarsa, birçoğu yaşayacaktır. Sonrasında üzerlerine su dökmeyi deneyelim. Eğer onlardan bazıları yaşayabilirse, onlarla birlikte sevinirim. Ama yoksa, ben ihmalkâr bulunmam.”
8. Böylece çoban, her biri ayakta durduğu [sırasına] göre onları çağırmamı buyurdu; onlar da grup grup gelip çubukları çobana veriyorlardı. Çoban çubukları alıp gruplarına göre dikiyor ve diktikten sonra üzerlerine bolca su döküyordu; öyle ki çubuklar suyun altından görünmüyordu.
9. Ve çubuklara su verdikten sonra şöyle dedi: “Gidip birkaç gün sonra geri dönelim ve tüm çubukları inceleyelim; çünkü bu ağacı Yaratan, ağaçtan dal alan herkesin yaşamasını istiyor. Ben de nem alıp suyla sulanmış olarak bu çubukların büyük bir kısmının yaşayacağını umuyorum.”
3. Bölüm
1. Ona dedim ki: “Efendim, bu ağacın ne olduğunu bana bildir; çünkü pek çok dal kesilmiş olmasına rağmen ağaç sağlıklı ve sanki üzerinden hiçbir şey kesilmemiş gibi göründüğü için kafam karıştı. İşte bu yüzden kafam karıştı.”
2. “Dinle,” dedi, “ovaların, dağların ve tüm yeryüzünün üzerine gölge salan bu büyük ağaç, tüm dünyaya verilmiş olan Tanrı’nın yasasıdır; bu yasa da dünyanın en uzak yerlerine duyurulan Tanrı’nın Oğlu’dur. Gölgesinde bulunan halklar ise bu duyuruyu işiten ve O’na iman edenlerdir.
3. Ancak o büyük ve görkemli melek, bu halk üzerinde yetki sahibi olan ve onları yönlendiren Mikail’dir. Zira onlara, yani iman edenlerin yüreklerine, yasayı veren odur; yasayı verdiği kişileri de ona uyup uymadıklarını [görmek için] inceler.
4. İşte her birinin çubuklarını görüyorsun, çünkü çubuklar yasadır. İşe yaramaz hâle gelmiş pek çok çubuk görüyorsun; böylece yasaya uymayanların hepsini tanıyacak ve her birinin meskenini göreceksin.”
5. Ona dedim ki: “Efendim, neden bazılarını kuleye gönderdi de diğerlerini sana bıraktı?” “Ondan aldıkları yasayı çiğneyenlerin hepsini,” dedi, “tövbe etmeleri için bana bıraktı. Ancak yasayı çoktan memnun eden ve ona uyanların hepsini ise kendi yetkisi altında tutuyor.”
6. “Peki, Efendim,” dedim, “taç giyip kuleye girenler kimlerdir?” Bana cevap vererek şöyle dedi: “Taçlandırılıp içeri girenler, İblis ile güreşip ona galip gelenlerdir; bunlar, yasa uğruna acı çekenlerdir.
7. Ancak filizlenmiş olan ama meyve vermeyen yeşil çubukları iade edenler, yasa uğruna sıkıntı çeken, ama ne acı çekmişBuradaki “acı çekenler” ifadesinin, büyük olasılıkla imanları uğruna acı çekenleri, özellikle de şehitleri ifade ettiği düşünülmektedir. ne de yasalarını inkâr edenlerdir.
8. Aldıkları gibi yeşil [kalan çubukları] iade edenler ise ağırbaşlı ve doğru olan, temiz bir yürekle yürümüş ve Rab’bin buyruklarına uymuş olanlardır. Geri kalanlar ise dikilip sulanmış olan bu çubukları incelediğimde anlayacaksın.”
4. Bölüm
1. Ve birkaç gün sonra o yere vardık ve çoban meleğin oturduğu yere oturdu; ben de onun yanında durdum. Ve bana, “Kendini ketenle kuşat ve bana hizmet et,” dedi. Ben de kendimi ham çuval bezinden yapılmış ketenle kuşattım.
2. Kuşanmış ve ona hizmet etmeye hazır olduğumu görünce, “Çubukları dikilmiş olan adamları, her birinin [çubuklarını] iade ettiği sıraya göre çağır,” dedi. Ovaya gidip onları çağırdım ve hepsi grup grup ayağa kalktı.
3. Onlara, “Herkes kendi çubuğunu söküp bana getirsin,” dedi.
4. İlk [gruptakiler] kurumuş ve kırılmış olan [çubuklarını] verdiler; ve bunlar [yine öyle] kurumuş ve kırılmış olarak bulundular. Onlara bir kenara çekilmelerini buyurdu.
5. Sonra, kurumuş ama kırılmış olmayan [çubuklara] sahip olanlar çubuklarını verdiler. Bunlardan bazıları yeşil, bazıları ise kurumuş ve güve yemişçesine kırılmış [çubuklarını] verdiler. Yeşil [çubukları] verenlere bir kenara çekilmelerini buyurdu; fakat kurumuş ve kırılmış hâlde [çubukları] verenlere ilk gruptakilerle birlikte durmalarını buyurdu.
6. Ardından, yarı kurumuş ve çatlaklı hâlde çubukları olanlar [geldiler]. Bunlardan pek çoğu yeşil ve çatlaklı olmayan [çubuklar] verdiler. Kimileri yeşil, filizlenmiş ve tıpkı taçlandırılıp kuleye girenlerinkiler gibi filizleri üzerinde meyveler veren [çubukları verdiler]. Kimileri kurumuş ve yenmiş, kimileri kurumuş ama yenmemiş, diğerleri ise ilk hâllerindeki gibi yarı kurumuş ve çatlaklı hâlde [verdiler]. Bunların her birine bir kenara çekilmelerini buyurdu: kimini grubuna göre, kimini ise [tamamen] ayrı.
5. Bölüm
1. Sonra, çubukları yeşil ancak çatlaklı hâlde olanlar [çubuklarını] verdiler. Bunların hepsi, [artık] yeşil hâle gelmiş olarak [çubuklarını] verdiler ve kendi gruplarında ayakta durdular. Çoban, [çubuklarının] dönüştürüldükleri ve çatlaklarını çıkardıkları için bunların hepsi üzerine sevindi.
2. Sonra, çubukları yarı yeşil ve yarı kurumuş olanlar [çubuklarını] verdiler. Bazılarının çubukları tamamen yeşil, bazılarınınki yarı kurumuş, bazılarınınki tamamen kurumuş ve yenmiş, bazılarınınki ise yeşil ve filizlenmiş hâlde bulundu. Bunların her biri kendi grubuna gönderildi.
3. Sonra, çubukları üçte ikisi yeşil ve üçte biri kurumuş olanlar [çubuklarını] verdiler. Birçoğu [artık] yeşil, birçoğu yarı kurumuş, birçoğu da kurumuş ve yenmiş hâlde verdiler. Bunların hepsi kendi grubunda ayakta durdular.
4. Sonra, çubukları üçte ikisi kurumuş ve üçte biri yeşil olanlar [çubuklarını] verdiler. Birçoğu yarı kurumuş, bazıları da kurumuş ve yenmiş, diğerleri de yarı kurumuş ve çatlaklı hâlde; çok azı ise [artık] yeşil hâldeydi. Bunların hepsi kendi grubunda ayakta durdular.
5. Sonra, çubukları yeşil ancak sadece en küçük kısmı kurumuş ve çatlaklı hâlde olanlar [çubuklarını] verdiler. Bunlardan kimisi [artık] yeşil, kimisi ise yeşil ve filizlenmiş olarak [çubuklarını] verdiler. Ve bunlar da kendi grubuna ayrıldılar.
6. Sonra, [çubukları] yalnızca en küçük kısmı yeşil ancak geri kalan kısımları kurumuş olanlar [çubuklarını] verdiler. Bunların çubukları büyük ölçüde yeşil, filizlenmiş ve filizlerinde meyve vermiş hâlde bulundu; diğerleri ise bütünüyle yeşildi. Çoban, bu çubukların böyle bulunduklarını görünce son derece sevindi. Ve bunların her biri kendi grubuna ayrıldı.
6. Bölüm
1. Çoban tüm çubukları inceledikten sonra bana şöyle dedi: “Sana bu ağacın yaşamı seven [bir ağaç] olduğunu söylemiştim. Görüyorsun,” dedi, “ne kadar [kişi] tövbe etti ve kurtuldu.” “Görüyorum, Efendim,” dedim. O şöyle dedi: “Öyle ki Rab’bin bol şefkatini göresin; çünkü büyük ve görkemlidir ve tövbeye layık olanlara Ruh’u vermiştir.”
2. “Öyleyse, Efendim,” dedim, “neden hepsi tövbe etmedi?” Şöyle dedi: “[Rab], yürekleri temiz olacağını ve O’na tüm yürekleriyle hizmet edeceklerini gördüğü kişilere tövbeyi verdi. Ancak hile ve kötülük içinde, ikiyüzlülükle tövbe etmek üzere olanlara ise tövbeyi vermedi; O’nun adını yeniden kirletmesinler diye.”
3. Ona şöyle dedim: “Efendim, şimdi bana çubukları iade edenleri bildir: her birinin ne tür [kimseler] olduklarını ve bunların meskenini [nerede olduğunu]; öyle ki işitip iman etmiş, mührü alıp onu bozmuş olanlar ve sağlıklı kalmayanlar bunların kendi işlerini bilerek tövbe edebilsinler. Böylece senden bir mühür alarak Rab’bi yüceltsinler; çünkü O onlara şefkat gösterip ruhlarını yenilemek için seni yolladı.”
4. “Dinle,” dedi, “çubukları kurumuş ve güve yemiş hâlde bulunanlar, bunlar günahlarıyla Rab’be küfreden ve yine üzerlerine anılan Rab’bin adından utanmış olan Kilise’nin dinden dönmüşleri ve hainleridir. İşte bunlar, Tanrı katında tamamen helak olmuşlardır. Ancak görüyorsun ki onlara söylediğin ve sana buyurduğum sözleri işiten olmalarına rağmen hiçbiri tövbe etmedi. Böylesi kimselerden yaşam ayrılmıştır.
5. Fakat [çubuklarını] kurumuş ama çürümemiş hâlde iade edenler, [önceki] kimselere yakındır. Zira onlar, yabancı öğretiler getirip Tanrı’nın hizmetkârlarını —özellikle de günah işlemiş olanları— yollarından saptırarak, tövbe etmelerine izin vermeyip onları akılsızca öğretileriyle ikna ederek ikiyüzlü oluyorlardı. İşte bunların tövbe etme umudu vardır.
6. Ancak onlara buyruklarımı bildirdiğimden beri birçoğunun tövbe ettiğini görüyorsun. Yine de [başkaları] tövbe edecektir; fakat tövbe etmeyecek olan hepsi yaşamlarını yitirmişlerdir. Fakat tövbe eden herkes ise iyi [kimseler] olmuş ve meskenleri ilk surların içi olmuştur; hatta bazıları kuleye bile yükselmiştir. Öyleyse görüyorsun ki,” dedi, “günahlardan tövbe yaşamdır, tövbe etmemek ise ölümdür.
7. Bölüm
1. [Çubuklarını] yarı kurumuş ve çatlaklı hâlde iade edenlere gelince, onlar hakkında da şunu dinle: Çubukları yarı kurumuş olanlar kararsızdır; çünkü ne diridirler ne de ölüdürler.
2. Ancak çubukları hem yarı kurumuş hem de çatlaklı hâlde olanlar, bunlar hem kararsız hem de iftiracıdırlar; kendi içlerinde asla huzur bulmazlar, aksine hep bölünme içindedirler. Yine de,” dedi, “bunlara da tövbe yüklüdür. Görüyorsun ki içlerinden tövbe edenler vardır ve hâlâ aralarında tövbe umudu mevcuttur.
3. Onlardan tövbe eden herkesin kulede meskeni olacaktır. Daha yavaş tövbe eden herkes ise surların içinde yaşayacaktır. Tövbe etmeyip eski eylemlerinde devam eden herkes ise ölüme mahkûm olacaktır.
4. Çubukları yeşil ve çatlaklı hâlde iade edenlere gelince, bunlar her zaman sadık ve iyi kimseler idi; ancak kendi aralarında üstünlük ve bir tür görkem konusunda bir kıskançlık vardı. Oysa birbirlerine karşı üstünlük konusunda kıskançlık besledikleri için hepsi akılsızdırlar.
5. Ancak bunlar da buyruklarımı işitince, iyi kimseler oldukları için kendilerini arındırdılar ve çabucak tövbe ettiler; bu sayede kulede meskenleri oldu. Fakat içlerinden biri yeniden bölünmeye dönerse, kuleden atılacak ve yaşamını kaybedecektir.
6. Rab’bin buyruklarına uyan herkes yaşama sahiptir. Bu buyruklarda ne üstünlük ne de görkem vardır; [aksine,] sabır ve insan alçakgönüllülüğü [esastır]. İşte böylelerinde Rab’bin yaşamı vardır; bölünme çıkaranlarda ve yasasızlık yapanlarda ise ölüm vardır.
8. Bölüm
1. Çubukları yarı yeşil ve yarı kurumuş olarak iade edenlere gelince, bunlar işlerine karışmış olan ve azizlere tutunmayanlardır; bu yüzden onların yarısı diri, diğer yarısı ise ölüdür.
2. Bunların birçoğu buyruklarımı işitince tövbe etti. Hiç olmazsa tövbe eden herkesin meskeni kulede oldu; ancak bazıları tamamen uzaklaştı. İşte bunların tövbe [imkânı] yoktur; çünkü işleri yüzünden Rab’be küfredip [O’nu] inkâr ettiler. Böylece yaptıkları kötülük yüzünden yaşamlarını kaybettiler.
3. Ancak birçoğu kararsız oldu. Bunların henüz tövbe [imkânı] vardır; eğer çabucak tövbe ederlerse, meskenleri kule olacaktır. Lakin geç tövbe ederlerse, surların içinde yaşayacaklardır. Ancak hiç tövbe etmezlerse, onlar da yaşamlarını kaybetmiş olurlar.
4. [Çubuklarının] üçte ikisi yeşil, üçte biri ise kurumuş olanlara gelince, bunlar çeşitli inkârlarla [Rab’be] inkâr etmiş kimselerdir.
5. Bu nedenle birçoğu tövbe edip kulede yaşamaya ayırıldı, fakat birçoğu Tanrı’yı tamamen terk etti ve bunlar yaşamlarını bütünüyle kaybettiler. Yine de bazıları hem kararsızlaştı hem de bölünme içine girdi. Eğer çabuk tövbe eder ve zevklerinde devam etmezlerse, bunlar için de tövbe [imkânı] vardır. Fakat kendi işlerinde devam ederlerse, bunlar da kendilerine ölümü hazırlıyorlar.”
9. Bölüm
1. “Çubukları üçte ikisi kurumuş ve üçte biri yeşil hâlde iade edenler ise imanlı olup [sonradan] zenginleşen ve uluslar katında saygın olmuş olanlardır. Kendilerini büyük bir küstahlıkla kuşatıp kibirlendiler ve gerçeği terk ettiler. Doğrulara tutunmayanlar, aksine uluslarla birlikte yaşayanlardı ve bu yol onlara daha hoş oldu. Yine de Tanrı’dan ayrılmadılar; imanda kaldılar, ancak imanın işlerini işlemediler.
2. Dolayısıyla birçoğu tövbe etti ve meskenleri kule oldu.
3. Ancak diğerleri tamamen uluslarla birlikte yaşayıp ulusların boş ihtişamlarıyla yozlaşarak Tanrı’dan ayrıldılar ve ulusların işlerini işlediler. Bu yüzden bunlar da uluslarla birlikte sayıldılar.
4. Onların bazıları ise kararsızdı ve yaptıkları işler yüzünden kurtulmayı ummuyorlardı. Başkaları ise kararsız oldu ve kendi aralarında bölünmelere yol açtılar. Dolayısıyla yaptıkları işler yüzünden kararsız olan bu kişiler için hâlâ tövbe [imkânı] vardır; ancak meskenlerinin kulede olması için tövbeleri çabuk olmalıdır. Tövbe etmeyip zevklerinde devam edenler içinse ölüm yakındır.”
10. Bölüm
1. Ancak çubuklarını yeşil, fakat uçları kurumuş ve çatlak hâlde iade edenler, Tanrı katında her zaman iyi, sadık ve yüce kişilerdi; ne var ki ufak arzular ve birbirlerine karşı besledikleri küçük bir şey yüzünden ufak tefek günahlar işlemişlerdi. Yine de sözlerimi duyduktan sonra büyük bir kısmı hemen tövbe etti ve meskenleri kule oldu.
2. Fakat içlerinden bazıları kararsız oldu; bazıları ise kararsız olarak daha büyük bir bölünmeye yol açtılar. Yine de bunlarda da bir tövbe umudu vardır; çünkü her zaman iyi kimselerdi ve onlardan [herhangi] biri zor ölecektir.
3. Çubukları kurumuş, ancak en küçük kısmı yeşil olanlara gelince, bunlar sadece iman etmiş, fakat [aynı zamanda] yasasız işler yapmış kimselerdir. Fakat Tanrı’dan asla ayrılmadılar, O’nun İsmi’ni memnuniyetle taşıdılar ve Tanrı’nın hizmetkârlarını memnuniyetle evlerinde ağırladılar. İşte bu tövbeyi duyunca tereddüt etmeksizin tövbe ettiler ve artık her tür erdemi ve doğruluğu uyguluyorlar.
4. Ancak bazıları yaptıkları işleri bilerek korkuyorlar. Bunların hepsinin o zaman kulede meskeni olacaktır.”
11. Bölüm
1. Bütün çubuklara ilişkin bütün yorumları tamamladıktan sonra bana şöyle dedi: “Ayrıl ve herkese tövbe etsinler ve Tanrı için yaşasınlar diye söyle; çünkü Rab şefkat göstererek —bazıları yaptıkları işler nedeniyle [buna] layık olmasa da— herkese tövbe [imkânı] vermem için beni gönderdi. Ancak Rab sabırlıdır ve Oğlu aracılığıyla çağrılanların kurtulmasını ister.”Grekçesi ὁ κύριος θέλει τὴν κλῆσιν τὴν γενομένην διὰ τοῦ υἱοῦ αὐτοῦ σώζεσθαι’dir; ifade kelimesi kelimesine “Rab, Oğlu aracılığıyla gerçekleşmiş olan çağrının kurtulmasını ister” anlamına gelir.
2. Ona dedim ki: “Efendim, umarım bunları duyan herkes tövbe eder; çünkü ikna oldum ki her biri kendi yaptıklarını bilip Tanrı’dan korkarak tövbe edecektir.”
3. Bana karşılık vererek şöyle dedi: “Kim tüm yürekleriyle tövbe eder, kendilerini daha önce sözü edilen tüm kötü işlerden temizler ve artık günahlarına daha fazlasını eklemezse —bu buyruklar konusunda kararsız olmazlarsa— geçmişteki günahları için Rab’den şifa bulacak ve Tanrı için yaşayacaklardır. Ancak kim günahlarına [yenilerini] ekleyip bu çağın arzularında yürürse, kendisini ölüme mahkûm edecektir.
4. Ama sen benim buyruklarımda yürü ve Tanrı için yaşayacaksın; kim bunlarda yürür ve doğru yaparsa Tanrı için yaşayacaktır.”
5. Bana bunları gösterip her şeyi söyledikten sonra bana dedi ki: “Geri kalanını ise birkaç gün sonra [sana] göstereceğim.”
9. Benzetme
1. Bölüm
1. Ben Çoban’ın, yani tövbe meleğinin, buyruklarını ve benzetmelerini yazdıktan sonra, bana gelip şöyle dedi: “Kutsal Ruh’un Kilise suretinde seninle konuşurken sana gösterdiği şeyleri sana göstermek istiyorum; çünkü o Ruh Tanrı’nın Oğlu’dur.
2. Bedence daha zayıf olduğun için sana bir melek aracılığıyla gösterilmemiştir. Fakat Ruh aracılığıyla güçlenip kendi kuvvetinde güçlendiğinde, bir meleği bile görebilecek kadar [güçlü oldun]. Kilise aracılığıyla kulenin yapılışı sana gösterildi. Her şeyi sanki bir bakire tarafından gösteriliyormuşçasına güzel ve saygılı bir şekilde görmüştün; şimdiyse aynı Ruh aracılığıyla, bir melek aracılığıyla görüyorsun.
3. Fakat her şeyi benden daha kesin bir şekilde öğrenmen gerekiyor. Bunun için görkemli melek tarafından senin evinde kalmak üzere verildim; öyle ki her şeyi güçlü bir şekilde görebilesin ve eskiden olduğu gibi hiçbir konuda korkaklık etmeyesin.”
4. Beni Arkadya’ya, göğüs şeklinde yuvarlak bir dağa götürdü, dağın tepesine beni yerleştirdi ve bana büyük bir ova ile ovanın çevresindeki on iki dağı gösterdi; on iki dağın her biri birbirinden farklı bir görünüme sahipti.
5. Birincisi kurum karası gibi siyahtı. İkincisi çıplaktı; üzerinde hiç bitkisi yoktu. Üçüncüsü dikenler ve köygöçürenlerleGrekçesi ἀκάνθας καὶ τριβόλους’tur; ifade kelimesi kelimesine “dikenler ve dikenli yabani otlar” anlamına gelir. τριβόλους sözcüğü bağlama göre “devedikeni”, “köygöçüren” veya başka dikenli yabani ot türleri için kullanılabilir. Aynı ifade İbraniler 6:8’de de geçmektedir. doluydu.
6. Dördüncüsünün bitkisi yarı kurumuştu: bitkilerin üst [kısımları] yeşil ama köklere yakın [kısımları] ise kuruydu. Güneş kavurdukça bazı bitkiler kuruyordu.
7. Beşinci dağın yeşil bitkileri vardı ve engebeliydi. Altıncı dağ, kimisi küçük kimisi büyük çatlaklarla doluydu; ancak bu çatlakların içinde bitkiler vardı. Bitkiler aşırı gür değildi, aksine solmuş gibi görünüyorlardı.
8. Yedinci dağın neşeli bitkileri vardı ve dağ bütünüyle verimliydi; her türden hayvan ile kuş orada besleniyordu. Hayvanlar ve kuşlar ne kadar çok beslendikçe, dağın bitkisi daha da büyüyordu. Sekizinci dağ ise pınarlarla doluydu ve Rab’bin yarattığı her türden yaratık o dağın sularından içiyordu.
9. Dokuzuncu dağın hiç suyu yoktu ve tamamen çoraktı; ancak kendi içinde insanları yok eden vahşi hayvanlar ve ölümcül sürüngenler bulunuyordu. Onuncu dağın çok büyük ağaçları vardı ve dağ bütünüyle gölgelikti; ağaçların gölgesinin altında, koyunlar yatıp dinleniyor ve geviş getiriyordu.
10. On birinci dağ son derece sık ormanlarla kaplıydı ve bu ağaçlar, onları görenin meyvelerinden yeme arzusu duyacağı türden çeşit çeşit meyvelerle donanmış, son derece bereketliydi. On ikinci dağ ise bütünüyle beyazdı; görünümü neşeliydi ve dağ kendisi son derece güzeldi.
2. Bölüm
1. Ovanın ortasında, ovadan yükselen büyük ve beyaz bir kaya gösterdi bana; bu kaya dağlardan daha yüksekti ve dört köşe biçimindeydi; öyle ki tüm dünyayı içine alabilecek büyüklükteydi.
2. Bu kaya kadimdi ve kendisinden yontulmuş bir kapı vardı. Kapının yontuluşu bana yeni yapılmış gibi göründü. Kapı güneşten bile daha çok parlıyordu; öyle ki kapının parlaklığına hayran kaldım.
3. Kapının çevresinde on iki bakire durmuştu. Köşelerde duran dördü bana daha görkemli göründü; ancak diğerleri de görkemliydi. Kapının dört köşesinde duruyorlardı, aralarında ise [diğer] bakireler ikişer ikişer yerleşmişti.
4. Keten giysiler giymişler ve güzelce kuşanmışlardı. Sağ omuzlarını açıkta bırakmışlardı, sanki bir yük taşıyacaklarmış gibi. Böylece hazırlanmışlardı ve son derece neşeli ve istekliydiler.
5. Bunları gördükten sonra, gördüğüm büyük ve görkemli şeylerden dolayı içimden hayran kaldım. Aynı zamanda, böylesine hassas yapılı olmalarına rağmen, sanki tüm göğü taşıyacakmışçasına yiğitçe duran o bakireler hakkında kafam karışmıştı.
6. Çoban bana şöyle dedi: “Neden derin düşünüp kendi kafanı karıştırıyor ve kendine üzüntü veriyorsun? Anlayamadığın ne varsa [anlamaya] çalışma. Madem bilgesin, Rab’den dile ki anlayışı alarak onları anlayabilesin.
7. Arkandakileri göremezsin ama önündekileri görüyorsun; göremediklerini bırak ve kendini yorma. Fakat gördüklerine ise egemen ol ve geri kalanlarla gereksiz yere uğraşma. Sana göstereceğim her şeyi açıklayacağım. Öyleyse geriye kalanları dikkatle izle.”
3. Bölüm
1. Uzun boylu, görkemli ve birbirine benzeyen altı adamın geldiğini gördüm; onlar da bir insan kalabalığını çağırdılar. O gelmiş olan adamlar da uzun boylu, yakışıklı ve güçlüydü. Altı adam onlara kayanın üzerine bir kule inşa etmelerini emrettiler. Kuleyi inşa etmeye gelen adamlar arasında büyük bir gürültü çıktı; kapının çevresinde oradan oraya koşturuyorlardı.
2. Kapının çevresinde duran bakireler, adamlara kuleyi inşa etmekte acele etmelerini söylüyorlardı. Bakireler, sanki adamlardan bir şey alacakmış gibi ellerini uzatmışlardı.
3. Altı adam, taşların bir derinlikten yukarı çıkmalarını ve kulenin yapısına gitmelerini emrediyorlardı. Bunun üzerine kare biçiminde, parlayan ve yontulmamış on taş yukarı çıktılar.
4. Altı adam bakirelere seslenip kuleye yerleştirilecek tüm taşları taşıyıp kapıdan geçirmelerini ve kuleyi inşa edecek olan adamlara teslim etmelerini emrettiler.
5. Bakireler derinlikten çıkan ilk on taşı birbirlerine aktarıp her biri birer taş taşıyarak birlikte götürdüler.
4. Bölüm
1. Kapının çevresinde durdukları gibi, güçlü görünenler taşın köşelerinin altından, diğerleri ise yanlarının altından tutarak tüm taşları taşıyorlardı. Taşları kendilerine emredildiği gibi kapıdan geçiriyor ve adamlara kule için teslim ediyorlardı; onlar da taşlarla inşa ediyorlardı.
2. Kulenin inşası büyük kayanın ve kapının üzerinde [yerleştirilmişti]. O on taş birbirine eklemli [biçimde] yerleştirilerek tüm kayayı kapladı ve onlar kulenin temelini oluşturdular; kaya ve kapı da tüm kuleyi destekliyorlardı.
3. On taştan sonra derinlikten yirmi taş daha çıkarıldı ve tıpkı ilkleri gibi bakireler tarafından taşınarak bunlar da kulenin inşasına yerleştirildiler. Bunların ardından otuz beş tane daha çıkarıldı ve bunlar da aynı şekilde kuleye yerleştirildiler. Sonrasında kırk taş daha çıkarıldı ve bunların hepsi kulenin inşasına yerleştirildiler. Böylece kulenin temelinde dört sıra oluştu.
4. [Taşlar] derinlikten yükselmeyi bıraktı ve inşaatçılar da bir süreliğine ara verdiler. Ve yine o altı adam, kalabalığa kulenin inşası için dağlardan taşlar getirmelerini emrettiler.
5. Taşlar tüm dağlardan getiriliyordu: çeşit çeşit renklerdeydi, insanlar tarafından yontulmuş ve bakirelere teslim ediliyorlardı. Bakireler de onları kapıdan geçirip kulenin inşasına teslim ediyorlardı. Çeşitli [renklerdeki] taşlar inşaya yerleştirildiğinde [birbirlerine] benziyor, bembeyaz oluyor ve çeşitli renklerini değiştiriyorlardı.
6. Ancak bazı taşlar adamlar tarafından inşaya teslim ediliyorlardı, fakat parlak hâle gelmiyorlardı; aksine tam bulundukları gibi yerleştiriliyorlardı. Çünkü bunlar bakireler tarafından ne teslim edilmişlerdi ne de kapıdan geçirilmişlerdi. Dolayısıyla bu taşlar kulenin inşası için uygun değillerdi.
7. Altı adam inşada uygunsuz taşları görünce, bunların yerlerinden sökülüp getirildikleri aşağıdaki kendi yerlerine geri götürülmelerini emrettiler.
8. Taşları getiren adamlara şöyle diyorlardı: “Kuleye hiçbir taşı teslim etmeyin; ama onları kulenin yanına koyun ki bakireler onları kapıdan içeri taşıyıp inşaya getirsinler. Çünkü eğer bu bakirelerin elleriyle kapıdan içeri getirilmezlerse, renklerini değiştiremezler. Bu yüzden boş yere emek vermeyin.”
5. Bölüm
1. O gün inşa tamamlanmıştı; ancak kule henüz bitmemişti, çünkü üzerine eklemeler yapılacaktı. Böylece inşaya bir ara verildi. Altı adam, inşa eden herkese bir süreliğine çekilip dinlenmelerini emrettiler; bakirelere ise kuleden ayrılmamalarını emrettiler. Bana öyle görünüyordu ki bakireler kuleyi korumak üzere orada bırakılmışlardı.
2. Herkes ayrılıp dinlendikten sonra çobana şöyle dedim: “Efendim, kulenin inşası neden tamamlanmadı?” Bana şöyle dedi: “Efendisi gelip kuleyi incelemedikçe ve çürük bulunan taşları değiştirmedikçe kule henüz tamamlanamaz; zira o kule O’nun isteğine göre inşa edilmektedir.”
3. “Şunu öğrenmek istiyordum,” dedim, “bu kulenin inşasının, ayrıca kayanın, kapının, dağların, bakirelerin ve derinlikten çıkarılıp yontulmamış olarak inşaya yerleştirilen taşların ne olduğunu.
4. Ayrıca neden önce on taş temellere yerleştirildiler, ardından yirmi, sonra otuz beş ve sonrasında kırk taş; ayrıca inşaya giren ancak sonradan çıkarılıp kendi yerlerine geri konulan taşlar hakkında da [bilgi almak istiyordum]. Efendim, tüm bunlar konusunda canımı huzura kavuşturun ve bunları bana bildirin.”
5. Dedi ki: “Eğer değersiz şeylerle meşgul olarak bulunmazsan, her şeyi bileceksin. Çünkü birkaç gün sonra buraya geleceğiz ve bu kulenin başına gelecek diğer şeyleri göreceksin; tüm benzetmeleri de kesin bir şekilde anlayacaksın.”
6. Birkaç gün sonra [daha önce] oturduğumuz yere gittik ve bana şöyle dedi: “Kuleye gidelim, çünkü kulenin Efendisi onu incelemeye geliyor.” Ve kuleye vardık; orada, onun yanında, bakirelerden başka kimse yoktu.
7. Çoban bakirelere Efendi’nin varıp varmadığını sordu; onlar da Efendi’nin inşayı incelemek için gelmek üzere olduğunu söylediler.
6. Bölüm
1. Ve işte, kısa bir süre sonra, aralarında boyu kuleyi aşacak kadar uzun bir Adamın bulunduğu kalabalık bir topluluğun düzen içinde geldiğini gördüm.
2. İnşanın başında bulunan altı adam O’nun sağında ve solunda yürüyorlardı. İnşada çalışanların hepsi O’nunlaydı ve çevresinde daha pek çok görkemli kişi vardı. Ancak kuleyi koruyan bakireler koşa koşa [gelip] O’nu öptüler ve O’nun yanında, kulenin çevresinde yürümeye başladılar.
3. Ve o Adam, her bir taşa yoklayarak inşayı dikkatle inceliyordu. Elinde bir değnek tutuyor ve yerleştirilmiş olan her bir taşa vuruyordu.
4. Vurduğunda, taşlardan bazıları kurum gibi kararıyor, bazılarının yüzeyi küflenmiş oluyor, bazılarında çatlaklar oluşuyor, bazıları kısaltılmış görünüyor, bazıları ne beyaz ne de siyah görünüyor, bazıları pürüzlü ve diğer taşlarla uyumsuz oluyor, bazılarında ise çok sayıda leke bulunuyordu. Bunlar, inşa için uygunsuz bulunan taşların farklı nitelikleriydi.
5. Böylece O, tüm bu taşların kuleden çıkarılıp kulenin yanına konulmasını ve yerlerine başka taşların getirilip yerleştirilmesini buyurdu.
6. İnşa edenler O’na, yerlerine konulacak taşların hangi dağdan getirilmesini istediğini sordular. Ancak O, taşların dağlardan değil, yakındaki bir ovadan getirilmesini buyurdu.
7. Ova kazıldı ve orada parlak, kare biçimli taşlar bulundu; lakin bazıları yuvarlaktı. Ovadaki taşların hepsi getirildi ve bakireler tarafından kapıdan içeri taşındılar.
8. Kare taşlar yontuldu ve çıkarılanların yerine yerleştirildiler. Ancak yuvarlak taşlar inşaya konulmadılar; çünkü şekillendirilmeleri çok zordu ve [iş] çok yavaş ilerliyordu. Yine de, sanki yontulup inşaya yerleştirilecekmiş gibi kulenin yanına koyuldular; çünkü son derece parlaktılar.
7. Bölüm
1. Böylece bu şeyleri tamamladıktan sonra, o görkemli ve tüm kulenin efendisi olan Adam çobanı çağırdı ve kulenin yanında duran, inşadan dışarı atılmış olan tüm taşları ona teslim etti. Ve ona şöyle dedi:
2. “Bu taşları özenle temizle ve diğerlerine uyum sağlayabilecek olanları kulenin inşasına yerleştir; ancak uymayanları kuleden uzağa at.”
3. Çobana buyurduktan sonra, [kendisiyle] gelmiş olan herkesle birlikte kuleden ayrıldı. Ancak bakireler kulenin çevresinde kalıp onu koruyorlardı.
4. Çobana, “Reddedilmiş olan bu taşlar kulenin inşasına nasıl girebilirler ki?” diye sordum. Bana yanıt vererek şöyle dedi: “Şu taşları görüyor musun?” “Görüyorum, Efendim,” dedim. “Bu taşların büyük bir kısmını yontacağım ve inşaya yerleştireceğim; böylece diğer taşlarla uyuyacaklar,” [dedi].
5. “Peki, nasıl kısaltıp aynı boşluğu doldurabilirler?” diye sordum. Bana cevap vererek dedi ki: “Küçük olanlar inşanın orta kısmına yerleştirilecek; daha büyük olanlar ise dış kısma konulup onları birbirine bağlayacaklar.”
6. Bunları söyledikten sonra bana şöyle dedi: “Hadi gidelim; iki gün sonra gelip bu taşları temizleyelim ve inşaya yerleştirelim. Çünkü kulenin çevresindeki her şey temizlensin; aksi takdirde Efendi aniden gelir, kuleyi kirli bulup öfkelenir, bu taşlar kulenin inşasına yerleştirilmemiş olur ve ben de Efendi’nin katında ihmalkâr görünürüm.”
7. İki gün sonra kuleye geldik ve o bana, “Hadi tüm taşları inceleyelim ve hangilerinin inşaya girebileceğine bakalım,” dedi. Ben de ona, “Hadi inceleyelim, Efendim,” dedim.
8. Bölüm
1. İşe böylece başlayarak önce siyah taşları inceliyorduk. Bunlar, inşadan dışarı çıkarıldıkları hâlleriyle öyle bulundular. Çoban bunların kuleden dışarı çıkarılmasını ve bir kenara ayrılmasını emretti.
2. Sonra yüzeyi küflenmiş olanları inceledi; bunları alıp birçoğunu yonttu. Bakirelere onları alıp inşaya yerleştirmelerini emretti. Bakireler de onları alıp kulenin inşasının orta kısmına yerleştirdiler. Ancak geri kalanların siyah olanlarla birlikte konulmasını emretti; çünkü onlar da siyah bulunmuşlardı.
3. Ve çatlakları olanları inceliyordu; bunların birçoğunu da yonttu ve bakireler aracılığıyla taşınmalarını emretti. Daha sağlam bulundukları için dış kısma yerleştirildiler. Ancak geri kalanlar, çok fazla çatlakları olması nedeniyle yontulamadılar. Bu sebeple kulenin inşasından dışarı atıldılar.
4. Sonra boyu kısaltılmış olan taşları inceliyordu; bunların birçoğu siyah bulunmuştu, bazılarında ise büyük çatlaklar vardı. Bunların dışarı atılmış olanlarla birlikte konulmasını emretti. Ancak geriye kalanları temizleyip yonttu ve inşaya yerleştirilmelerini emretti. Bakireler bunları alıp kulenin inşasının orta kısmına yerleştirdiler; zira bunlar daha zayıftı.
5. Sonra yarısı beyaz, yarısı siyah olanları inceliyordu; bunların birçoğu siyah bulundu. Bunların alınıp dışarı atılanlarla birlikte konulmasını emretti. Geri kalanları ise bakireler tarafından alındılar; beyaz oldukları için bizzat bakireler tarafından inşaya yerleştirildiler. Sağlam bulundukları için dış kısma konuldular, böylece orta kısma yerleştirilmiş olanları destekleyebileceklerdi, çünkü bunların hiçbiri kısaltılmamıştı.
6. Sonra pürüzlü ve sert olanları inceliyordu; bunlardan birkaçı, aşırı sert oldukları ve yontulamadıkları için dışarı atıldılar. Ancak geri kalanlar yontuldu ve bakireler tarafından alındı; daha zayıf oldukları için kulenin inşasının orta kısmına yerleştirildiler.
7. Sonra lekeli olanları inceliyordu; bunlardan çok az kararmıştı ve diğerleriyle birlikte dışarı atıldılar. Ancak [geriye kalanlar] son derece parlaktı ve sağlam olarak bulundular. Bunlar da bakireler tarafından inşaya yerleştirildiler; fakat sağlamlıkları nedeniyle dış kısma konuldular.
9. Bölüm
1. Sonra beyaz ve yuvarlak taşları incelemek için geldi ve bana, “Bu taşlarla ne yapıyoruz?” diye sordu. Ben de, “Ne bileyim, Efendim?” dedim. “Onlarla ilgili hiçbir şey fark etmiyor musun?” [diye sordu]
2. Dedim ki: “Ben bu zanaatı bilmem; ne taş ustasıyım ne de bu [işten] anlayabilirim.” O şöyle dedi: “Onların son derece yuvarlak olduğunu ve eğer onları kare biçimine getirmek istersem üzerlerinden epey kesilmesi gerekeceğini görmüyor musun? Yine de bazıları zorunluluktan ötürü inşaya yerleştirilmelidir.”
3. “Eğer gerekliyse, Efendim,” dedim, “neden kendine işkence ediyorsun ve inşa için istediklerini seçip yerleştirmiyorsun?” Bunun üzerine içlerinden büyük ve parlak olanları seçip yonttu. Bakireler de onları alıp inşanın dış kısmına yerleştirdiler.
4. Geriye kalanlar ise alınıp getirildikleri ovada bir kenara konuldular, ancak atılmadılar. “Çünkü,” dedi, “kulenin inşa edilecek küçük bir kısmı daha kaldı ve kulenin Efendisi, bu taşların hepsinin son derece parlak oldukları için inşaya yerleştirilmesini istiyor.”
5. Böylece siyah giysiler içinde, kuşaklı, omuzları açık ve saçları serbest bırakılmış, görünüşleri son derece güzel olan on iki kadın çağrıldı. Bana öyle geldi ki bu kadınlar oldukça vahşi göründüler. Çoban onlara, inşadan dışarı atılmış olan taşları alıp getirildikleri dağlara taşımalarını emretti.
6. Onlar da neşeyle onları alıp taşların hepsini alındıkları yerlere bıraktılar. Tüm taşlar alınıp götürüldükten ve kulenin çevresinde hiçbir taş kalmadıktan sonra, çoban bana, “Gel, kulenin çevresini dolaşalım ve herhangi bir kusur olup olmadığına bakalım,” dedi; ben de onunla birlikte kulenin etrafını dolaşıyordum.
7. Çoban, kulenin inşasının güzel olduğunu görünce büyük bir sevinç duyuyordu. Kule öyle inşa edilmişti ki onu gördüğümde inşasını arzulamıştım; çünkü öyle inşa edilmişti ki sanki tek bir taştan yapılmışçasına göründü ve kendisinde tek bir eklem bile yoktu. Ve taş da sanki kayadan yontulmuş gibi görünüyordu; zira bana tek bir taşmış gibi göründü.
10. Bölüm
1. Onunla beraber yürürken, böylesine iyi şeyler gördüğüm için neşeliydim. Çoban bana şöyle dedi: “İnşaya yerleştirilmiş olan taşların [yerdeki] boşluklarını doldurabileyim diye git ve alçı ile ince kil getir; çünkü kulenin tüm çevresinin pürüzsüz bir hâle gelmesi gerekiyor.”
2. Ben de tam onun buyurduğu gibi yaptım ve [onları] ona getirdim. “Bana hizmet et,” dedi, “böylece iş yakında tamamlanır.” Böylece inşaya yerleştirilmiş olan taşların boşluklarını doldurdu ve kulenin çevresinin süpürülüp temizlenmesini buyurdu.
3. Bakireler süpürgeleri alıp süpürdüler, tüm pisliği kuleden temizlediler ve su serptiler; böylece kulenin yeri neşeli ve son derece güzel oldu.
4. Çoban bana, “Her şey temizlendi,” dedi. “Eğer Rab kuleyi denetlemeye gelirse, bizi suçlayacak hiçbir şey bulamayacaktır.” Bunları söyledikten sonra gitmek istedi.
5. Ancak ben onun heybesinden tuttum ve bana gösterdiği şeyleri açıklaması için Rab adına ona yalvarmaya başladım. Bana, “Kısa [bir süre] meşgulüm, [sonra] sana açıklayacağım. Ben gelene kadar burada beni bekle,” dedi.
6. Ona, “Efendim, burada yalnız başıma ne yapacağım?” diye sordum. “Yalnız değilsin,” dedi, “çünkü bu bakireler seninle birliktedirler.” Ben de, “O hâlde beni onlara emanet et,” dedim. Çoban onları çağırdı ve “Ben gelene kadar bu adamı size emanet ediyorum,” dedi. Sonra oradan ayrıldı.
7. Bakirelerle yalnız kalmıştım ve onlar daha neşeliydiler ve bana karşı iyi [bir tutum içindeydiler], özellikle de aralarındaki o daha görkemli olan dördü.
11. Bölüm
1. Bakireler bana, “Çoban bugün buraya gelmeyecek,” dediler. “Peki, o zaman ne yapayım?” diye sordum. “Akşama kadar onu bekle; eğer gelirse seninle konuşur, ama gelmezse o gelene kadar burada bizimle bekleyeceksin,” dediler.
2. Onlara, “Akşama kadar onu beklerim; ama gelmezse evime dönecek ve sabah geri geleceğim,” dedim. Ancak bana karşılık vererek şöyle dediler: “Bize emanet edildin; bizden ayrılamazsın.”
3. “Öyleyse nerede kalacağım?” diye sordum. “Bizimle kalacaksın, bir koca değil, bir kardeş olarak; çünkü sen bizim kardeşimizsin ve artık seninle birlikte kalacağız, çünkü seni çok seviyoruz,” dediler. Ama onlarla kalmaktan utandım.
4. Aralarından önde gelen gibi görünen biri beni öpmeye ve kucaklamaya başladı. Diğerleri de onun beni kucakladığını görünce beni öpmeye, kulenin çevresinde gezdirmeye ve benimle oynamaya başladılar.
5. Sanki gençleşmiştim ve ben de onlarla oynamaya başladım; çünkü kimileri halka hâlinde dans ediyor, kimileri tek başına dans ediyor, kimileri de şarkı söylüyordu. Ancak ben sessizce onlarla birlikte kulenin çevresinde yürüyor ve onlarla seviniyordum.
6. Akşam olunca evime gitmek istedim ama buna izin vermeyip beni alıkoydular; böylece gece orada kaldım ve kulenin yanında uyudum.
7. Çünkü bakireler keten giysilerini yere serip beni aralarına yatırdılar ve dua etmekten başka hiçbir şey yapmıyorlardı. Ben de onlarla birlikte, onlardan geri kalmayacak şekilde durmaksızın dua ediyordum. Bakireler böyle dua ettiğimden ötürü seviniyorlardı. Ertesi gün ikinci saate kadar orada o bakirelerle birlikte kaldım.
8. Sonra Çoban geldi ve bakirelere, “Ona kötü davrandınız mı?” diye sordu. “Ona sor!” dediler. Ben de ona, “Onlarla birlikte kalmaktan büyük sevinç duydum,” dedim. “Akşam yemeğinde ne yedin?” diye sordu. “Efendim, bütün gece Rab’bin sözleriyle beslendim,” diye cevap verdim. “Sana iyi davrandılar mı?” diye sordu. “Evet, Efendim,” dedim.
9. “Şimdi,” dedi, “öncelikle neyi duymak istersin?” Ben de, “Efendim,” dedim, “başından beri bana gösterdiğin sırayla olsun. Efendim, size nasıl sorarsam bana da öylece bildirin.” Bana, “Nasıl arzu edersen sana öyle yorumlayacağım ve senden hiçbir şeyi gizlemeyeceğim,” dedi.
12. Bölüm
1. “Efendim,” dedim, “her şeyden önce şunu bana açıklar mısınız: Kaya ve kapı, bunlar nedir?” “Bu kaya ve kapı, Tanrı’nın Oğlu’dur,” dedi. “Efendim, nasıl oluyor ki kaya kadim, ama kapı yeni?” diye sordum. “Dinle ve anla, ey anlayışsız,” dedi.
2. “Tanrı’nın Oğlu tüm yaratılışından daha eskidir; öyle ki yaratılışta Babası’na bir danışman olmuştur. İşte kaya bu nedenle kadimdir.” “Peki ama kapı neden yeni, Efendim?” diye sordum.
3. Şöyle dedi: “Çünkü O, son günlerin tamamlanışında tezahür etti; kapının yeni olmasının nedeni budur. Böylece kurtulacak olanlar O’nun aracılığıyla Tanrı’nın Egemenliği’ne girsinler.
4. Kapıdan geçen taşların kulenin inşasına yerleştirildiğini, içeri girmeyenlerin ise kendi yerlerine geri atıldığını gördün mü?” “Gördüm, Efendim,” dedim. “Aynı şekilde,” dedi, “O’nun kutsal İsmi’ni almadıkça hiç kimse Tanrı’nın Egemenliği’ne girmeyecektir.
5. Örneğin, bir şehre girmek istesen ve o şehrin etrafı surlarla çevrili olup sadece tek bir kapısı olsa, o şehre sahip olduğu kapıdan başka bir yolla girebilir miydin?” “Nasıl girebilirdim ki, Efendim? Başka bir yol mümkün mü?” diye sordum. Şöyle dedi: “Eğer şehre sadece sahip olduğu kapıdan başka bir yolla giremiyorsan, aynı şekilde bir insan da O’nun sevgili Oğlu’nun adı olmadan Tanrı’nın Egemenliği’ne giremez.
6. Kuleyi inşa eden o kalabalığı gördün mü?” “Gördüm, Efendim,” dedim. “Onların hepsi görkemli meleklerdir; Rab’bin çevresi onlarla kuşatılmıştır. Yine de kapı Tanrı’nın Oğlu’dur. Rab’be giden tek bir giriş vardır. Hiç kimse Oğlu aracılığı olmadan O’nun huzuruna giremez.
7. Kulenin etrafında dolaşan ve inşadaki taşları reddeden o altı adamı, ayrıca onların arasındaki o görkemli, şahane Adamı gördün mü?” diye sordu. “Gördüm, Efendim,” diye yanıt verdim.
8. “O şahane Adam Tanrı’nın Oğlu’dur. O altı kişi ise, O’nun sağında ve solunda O’nu destekleyen görkemli meleklerdir. Bu görkemli meleklerin hiçbiri O olmadan Tanrı’nın huzuruna giremez. O’nun adını kabul etmeyen hiç kimse de Tanrı’nın Egemenliği’ne giremeyecektir,” dedi.
13. Bölüm
1. “Peki ya kule nedir?” diye sordum. “Kule mi? O, Kilise’dir,” dedi.
2. “Peki bu bakireler kimlerdir?” dedim. “Onlar kutsal olan ruhlardır ve hiç kimse kendisini onların kendi giysisiyle giydirmedikçe Tanrı’nın Egemenliği’nde bulunamaz. Çünkü eğer sadece onların adını alır ama onlardan giysiyi almazsan, hiçbir yarar görmezsin; zira bu bakireler Tanrı’nın Oğlu’nun güçleridir. Eğer O’nun adını taşıyor ama O’nun gücünü taşımazsan, O’nun adını boş yere taşımış olursun.
3. Ve bir kenara atıldığını gördüğün o taşlar ise, onlar Adı taşıyorlardı ama bakirelerin giysileriyle kuşanmamışlardı.” “Efendim, onların giysisi nasıldır?” diye sordum. “Onların giysisi bizzat kendi adlarıdır,” dedi. “Tanrı’nın Oğlu’nun adını taşıyan kişi bunların adlarını da taşımalıdır; çünkü Oğul’un kendisi de bu bakirelerin adlarını taşır.
4. Kule inşasına girdiğini gördüğün, onların elleriyle teslim edilip inşada kalan taşların hepsi bu bakirelerin gücüyle giydirilmiştir.
5. Bu nedenle kuleyi, sanki kayayla bütünleşmiş tek bir taşmış gibi görüyorsun. Aynı şekilde, Rab’be Oğlu aracılığıyla iman edenler ve kendilerini bu ruhlarla giydirenler tek bir ruhta, tek bir bedende ve giysilerinin tek bir renginde olacaktır. Ancak bu bakirelerin adlarını taşıyanların kulede meskeni vardır.”
6. “Efendim,” dedim, “dışarı atılan taşlar neden atıldılar? Çünkü onlar kapıdan geçmiş ve bakirelerin elleriyle kule inşasına yerleştirilmişlerdi.” “Her şey seni ilgilendirdiği ve kesin bir şekilde araştırdığın için, dışarı atılan taşlar hakkında dinle:
7. Bunların hepsi Tanrı Oğlu’nun adını ve o bakirelerin gücünü almışlardı. Böylece bu ruhları almış olarak güçlendirildiler, Tanrı’nın hizmetkârlarıyla birlikte oldular ve tek bir ruh, tek bir beden ve tek bir giysi var idi; zira doğruluğu düşünüyor ve işliyorlardı.
8. Bir süre sonra, siyah giysiler içinde, omuzları açık, saçları serbest bırakılmış ve güzel olan, gördüğün kadınlar tarafından ikna oldular. Onları görünce [onlar] arzuladılar, onların gücünü kuşandılar ve bakirelerin giysileri ile güçlerini üzerlerinden çıkardılar.
9. Böylece Tanrı’nın evinden dışarı atıldılar ve onlar bu [kadınlara] teslim edildiler. Ancak bu kadınların güzelliğinden kandırılmayanlar Tanrı’nın evinde kaldılar. İşte sende dışarı atılanlar hakkındaki yorumlama vardır,” dedi.
14. Bölüm
1. “Öyleyse, Efendim, bu adamlar şu hâlleriyle tövbe edip o kadınların arzularını bir yana bırakarak bakirelere döner ve onların gücüyle ve işleriyle yürürlerse ne olur? Tanrı’nın evine giremezler mi?” diye sordum.
2. “Girerler,” dedi, “eğer o kadınların işlerini bir yana bırakıp bakirelerin gücünü alıp onların işlerinde yürürlerse. Çünkü inşa bu yüzden geciktirildi; böylece onlar tövbe ederlerse kulenin inşasına girebilirler. Ancak tövbe etmezlerse, başkaları [yerlerine] girecek ve bunlar tamamen dışarı atılacaktır.”
3. Tüm bunlar için Rab’be şükrettim; çünkü O, O’nun adını çağıran herkese şefkat etmiş ve Kendisine karşı günah işleyen bizlere tövbe meleğini göndermişti. O melek ruhumuzu yeniledi; çoktan mahvolmuş ve yaşam umudunu yitirmiş olan bizlere yeniden yaşam vermişti.
4. Dedim ki: “Şimdi, Efendim, kulenin neden toprak üzerine değil, kaya ve kapı üzerine inşa edildiğini bana açıkla.” “Hâlâ mı akılsız ve anlayışsızsın?” dedi. Ben de şöyle dedim: “Efendim, her şeyi size sormak zorundayım; çünkü hiçbir şeyi anlayamıyorum. Çünkü her şey büyük, görkemli ve insanların kavraması zor olan şeylerdir.”
5. Dedi ki: “Dinle: Tanrı’nın Oğlu’nun adı büyük ve kavranamazdır ve tüm dünyayı taşır. Öyleyse, eğer bütün yaratılış Tanrı’nın Oğlu tarafından taşınıyorsa, O’nun tarafından çağrılan, Tanrı’nın Oğlu’nun adını taşıyan ve O’nun buyruklarında yürüyenler hakkında ne düşünüyorsun?
6. Görüyorsun ya, ne tür [insanları O] taşıyor: O’nun adını tüm yüreklerinden taşıyanları. O da bizzat onların temeli olmuştur ve O’nun adını taşımaktan utanmadıkları için onları memnuniyetle taşır.”
15. Bölüm
1. “Efendim, bana o bakirelerin ve siyah giysiyle giyinmiş kadınların isimlerini bildir.” Bana dedi ki: “Köşelerde konumlandırılmış ve daha güçlü olan bakirelerin isimlerini işit:
2. İlki İman, ikincisi Özdenetim, üçüncüsü Güç, dördüncüsü Sabır’dır. Bunların arasına yerleştirilmiş olan diğerlerinin isimleri ise şöyledir: Sadelik, Masumiyet, Saflık, Neşe, Hakikat, Anlayış, Uyum ve Sevgi. Bu isimleri ve Tanrı’nın Oğlu’nun ismini taşıyan kişi Tanrı’nın Egemenliği’ne girebilecektir.
3. Siyah giysileri olan kadınların isimlerini de işit; bunlardan da dördü [diğerlerinden] daha güçlüdür: İlki İmansızlık, ikincisi Özdenetimsizlik, üçüncüsü İtaatsizlik, dördüncüsü Hile’dir. Onları izleyenler ise Keder, Kötülük, Sefahat, Öfkelilik, Yalan, Ahmaklık, İftira ve Nefret’tir. Bu isimleri taşıyan Tanrı’nın hizmetkârı Tanrı’nın Egemenliği’ni görecek, ama ona girmeyecektir.”
4. “Peki ya derinlikten [gelen] ve kuleye yerleştirilen taşlar nedir?” diye sordum. “Temele yerleştirilen ilk on tanesi ilk nesildir; yirmi beş tanesi doğru insanların ikinci neslidir; otuz beş tanesi Tanrı’nın peygamberleri ve onların yardımcılarıdır; kırk tanesi ise Tanrı’nın Oğlu’nun bildirisinin elçileri ve öğretmenleridir,” dedi.
5. “Efendim, bakireler neden bu taşları kulenin inşasına teslim ettiler ve kapıdan içeri taşıdılar?” diye sordum.
6. “Çünkü bu ilk kişiler bu ruhları taşıdılar ve birbirlerinden ayrılmadılar; ne ruhlar insanlardan ne de insanlar ruhlardan ayrıldılar. Fakat ruhlar, onlar uyuyana dek onlarla birlikte kaldılar. Eğer bu ruhlar onlarla birlikte olmasaydı, kulenin inşası için yararlı olmazlardı.”
16. Bölüm
1. “Bana daha çok bildirin, Efendim,” dedim. “Neyi arıyorsun?” dedi. “Efendim, neden o taşlar derinlikten yukarı çıkarıldı ve bu ruhları taşımış olarak inşaya yerleştirildiler?” diye sordum.
2. “Yaşama kavuşmaları için sudan yukarı çıkmaları gerekiyordu; çünkü aksi takdirde önceki yaşamlarının ölüm hâlini kenara atmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ne giremezlerdi.
3. Dolayısıyla, uyumuş olanlar da Tanrı’nın Oğlu’nun mührünü alıp Tanrı’nın Egemenliği’ne girdiler. Çünkü bir insan Tanrı’nın Oğlu’nun adını taşımadan önce ölüdür; ancak mührü aldığında o ölüm hâlini bir kenara atar ve yaşama kavuşur.
4. İşte mühür sudur. Böylece suya ölü olarak girerler ve canlı olarak çıkarlar. O kişilere de bu mühür duyuruldu ve Tanrı’nın Egemenliği’ne girebilmek için ondan yararlandılar,” dedi.
5. “Peki, Efendim, mührü taşımalarına rağmen neden o kırk taş da onlarla birlikte derinlikten yukarı çıktılar?” diye sordum. Şöyle dedi: “Çünkü bunlar, Tanrı Oğlu’nun adını duyuran elçiler ve öğretmenlerdir. Tanrı’nın Oğlu’nun gücü ve imanı içinde uyumuş olarak, onlar kendilerinden önce uyumuş olanlara da duyurdular ve onlara o duyurunun mührünü verdiler.
6. Dolayısıyla, onlarla birlikte suya indiler ve tekrar yukarı çıktılar. Ancak bunlar suya canlı girip canlı çıktılar; oysa daha önce uyumuş olanlar suya ölü girip canlı çıktılar.
7. Böylece onlar aracılığıyla yaşama kavuştular ve Tanrı’nın Oğlu’nun adını tanıdılar. Bu nedenle onlarla birlikte yukarı çıktılar, kulenin inşasına yerleştirildiler ve onlarla birlikte —yontulmadan— inşa edildiler. Çünkü doğruluk ve büyük bir saflık içinde uyumuşlardı; yalnız bu mührü yoktu. İşte, sende bu şeylerin yorumlaması var.” “Var bende, Efendim,” dedim.
17. Bölüm
1. “Öyleyse, Efendim, bana dağlar hakkında bildir; neden biçimleri böylesine çeşitli ve farklı?” Dedi ki: “Bu on iki dağ, tüm dünyada yaşayan [on iki] oymaktır; Tanrı’nın Oğlu, elçiler aracılığıyla bunlara duyurulmuştur.”
2. “Peki, neden bu dağların biçimleri böylesine çeşitli ve farklı? Bana bildirin, Efendim,” dedim. “Dinle,” dedi, “Tüm dünyada yaşayan bu on iki oymak, on iki ulustur; zihniyette ve anlayışta çeşitlilerdir. Tıpkı o çeşitli dağları gördüğün gibi, bu ulusların anlayışları ve zihniyetleri de çeşitlidirler. Sana her birinin eylemini bildireceğim.”
3. “Önce şunu bana bildirin, Efendim,” dedim. “Dağlar böylesine çeşitliyken, taşları inşaya yerleştirildiğinde nasıl oldu da tıpkı derinlikten çıkarılmış olan taşlar gibi tek bir renge bürünüp parlak oldular?”
4. Dedi ki: “Çünkü gök altında yaşayan tüm uluslar, işitip iman ettikten sonra Tanrı’nın Oğlu’nun adıyla çağrıldılar. Böylece mührü aldıklarında tek bir zihniyetleri ve tek bir anlayışları vardı; tek bir imana ve tek bir sevgiye sahip oldular ve İsim’le birlikte o bakirelerin ruhlarını taşıdılar. Dolayısıyla kulenin inşası tek bir renge büründü —güneş gibi parlaktı.
5. Hepsi içeri girip tek bir beden hâline geldikten sonra, bazıları kendilerini kirlettiler. Böylece doğruların soyundan atıldılar ve eski hâllerine, hatta daha da kötü bir duruma geri döndüler.”
18. Bölüm
1. “Efendim,” dedim, “Tanrı’yı bildiklerine göre nasıl daha kötü bir hâle geldiler?” “Tanrı’yı tanımayıp kötülük yapanın, kötülüğü için bir tür cezası vardır; ancak Tanrı’yı tanıyan kişi artık kötülük yapmasın, iyilik yapsın.
2. Öyleyse, iyilik yapması gereken kişi kötülük yaparsa, Tanrı’yı tanımayan birinden daha büyük bir kötülük yapmış [olarak] görünmez mi? Bundan dolayı, Tanrı’yı tanımayıp kötülük yapanlar ölüme mahkûm edilir; fakat Tanrı’yı tanıyan ve O’nun yüce işlerini görmüş ama [yine de] kötülük yapmış olanlar iki kat [daha] cezalandırılacak ve sonsuza dek öleceklerdir. Tanrı’nın Kilisesi işte böyle arınacaktır.
3. Ancak kuleden çıkarılıp kötü ruhlara teslim edilen ve oradan dışarı atılan taşları gördüğün gibi, arınmış olanlardan da tek bir beden oluşacaktır. Nasıl ki kule arındırıldıktan sonra tek bir taş gibi olduysa, Tanrı’nın Kilisesi de arındırıldıktan ve kötüler, ikiyüzlüler, küfredenler, kararsızlar ve türlü türlü kötülükleri işleyenler dışarı atıldıktan sonra öyle olacaktır.
4. Bunlar dışarı atıldıktan sonra Tanrı’nın Kilisesi tek bir beden, tek bir zihniyet, tek bir anlayış, tek bir iman ve tek bir sevgi [içinde] olacaktır. O zaman Tanrı’nın Oğlu, halkını temiz bir şekilde geri aldığı için onlarda büyük bir sevinç ve mutluluk duyacaktır,” dedi. “Tüm bunlar [ne kadar] yüce ve görkemlidirler!
5. Yine de, Efendim, bana dağların her birinin gücünü ve eylemini bildirin ki, Rab’be güvenmiş olan her can bunları işittiğinde O’nun yüce, harika ve görkemli adını yüceltsin,” dedim. O da bana, “Dağların ve on iki ulusun çeşitliliğine kulak ver,” dedi.
19. Bölüm
1. “Siyah olan ilk dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir: Dinden dönmüşler ve Rab’be küfredenler ve Tanrı’nın hizmetkârlarına hainlik yapanlardır. Bunlar için tövbe yoktur —ölüm vardır. Onların soyu yasasız olduğu için siyahtırlar.
2. Çıplak olan ikinci dağdan [gelen] iman etmiş olanlar ise şöyledir: İkiyüzlüler ve kötülük öğretenler. Bunlar da tıpkı ilk olanlar gibi doğruluk meyvesinden yoksundurlar. Dağları nasıl meyvesizse, bu insanların da [sadece] bir ismi vardır, ama imandan yoksundurlar ve içlerinde hakikat meyvesi yoktur. Çabuk tövbe ederlerse onlara tövbe imkânı vardır; ancak gecikirlerse, ölümleri ilk gruptakilerle aynı olacaktır.”
3. “Efendim, neden ilk olanlar için değil de bunlar için tövbe [imkânı] var? Çünkü onların yaptıkları aynı değil mi?” diye sordum. “Onlara tövbe [imkânı] sunulması şunun içindir: Rab’lerine küfretmediler ve Tanrı’nın hizmetkârlarına hainlik yapmadılar; ancak kazanç arzusu yüzünden ikiyüzlülük yaptılar ve her biri günahkâr insanların arzularına göre öğrettiler. Lakin bir tür ceza çekeceklerdir. Fakat küfreden veya hain olmadıkları için onlara tövbe [imkânı] sunulur,” dedi.
20. Bölüm
1. Dikenleri ve köygöçürenleri olan üçüncü dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir: Kimisi zengindir, kimisi de çeşitli işlerle meşguldür. Köygöçürenler zenginlerdir, dikenler ise pek çok işle meşgul olanlardır.
2. Çeşitli işlerle karışmış olanlar Tanrı’nın hizmetkârlarına tutunmazlar; aksine işleri tarafından boğularak yoldan saparlar. Zenginler ise, kendilerinden bir şey istenmesinden korktukları için Tanrı’nın hizmetkârlarına güçlükle tutunurlar. Bu yüzden, böyle kimselerin Tanrı’nın Egemenliği’ne girmesi zordur.
3. Çünkü nasıl ki çıplak ayakla köygöçürenlerin arasında yürümek zorsa, böyle kimselerin Tanrı’nın Egemenliği’ne girmesi de öyle zordur.
4. Zira bunların hepsi için tövbe [fırsatı] vardır; ancak bu tövbe çabuk olsun ki geçmiş günlerde yapmadıklarını telafi edip iyilik yapsınlar. Çünkü tövbe edip iyilik yaparlarsa Tanrı için yaşayacaklar. Ancak eylemlerine devam ederlerse, kendilerini öldürecek olan o kadınlara teslim edilecekler.
21. Bölüm
1. Çok bitkisi olan —bitkinin üst [kısmı] yeşil, köklere doğru [olan kısmı] ise güneşin etkisiyle kurumuş olan— dördüncü dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir: Rab’bi dudaklarında [taşıyan] ama yüreklerinde [taşımayan] kararsızlardır.
2. Bu nedenle temelleri kurudur ve güçten yoksundurlar; yalnızca sözleri canlıdır, ama işleri ölüdür. Böyleleri ne diri ne de ölüdür; kararsızlar gibidirler. Çünkü kararsızlar ne yeşil ne de kurudur; ne diri ne de ölüdürler.
3. Tıpkı güneşi görünce kuruyan bitkiler gibi, kararsızlar da sıkıntıyı duyduklarında korkaklıkları yüzünden putlara tapar ve Rab’bin adından utanırlar.
4. İşte böyleleri ne diri ne de ölüdürler. Ancak bunlar da eğer çabucak tövbe ederlerse yaşayabilirler. Fakat tövbe etmezlerse, kendi yaşamlarını alıp götüren o kadınlara teslim edilmiş olurlar.
22. Bölüm
1. Yeşil bitkiye sahip ve engebeli olan beşinci dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir: Sadıktırlar ancak öğrenmekte yavaş, inatçı ve kendilerini hoşnut eden [kişilerdir]; her şeyi bilmeyi arzular, ama hiçbir şekilde hiçbir şeyi bilmezler.
2. Bu onların inatçılığı yüzünden, anlayış onlardan uzaklaşmış ve içlerine anlamsız bir akılsızlık girmiştir; kendilerini anlayışlı zannedip övünürler ve akılsız [olmalarına rağmen] kendi kendilerini öğretmen olarak atamayı arzular.
3. Bu kibir yüzünden, kendilerini yücelten pek çok kişi boş bir hâle gelmiştir; çünkü inatçılık ve boş bir özgüven büyük bir cindir. Bunların birçoğu dışarı atılmıştır, fakat bazıları tövbe edip iman etmiş ve kendi akılsızlıklarını bilerek anlayış sahibi olanlara boyun eğmişlerdir.
4. Geriye kalanlara ise tövbe [fırsatı] sunulur; çünkü onlar kötü değil, akılsız ve anlayıştan yoksun olmuşlardır. Dolayısıyla, eğer tövbe ederlerse Tanrı için yaşayacaklar; ancak tövbe etmezlerse, kendilerine karşı kötülük eden kadınlarla birlikte yaşayacaklardır.
23. Bölüm
1. Büyük ve küçük çatlakları ve bu çatlaklarında solmuş bitkileri olan altıncı dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir:
2. Küçük çatlakları olanlar birbirlerine karşı [bir şey] besleyenlerdir ve yaptıkları iftiralar yüzünden imanları solgunlaşmıştır. Fakat bunların birçoğu tövbe etmiştir. Geri kalanlar da buyruklarımı işittiklerinde tövbe edecekler; çünkü iftiraları küçüktür ve çabuk tövbe edeceklerdir.
3. Ancak büyük çatlakları olanlar, iftiralarında ısrarcı olan ve birbirlerine öfkelenerek kin besleyenlerdir. Bunlar kuleden atılmış ve inşasından reddedilmişlerdir; böylesi kişiler zor bir şekilde yaşayacaklardır.
4. Her şeye hükmeden ve tüm yaratılış üzerinde yetki sahibi olan Tanrımız ve Rabbimiz, günahlarını itiraf edenlere karşı kin beslemeyip merhamet ederse, ölümlü ve günahlarla dolu olan insan, sanki onu yok etmeye veya kurtarmaya gücü yetermişçesine kin besler mi?
5. Ben, tövbe meleği, sizlere diyorum ki: Bu tutuma sahip olan herkes, onu üzerinizden atın, tövbe edin ve eğer kendilerinizi bu cinden arındırırsanız Rab önceki günahlarınızı iyileştirecektir. Aksi takdirde, ölüme dek ona teslim edileceksiniz.
24. Bölüm
1. Yeşil ve neşeli bitkilerin bulunduğu, tüm dağın verimli olduğu, her tür hayvanın ve gök kuşlarının üzerindeki bitkilerle beslendiği ve beslendikleri bu bitkilerin daha da gürleştiği yedinci dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir:
2. Bunlar her zaman sade, masum ve mutlu kişilerdi. Birbirlerine karşı [hiçbir şey] beslemeksizin, aksine Tanrı’nın hizmetkârları için hep büyük sevinç duyuyorlardı; bakirelerin kutsal olan ruhlarıyla kuşanmış olarak her zaman her insana şefkat gösteriyor ve emeklerinden herkese azarlamadan ve tereddüt etmeden [pay] sağlıyorlardı.
3. Dolayısıyla Rab, onların sadeliği ve çocuksu saflığını görünce ellerinin emeklerini çoğalttı ve her işlerinde onlara lütfetti.
4. Ben, tövbe meleği, onlar gibi olan hepinize diyorum ki: Böyle kalmaya devam edin, böylece soyunuz sonsuza dek silinmeyecektir. Zira Rab sizi sınamış ve bizim sayımıza kaydetmiştir; tüm soyunuz Tanrı’nın Oğlu ile birlikte yaşayacaktır, çünkü O’nun Ruhu’ndan aldınız.
25. Bölüm
1. Pek çok pınarın bulunduğu ve Rab’bin tüm yaratılışının pınarlardan sulandığı sekizinci dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir:
2. Tüm dünyaya duyuran, Rab’bin sözünü saygıyla ve saf bir şekilde öğreten, kötü arzular uğruna hiçbir şeyi kendilerine ayırmayan, aksine tıpkı Kutsal Ruh’u aldıkları gibi her zaman doğruluk ve hakikat içinde yürüyen elçiler ve öğretmenlerdir. Böylesi kişilerin yolu meleklerle birliktedir.
26. Bölüm
1. İnsanları yok eden sürüngenlerin ve vahşi hayvanların bulunduğu çorak dokuzuncu dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir:
2. Lekeleri olanlar, hizmetlerini kötü bir şekilde yerine getiren, dulların ve yetimlerin yaşamlarını sömüren ve yerine getirmek üzere aldıkları hizmetten kendilerine kazanç sağlayan diyakozlardır. Dolayısıyla, eğer bu aynı kötü arzuda kalırlarsa ölüdürler ve onlar için hiçbir yaşam umudu yoktur. Ancak tövbe edip hizmetlerini safça tamamlarlarsa yaşayabilecekler.
3. Küflenmiş olanlar ise Rab’lerini inkâr edip O’na dönmeyenlerdir; fakat kurumuş ve çoraklaşmış olarak Tanrı’nın hizmetkârlarına tutunmayıp yalnız kalmışlardır ve böylece kendi canlarını yok ederler.
4. Tıpkı çitte yalnız bırakılıp ihmal edilen, yabani otlarla boğulup ziyan olan, zamanla yabanileşen ve artık sahibine yarar sağlamayan bir asma gibi, bu tür insanlar da kendilerinden ümit kesip yabanileşmiş ve Rableri için yararsız hâle gelmişlerdir.
5. Yürekten inkâr etmiş oldukları bulunmadığı sürece, bunlar için tövbe [imkânı] vardır; ancak birinin [Rab’bi] yürekten inkâr etmiş olduğu bulunursa, kurtulmasının mümkün olup olmadığını bilmem.
6. Ancak [Rab’bi] inkâr etmiş olan birinin tövbe edebilmesini bugünler için söylemiyorum; çünkü Rabbini şimdi inkâr etmek üzere olan birinin kurtulması imkânsızdır. Lakin geçmişte O’nu inkâr etmiş olanlar için tövbe [imkânı] atanmış görünmektedir. Öyleyse, eğer biri tövbe etmek üzere ise, kule tamamlanmadan önce [tövbesi] çabuk olsun; yoksa o kadınlar tarafından ölüme kadar yok edilecektir.
7. Kısaltılmış olanlarsa hilekârlar ve iftiracılardır; dağda gördüğün o vahşi hayvanlar da bunlardır. Çünkü vahşi hayvanlar insanları kendi zehirleriyle nasıl mahvedip yok ederse, bu tür insanlar da sözleriyle insanları mahvedip yok ederler.
8. Bunlar, içlerinde bulunan eylem yüzünden imanlarından kısaltılmışlardır; fakat onlardan bazıları tövbe edip kurtulmuştur. Bu türden geri kalanlar da tövbe ederlerse kurtulabilirler. Ancak tövbe etmezlerse, güçlerini kendilerinde taşıdıkları o kadınlar tarafından ölecekler.
27. Bölüm
1. Bazı koyunların üzerine gölge salan ağaçların bulunduğu onuncu dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir:
2. Piskoposlar ve Tanrı’nın hizmetkârlarını hiçbir ikiyüzlülük olmaksızın her zaman sevinçle kendi evlerinde ağırlayan konuksever kişilerdir. [Bu] piskoposlar, hizmetleriyle muhtaç olanları ve dulları hiç durmadan barındırmış ve her zaman safça davranmışlardı.
3. Bunların hepsi Rab tarafından sürekli barınacaklardır. Bu işleri yerine getirmiş olanlar Tanrı katında görkemlidir ve sonuna dek Rab’be hizmet etmeye devam ederlerse yerleri şimdiden meleklerledir.
28. Bölüm
1. Ve üzerinde çeşitli meyvelerle donatılmış, meyve dolu ağaçların bulunduğu on birinci dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir:
2. Tanrı’nın Oğlu’nun adı uğruna acı çekenler, tüm yürekleriyle gönüllü olarak acı çekip canlarını teslim ettiler.”
3. Dedim ki: “Efendim, neden tüm ağaçlar meyve veriyor da bazılarının meyvesi [diğerlerinden] daha güzel?” Bana dedi ki: “Dinle: İsim uğruna acı çeken herkes Tanrı katında görkemlidir ve Tanrı’nın Oğlu’nun adı uğruna acı çektikleri için tüm günahları silinmiştir. Ancak meyvelerinin neden çeşitli ve bazılarınınkinden üstün olduğunu dinle:
4. Yetkililerin önüne çıkarıldıklarında sorgulanan ve inkâr etmeyip isteyerek acıya katlanan bunlar Rab katında daha görkemlidir; bunların meyvesi daha üstündür. Ancak korkak olup şüphe eden, yüreklerinde [Rab’bi] ya inkâr etme ya da ikrar etme konusunda tartıp yine de acı çeken herkesin meyvesi daha azdır; çünkü yüreklerinde böyle bir niyet vardır. Zira bir hizmetkârın kendi Rabbini inkâr etmesi kötü bir niyettir.
5. Öyleyse, bu niyeti besleyen sizler dikkat edin; bu niyet yüreklerinizde devam etmesin ve Tanrı için ölmeyesiniz. Ancak İsim uğruna acı çeken sizler Tanrı’yı yüceltmelisiniz çünkü Tanrı sizi bu İsmi taşımaya ve tüm günahlarınızın şifa bulmasına layık görmüştür.
6. Bu nedenle, kendinizi mutlu sayın. Ancak sizden biri Tanrı uğruna acı çekerse bunu büyük bir iş sayın; çünkü Rab size yaşam lütfeder, ancak günahlarınız üzerinizde ağır bir yük oluşturduğu için bunu fark etmezsiniz. Eğer Rab’bin adı uğruna acı çekmeseydiniz, günahlarınız yüzünden Tanrı için ölmüş olurdunuz.
7. Bunları, inkâr ve ikrar konusunda tereddüt eden sizlere söylüyorum. Rabbiniz olduğunu ikrar edin; yoksa [O’nu] inkâr ederek hapse teslim edilirsiniz.
8. Eğer uluslar, efendisini inkâr eden hizmetkârlarını cezalandırıyorsa, her şey üzerinde yetkisi olan Rab’bin size ne yapacağını düşünüyorsunuz? Bu niyetleri yüreklerinizden çıkarın ki her zaman Tanrı için yaşayasınız.”
29. Bölüm
1. Beyaz olan on ikinci dağdan [gelen] iman etmiş olanlar şöyledir: Yüreklerinde hiçbir kötülük yükselmeyen, kötülüğün ne olduğunu bilmeyen, aksine daima çocuksu kalan yumuşak huylu bebekler gibidirler.
2. İşte böyleleri Tanrı’nın Egemenliği’nde hiç kuşku duymadan yaşayacaklar; çünkü yaşamlarının tüm günleri boyunca çocuksu bir hâlde ve aynı zihniyetle Tanrı’nın buyruklarını hiçbir şekilde kirletmemişlerdir.
3. Sizden bebekler gibi kalıp kötülük yapmayan herkes, daha önce sözü edilenlerin hepsinden daha görkemli olacaktır; çünkü tüm bebekler Tanrı katında görkemlidir ve O’nun katında ilk sıradadırlar. Kim kötülüğü kendisinden uzaklaştırıp masumiyetle giyinmiş olursa, ne mutlu size! Her şeyden önce Tanrı için yaşayacaksınız.”
4. Dağlarla ilgili benzetmeleri bitirdikten sonra ona şöyle dedim: “Efendim, şimdi bana ovadan alınıp kuleden çıkarılan taşların yerine inşaya yerleştirilen taşlar, inşaya konulan yuvarlak taşlar ve henüz yuvarlak hâlde duranlar hakkında bildirin.”
30. Bölüm
1. “Şunlar hakkında da dinle,” dedi, “ovadan alınıp yerlerinden çıkarılan taşların yerine kulenin inşasına konulan taşlar, beyaz dağın kökleridir.
2. Beyaz dağdan [gelen] iman etmiş olanların hepsi masum bulunduğundan, kulenin Efendisi bu dağın köklerinden [gelen] bunların kule inşasına yerleştirilmesini buyurdu. Çünkü bildi ki bu taşlar kule inşasına giderse parlak kalacaklar ve hiçbiri kararmayacaktır.
3. Oysa diğer dağlardan [başka taşlar] eklemiş olsaydı, o kuleyi yeniden ziyaret etmesi ve arındırması gerekirdi. Ancak iman etmiş ve iman edecek olanların hepsi beyaz bulundu, çünkü onlar aynı türdenlerdir. Ne mutlu bu türe, çünkü masumdur!
4. Şimdi de parlak ve yuvarlak olan taşlar hakkında dinle; bunların hepsi beyaz dağdandır. Neden yuvarlak bulunduklarını dinle: Zenginlikleri onları hakikatten biraz karartmış ve [sonuç olarak] kararmışlardır. Yine de Tanrı’dan asla ayrılmadılar ve ağızlarından kötü bir söz çıkmadı; aksine her türlü doğruluk ve hakikatin erdemine sahiptiler.
5. Bu nedenle Efendi, bunların hakikate bağlı kalıp iyi kalabilecek zihniyetlerini görünce, zenginliklerinin azaltılmasını ancak tamamen alınmamasını buyurdu; öyle ki kendilerine bırakılanla yine de iyilik yapabilsinler. Ve iyi bir türden geldikleri için Tanrı için yaşayacaklardır. İşte bu sebeple biraz azaltıldılar ve kule inşasına yerleştirildiler.”
31. Bölüm
1. Ancak henüz mührü almadıkları için hâlâ yuvarlak kalan ve inşaya yerleştirilmeyen diğerleri kendi yerlerine geri koyuldular; çünkü son derece yuvarlak bulundular.
2. Çünkü bu çağın ve zenginliklerinin boşluğunun onlardan kesilip alınması lazım; ancak o zaman Tanrı’nın Egemenliği’ne girerler. Tanrı’nın Egemenliği’ne girmeleri gereklidir, çünkü Rab bu masum türü kutsamıştır. Bu nedenle, bu türden hiç kimse yok olmayacaktır; çünkü onlardan biri en kötü İblis tarafından ayartılıp günah işlese bile, Rablerine hızla geri dönecektir.
3. Ben, tövbe meleği, hepinizi —çocuklar gibi masum olan sizleri— mutlu sayıyorum; çünkü payınız Tanrı katında iyi ve onurludur.
4. Ancak bu mührü almış olan hepinize şunu söylüyorum: Sadeliği koruyun, suçları aklınızda tutmayın, kötülükte ya da uğranılan haksızlıkların acı hatırasında kalmayın. Tek bir ruh olun ve bu kötü bölünmeleri kesip atın ki koyunların Rabbi bunlardan dolayı sevinsin.
5. Eğer hepsini sağlıklı ve sürüden kopmamış hâlde bulursa sevinecektir; ancak içlerinden birinin sürüden koptuğunu bulursa, vay çobanların hâline!
6. Zira eğer çobanların kendileri de yoldan sapmış bulunursa, sürüye sahip olan Efendisi’ne ne diyecekler? Koyunlar yüzünden mi koptuklarını? Buna inanılmayacaktır. Çünkü bir çobanın sürüsü tarafından zarar görmesi inanılması güç bir şeydir. Dahası, yalan yüzünden cezalandırılacaklardır. Ben çobanım ve sizinle ilgili kesinlikle hesap vermem gerekir.
32. Bölüm
1. Dolayısıyla, kule henüz inşa edilmekteyken kendinizi düzeltin.
2. Rab, barışı seven insanların arasında yaşar; gerçekten de barış O’nun için kıymetlidir. Ancak O, kavgacı ve kötülükle yozlaşmış olanlardan uzaktır. Öyleyse, aldığınız ruhu O’na bozulmamış bir hâlde geri verin.
3. Çünkü eğer bir çırpıcıya yeni ve sağlam bir giysi vermişsen, onu yine bütün bir hâlde geri almak istersin. Fakat çırpıcı onu sana yırtık bir şekilde geri verirse, onu kabul eder misin? Hemen öfkelenip onu ağır sözlerle suçlamaz mısın? ‘Sana sağlam bir giysi vermiştim; onu yırtıp kullanılamaz hâle getirdin! Onda açtığın yırtık yüzünden artık kullanılamaz durumda.’ Giysinde açtığı o yırtık hakkında çırpıcıya tüm bu sözleri söylemez miydin?
4. Eğer giysin için bu denli üzülüyor ve onu sağlam bir şekilde geri alamadığın için şikâyet ediyorsan, sana bütün bir ruh vermiş olan Efendi’nin, sen onu tamamen işe yaramaz hâle getirip Efendisi’ne hiçbir işe yaramaz kıldığın için sana ne yapacağını düşünüyorsun? Çünkü sen onu yozlaştırdığın için o ruh artık kullanılamaz hâle gelmiştir. Bu yaptığın işten ötürü, o ruhun Efendisi seni ölümle cezalandırmayacak mı?”
5. “Elbette,” dedim, “O’nun suçları hatırlamaya devam ederken bulduğu kim olursa cezalandıracaktır.” O şöyle dedi: “O’nun merhametini ezmeyin; aksine O’nu onurlandırın. Zira günahlarınıza karşı çok sabırlıdır ve O sizin gibi değildir. Kendiniz için yararlı olacak bir tövbe uygulayın.
33. Bölüm
1. Daha önce yazılmış olan her şeyi ben —çoban, tövbe meleği— Tanrı’nın hizmetkârlarına açıkladım ve onlara bildirdim. Eğer bunlara güvenir, sözlerimi dinler, onlarda yürer ve yollarınızı düzeltirseniz, yaşayabilirsiniz. Ancak hilekârlıkta ve kin beslemede devam ederseniz, hiçbiriniz Tanrı için yaşamayacaktır. Söylemem gereken her şeyi size söyledim.”
2. Çoban bana, “Bana her şeyi sordun mu?” diye sordu. “Evet, Efendim,” dedim. “Öyleyse neden şekillendirdiğimiz ve inşaya yerleştirilen taş şekilleri hakkında sormadın?” diye sordu. “Unuttum, Efendim,” dedim.
3. “Şimdi bunlar hakkında şunları dinle,” dedi, “Bunlar, buyruklarımı işitip tüm yüreklerinden tövbe edenlerdir. Rab onların tövbesinin iyi ve temiz olduğunu ve tövbelerinde kalabildiklerini gördüğünde, geçmişte işledikleri günahların silinmesini buyurdu; çünkü o şekiller onların eski günahlarıydı. Bu nedenle, artık görünmemeleri için pürüzsüz hâle getirildiler.”
10. Benzetme
1. Bölüm
1. Ben bu kitabı yazmayı bitirdikten sonra, beni çobana emanet etmiş olan melek bulunduğum eve geldi ve yatağın üzerine oturdu; çoban ise onun sağında durdu. Sonra beni çağırdı ve şunları söyledi:
2. “Seni ve ev halkını, onun tarafından korunabilesiniz diye bu çobana emanet ettim.” “Evet, Efendim,” dedim. “Öyleyse, her türlü sıkıntı ve vahşetten korunmak, her iyi işte, sözde ve doğruluğun her erdeminde başarılı olmak istiyorsan, benim sana verdiğim onun buyruklarında yürü; böylece her türlü kötülüğe [karşı] üstün gelebilirsin.
3. Onun buyruklarında yürüyen sen, bu çağın tüm arzuları ve tatlılığı sana tâbi olacaktır; üstelik, her iyi işinde başarı seni takip edecektir. Onun olgunluğunu ve alçakgönüllülüğünü örnek al ve herkese onun Rab’bin katında büyük bir onur ve saygınlığa sahip olduğunu, büyük yetki sahibi bir yönetici ve makamında kudretli biri olduğunu anlat; çünkü tüm dünyada tövbe yetkisi yalnızca ona verilmiştir. Sana kudretli görünüyor mu? Fakat sizler, onun size karşı beslediği olgunluğu ve mütevazılığı hor görüyorsunuz.”
2. Bölüm
1. Ona şöyle dedim: “Efendim, evimde kaldığı süre boyunca kendisini gücendirecek uygunsuz bir şey yapıp yapmadığımı ona sorun.”
2. O dedi ki: “Uygunsuz hiçbir şey yapmadığını ve yapmayacağını biliyorum. Bundan dolayı bunları seninle konuşuyorum öyle ki sebat edesin, çünkü o benim katımda senin hakkında iyi düşünmüştür. Ancak şimdi bu sözleri başkalarına söyleyeceksin ki tövbe etmiş veya edecek olanlar da senin hissettiğin şeyleri hissetsinler; o da onlar hakkında benim katımda bildirsin, ben de Rab’bin katında [bildireyim].”
3. Ben şöyle dedim: “Efendim, ben de Rab’bin yüce işlerini herkese duyuracağım. Umuyorum ki geçmişte günah işlemiş olan herkes bu sözleri duyarsa isteyerek tövbe eder ve yaşama kavuşur.”
4. “Öyleyse,” dedi, “bu hizmette kal ve onu tamamla; onun buyruklarını yerine getiren kişi yaşama sahip olacaktır ve o da Rab’bin katında büyük bir onura [sahip olacaktır]. Ancak onun buyruklarına uymayan kişi kendi yaşamından kaçar ve ona karşı gelir, buyruklarını izlemek yerine kendini ölüme teslim eder ve her biri kendi kanından sorumlu olacaktır. Fakat sana şunu söylüyorum: Bu buyruklara uy ve günahların [affı] için şifa bulursun.”
3. Bölüm
1. “Ancak bu bakireleri, seninle birlikte yaşasınlar diye sana gönderdim; çünkü sana karşı sıcakkanlı olduklarını gördüm. Böylece, onun buyruklarını daha iyi yerine getirebilmen için onları yardımcıların olarak bulunduruyorsun; çünkü bu bakireler olmadan bu buyrukların tutulması mümkün değildir. Şu an görüyorum ki seninle birlikte olmaktan memnunlar. Yine de onlara evinden asla ayrılmamalarını buyuracağım.
2. Yalnız sen evini arındır; çünkü onlar temiz, saf ve gayretli oldukları için temiz bir evde seve seve yaşarlar. Hepsi Rab’bin katında lütfa sahiptir. Bu nedenle, eğer evini temiz bulurlarsa seninle kalacaklardır. Ancak en ufak bir kirlilik bile ortaya çıkarsa, derhal evinden ayrılacaklar; çünkü bu bakirelerin kirliliğe karşı hiçbir sevgisi yoktur.”
3. Ona şöyle dedim: “Umarım, Efendim, onlara [karşı] hoşnut edici olurum; öyle ki evimde her zaman seve seve yaşasınlar. Beni kendisine emanet ettiğin kişi bende nasıl bir kusur bulmuyorsa, onlar da bende kusur bulmayacaklar.”
4. Çobana şöyle dedi: “Biliyorum ki Tanrı’nın [bu] hizmetkârı yaşamı ve bu buyruklara uymayı arzuluyor ve bu bakireleri temizlik içinde barındıracaktır.”
5. Bunları söyledikten sonra beni tekrar çobana emanet etti ve bakireleri [yanına] çağırarak onlara şöyle dedi: “Onun evinde seve seve yaşadığınızı gördüğüm için, onun evinden hiç ayrılmayasınız diye kendisini ve ev halkını sizlere emanet ediyorum.” Onlar da bu sözleri seve seve dinlediler.
4. Bölüm
1. Sonra bana şöyle dedi: “Bu hizmette yiğitçe davran. Rab’bin yüce işlerini herkese duyur; böylece bu hizmette lütfa sahip olacaksın. Kim bu buyruklarında yürürse yaşayacaktır ve yaşamında mutlu olacaktır; ancak onları ihmal eden hiç kimse yaşamayacaktır ve yaşamında mutlu olmayacaktır.
2. Doğru olanı yapabilen herkese, yapmaktan durmamalarını söyle; iyi işler yapmak onlar için yararlıdır. Şunu da söylüyorum: Herkes sıkıntılardan kurtarılmalıdır; çünkü muhtaç olan ve gündelik hayatında sıkıntı çeken kişi büyük bir işkence ve sıkıntı içindedir.
3. Dolayısıyla, böyle birini sıkıntıdan kurtaran kişi kendine büyük bir sevinç kazandırır; zira böylesi bir sıkıntı çeken, tıpkı zincire vurulmuş birinin kendine çektirdiği türden bir işkence çeker. Pek çok insan bu tür felaketlere dayanamadığı için kendi ölümüne yol açar. Dolayısıyla, böyle birinin çektiği sıkıntıyı bilip onu kurtarmayan kişi büyük bir günah işlemiş [olur] ve onun kanından sorumlu olur.
4. Öyleyse, Rab’den almış olan sizler iyi işler yapın; yoksa siz bunları yapmayı geciktirirken kule inşası tamamlanır, çünkü onun inşa çalışması sizden dolayı durduruldu. Eğer doğru olanı yapmakta acele etmezseniz, kule tamamlanacak ve siz dışarıda bırakılacaksınız.”
5. Benimle konuştuktan sonra yataktan kalktı ve çobanla bakireleri yanına almış olarak, çobanla bakireleri evime geri göndereceğini söyleyerek ayrıldı.
“Hermas’ın Çobanı” Tanrı’yı Arzulamak ekibinden Travis Owens tarafından birebir çeviri yaklaşımı esas alınarak orijinal Grekçe ve Latinceden Türkçeye çevrildi. Köşeli parantez içindeki notlar çevirmen tarafından alınmıştır.
Yorumlar