Üçlü Birlik Mantıksız Mı, Mantıküstü Mü?

Üçlü Birlik’i, onun temel hakikatlerini inkâr etmeden, gizemini ortadan kaldırmadan ve sapkın öğretilere düşmeden nasıl anlamlandırabiliriz?

Mantıksız Mı, Mantıküstü Mü?

Hristiyan inancının belki de en çok eleştirilen öğretisi Üçlü Birlik öğretisidir. Kilise tek bir Tanrı’ya inandığını söyler ve aynı nefeste Baba’nın, Oğul’un ve Kutsal Ruh’un her birinin Tanrı olduğunu, ama Baba’nın Oğul, Oğul’un da Ruh olmadığını ikrar eder. Dışarıdan bakan biri için bu, aritmetiğin çiğnenmesi gibi görünür. “Bir üç olamaz, üç de bir olamaz” itirazı yüzyıllardır yinelenir. Birçok imanlı da bu itiraz karşısında “Bu bir sırdır” deyip konuyu kapatır; böylece öğreti, tapınmayı besleyen bir gerçek olmaktan çıkıp utangaçça geçiştirilen bir maddeye dönüşür.

Bu makalenin savı şudur: Üçlü Birlik mantıksız değil, mantıküstüdür. Yani akla aykırı değildir, aklın üstündedir. Tanrı’nın kendisi hakkında açıkladığı her bir gerçek, tek tek ele alındığında açık, tutarlı ve mantıklıdır. Bu gerçeklerin bir arada nasıl var olduğu ise bizim kavrayış düzlemimizi aşar. Bunu göstermek için 19. yüzyıldan kalma bir düşünce deneyinden yararlanacağız. Edwin A. Abbott (1838-1926), Londra’daki City of London School’u uzun yıllar yöneten bir eğitimci, Anglikan bir din adamı ve teoloji üzerine de eserler vermiş bir bilgindi. 1884’te yayımladığı Flatland (Türkçede Düzülke) adlı kısa romanında, yalnızca iki boyutun bilindiği bir dünyada yaşayan varlıkların üçüncü boyutla karşılaşmasını anlatır.Edwin A. Abbott, Flatland: A Romance of Many Dimensions (Londra, 1884). Kitap aynı zamanda Viktorya dönemi İngiltere’sinin katı sınıf yapısını ve kadınlara bakışını hicveden bir toplum eleştirisidir. Burada bu yönüyle değil, yalnızca boyutlar arasındaki algı farkını anlatan temel düşüncesiyle ilgileniyoruz. Abbott’un amacı bir teoloji kitabı yazmak değildi. Ama bir din adamının, sınırlı varlıkların kendilerini aşan bir gerçekliği nasıl bilebileceği sorusunu bir geometri öyküsüyle dile getirmesi şaşırtıcı da değildir, çünkü bu soru teolojinin en eski sorularından biridir. Abbott’un imgesi, Yaratan ile yaratılan arasındaki farkı ve bu farkın bilgimize çizdiği sınırı anlamamız için güçlü bir pencere açar. Aynı pencereden bakınca, Üçlü Birlik’i açıklamak için yaygın olarak kullanılan benzetmelerin neden çoğunlukla tam da kilisenin reddettiği sapkın öğretileri resmettiği de anlaşılır hâle gelir.

Yaratan İle Yaratılan Arasındaki Uçurum

Kutsal Kitap’ın Tanrı hakkında söylediği en temel şeylerden biri, O’nun hiçbir şeye benzemediğidir. Peygamber Yeşaya aracılığıyla Tanrı şöyle sorar: “‘Beni kime benzeteceksiniz ki, eşitim olsun?’ diyor Kutsal Olan” (Yeşaya 40:25). Bu soru retorik değildir; yanıtı “hiç kimseye” ve “hiçbir şeye”dir. Tanrı’nın kutsallığı, yalnızca ahlaki kusursuzluğu değil, her şeyden önce O’nun mutlak başkalığını anlatır. İbranicedeki kadoş ve Grekçedeki hagios sözcükleri temelde “ayrılmış, farklı” anlamına gelir. Tanrı için kullanıldıklarında, O’nun yaratılmış olan her şeyden, bütün sözcüklerimizden, kavramlarımızdan ve deneyimlerimizden niteliksel olarak farklı olduğunu söylerler. Tanrı yalnızca daha büyük, daha güçlü ya da daha bilge değildir; O bizim kategorilerimizin dışındadır.

“Çünkü benim düşüncelerim
Sizin düşünceleriniz değil,
Sizin yollarınız benim yollarım değil” diyor RAB.
“Çünkü gökler nasıl yeryüzünden yüksekse,
Yollarım da sizin yollarınızdan,
Düşüncelerim düşüncelerinizden yüksektir.”

Yeşaya 55:8-9

Bu farkın kökü, Kutsal Kitap’ın gerçekliği ikiye ayırmasında yatar: bir yanda yaratılmamış olan Tanrı, öte yanda O’nun yarattığı her şey. Melekler, insanlar, evren, zaman ve madde, hepsi yaratılış tarafındadır. Yuhanna’nın ifadesiyle, “Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı” (Yuhanna 1:3). Yaratılmamışlık, sonsuzluk, değişmezlik, her yerde hazır bulunma, her şeyi bilme ve her şeye gücü yetme gibi nitelikler yalnızca Tanrı’ya aittir. Bunlar yaratılmışların hiçbir zaman sahip olamayacağı, içeriden deneyimleyemeyeceği niteliklerdir. Pavlus Tanrı’yı “ölümsüzlüğün tek sahibi, yaklaşılmaz ışıkta yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Tanrı” olarak tanımlar (1. Timoteos 6:15-16). Mezmur yazarı ise aynı gerçeği övgüye dönüştürür: “RAB büyüktür, yalnız O övgüye yaraşıktır, akıl ermez büyüklüğüne” (Mezmur 145:3).

Ne var ki Kutsal Kitap bu aşkınlığı, Tanrı’nın bilinemez olduğu sonucuna bağlamaz. Tam tersine, insanın varoluş amacı Tanrı’yı tanımaktır: “Sonsuz yaşam, tek gerçek Tanrı olan seni ve gönderdiğin İsa Mesih’i tanımalarıdır” (Yuhanna 17:3). Atina’daki Areopagus’ta Pavlus, Tanrı’nın insanları “kendisini arasınlar ve el yordamıyla da olsa bulabilsinler diye” yarattığını söyler ve ekler: “Aslında Tanrı hiçbirimizden uzak değildir” (Elçilerin İşleri 17:27). Hemen ardından gelen cümle, bu makalenin temel imgesine de zemin hazırlar: “Çünkü O’nda yaşıyor, hareket ediyor ve var oluyoruz” (Elçilerin İşleri 17:28). Yaratılış Tanrı’nın dışında, O’ndan bağımsız bir alanda değil, O’nun içinde var olur. Tanrı hem yaratılışı sonsuzca aşar hem de onun her noktasında hazırdır. Kısacası, yaklaşılmaz ışıkta oturan ve aynı zamanda içinde var olduğumuz Tanrı’yla karşı karşıyayız. Kavranamayanı tanımaya çağrılıyoruz.

Kavranamazlığın Üç Biçimi

Tanrı’nın “kavranamaz” olduğunu söylediğimizde ne kastettiğimiz belirsiz kalırsa, bu ifade ya her türlü düşünceyi susturan bir bahaneye ya da içi boş bir dindarlık kalıbına dönüşür. Bu nedenle kavranamazlığın en az üç farklı biçimde anlaşılabileceğini ayırt etmek yararlıdır. Her biri Kutsal Kitap’ta karşılığı olan bir gerçeği yakalar, ama yalnızca biri Üçlü Birlik’in özel durumunu yeterince açıklar.

Niceliksel Kavranamazlık

İlk anlayışa göre Tanrı, hakkında bilinebilecek bilginin miktarı sonsuz olduğu için kavranamazdır. Sınırlı bir bellek aygıtına sınırsız veri sığdırılamayacağı gibi, sınırlı insan zihni de sonsuz Tanrı’yı tümüyle kapsayamaz. Tanrı’nın her bir niteliği sonsuzdur: O’nun her yerde hazır oluşundan kaçılamaz (Mezmur 139:7-10), “sınırsızdır anlayışı” (Mezmur 147:5) ve sevgisi “bilgiyi çok aşan” bir sevgidir (Efesliler 3:19). Bu anlayışın doğru bir yanı vardır: sonsuzluk bile Tanrı’yı tüketmeye yetmeyecektir. Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, önümüzde her zaman sonsuz bir “daha fazlası” olacaktır. Ancak bu model, Üçlü Birlik’in güçlüğünü açıklamaz. Üçlü Birlik’te sorun bilginin çokluğu değil, bize verilmiş olan birkaç açık ifadenin nasıl bir arada var olduğudur. Elimizde az ama birbiriyle gerilim içinde görünen veriler vardır.

Araçsal Kavranamazlık

İkinci anlayışa göre Tanrı, bilgi azlığı ya da çokluğu yüzünden değil, onu kavrayacak araca sahip olmadığımız için kavranamazdır. Akıl, Tanrı’ya ulaşmanın doğru aracı değildir; Tanrı ancak deneyimlenebilir. Bu görüş özellikle mistik ve deneyim odaklı çevrelerde yaygındır ve içinde gerçek bir doğruluk payı taşır: Hristiyanlık yalnızca öğretileri onaylamak değil, bir Kişi’yle yaşayan bir ilişkidir. Ne var ki bu model ciddi sorunlar doğurur. Aklı Tanrı’ya giden yollardan biri olmaktan çıkarırsa, teolojiyi, öğretiyi ve sonuçta Tanrı’nın sözünü değersizleştirir. İsa’nın kendisi en büyük buyruğu aktarırken Tanrı’yı “bütün aklınla” sevmekten söz eder (Matta 22:37). Üstelik bu modelde Tanrı aslında kavranamaz olmaktan çıkar: kavrama işlemi yalnızca akıldan başka bir araca, deneyime aktarılmış olur. Tanrı yine “kavranabilir”dir, sadece başka bir yoldan.

Boyutsal Kavranamazlık

Üçüncü anlayış en derin olanıdır. Buna göre Tanrı, bildiğimiz her şeyden bütünüyle farklı bir gerçeklik düzeyinde var olduğu için kavranamazdır. Sorun ne bilgi miktarındadır ne de kullandığımız araçta; sorun, varlık düzeyleri arasındaki farktır. Yaratılmış olan, yaratılmamış olanı içeriden göremez, çünkü onun “boyutunda” yaşamaz. Bu model ilk ikisinin doğru yanlarını korur: Tanrı’da gerçekten sonsuz bir zenginlik vardır ve O’nu tanımak gerçekten akıldan fazlasını gerektirir. Ama bunlara bir şey daha ekler: Tanrı hakkındaki doğru bilgilerimiz bile bize bir arada bütünüyle kavrayamadığımız biçimde ulaşır. Bu, Üçlü Birlik’in tam olarak karşılaştığımız güçlüğüdür. Bu boyutsal farkı anlamak için Düzülke’ye başvurabiliriz.

Düzülke: İki Boyutlu Bir Dünyaya Gelen Ziyaretçi

Abbott’un anlatısında Düzülke, yalnızca uzunluk ve genişliğin bulunduğu, yüksekliğin ise hiç bilinmediği bir dünyadır. Sakinleri çizgiler, üçgenler, kareler ve çokgenlerdir. Bir masa yüzeyinin üzerinde değil, o yüzeyin içinde yaşadıklarını düşünebiliriz. Kuzey, güney, doğu ve batıyı bilirler, ama “yukarı” ve “aşağı” onlar için anlamsız sözcüklerdir. Bir gün anlatıcı kare, üç boyutlu bir ziyaretçiyle, bir küreyle karşılaşır. Küre Düzülke’nin düzleminden geçerken kare onu önce bir nokta olarak görür; nokta büyüyerek bir daireye dönüşür, sonra daire yeniden küçülür ve kaybolur. Kare gördüğünün gerçek olduğunu bilir, ama gördüğü şeyin kürenin kendisi değil, yalnızca kürenin kendi dünyasıyla kesiştiği yer olduğunu anlayamaz. Küre ona “kuzeye değil, yukarıya” bakmasını söylediğinde kare bu sözlerin ne anlama geldiğini kavrayamaz. Çünkü onun bütün kavramları iki boyutludur. Üçüncü boyutu ifade edecek bir sözcüğü, bir imgesi, bir deneyimi yoktur. Öykünün sonunda iki dikkat çekici dönüş vardır. Küre kareyi kendi düzleminden yukarı kaldırıp üç boyutlu dünyayı gösterdikten sonra, kare dördüncü bir boyutun da olabileceğini ileri sürer ve küre bu düşünceyi öfkeyle reddeder. Düzülke’ye dönen kare ise üçüncü boyutu anlatmaya çalıştığı için hapse atılır. Abbott böylece her varlığın kendi algı düzeyini gerçekliğin sınırı sanma eğilimini gösterir. Tanrı hakkında düşünürken bizi bekleyen en büyük tehlike de budur.

Şimdi bu düşünce deneyini bir adım ileri götürelim. Düzülke’nin düzleminden bu kez bir silindir geçtiğini varsayalım. Düzlemle bir açıdan kesişen silindir, iki boyutlu gözlemcilere kusursuz bir daire olarak görünür. Başka bir açıdan kesiştiğinde ise kusursuz bir dikdörtgen olarak görünür. Düzülke’nin iki bilgini bu nesneyi incelemiş olsun. Biri titizlikle ölçüp “Bu nesne bir dairedir” der. Öteki de aynı titizlikle ölçüp “Bu nesne bir dikdörtgendir” der. İkisi de doğru söylemektedir. Ama Düzülke’nin mantığına göre bir nesne aynı anda hem daire hem dikdörtgen olamaz. İki boyutlu bir dünyada bu bir çelişkidir. Bu yüzden Düzülke’nin bilginleri büyük olasılıkla birbirini yanılmakla suçlayacak ve iki okula bölünecektir: “Daireciler” ve “Dikdörtgenciler.”

Oysa üç boyutlu bir gözlemci için ortada hiçbir çelişki yoktur. Nesnenin adı silindirdir. Silindir aynı bakımdan hem daire hem dikdörtgen değildir; bir bakımdan daire, başka bir bakımdan dikdörtgendir. Üç boyutlu gerçeklikte bu iki “kesit” birbirini dışlamaz, tek ve tutarlı bir bütünde birleşir. Düzülke sakinleri bu bütünü göremez ve hayal edemez. Ama iki şeyi yapabilirler: Her iki gözlemin de doğru olduğunu kabul edebilir ve bunları birleştiren bir gerçekliğin var olduğuna, onu kendi düzlemlerinde canlandıramasalar bile, güvenebilirler. Ne olduğunu bilirler, nasıl olduğunu bilmezler.

Benzetmenin Sınırı

Bu imgeyi kullanırken iki şeyi açıkça belirtmeliyiz, yoksa onu da aşağıda eleştireceğimiz benzetmelerin bir başkasına dönüştürmüş oluruz. Birincisi, Tanrı yaratılıştan yalnızca “bir boyut fazla” bir varlık değildir. Üç boyutlu bir küre de sonuçta yaratılmış, sınırlı ve ölçülebilir bir nesnedir. Yaratan ile yaratılan arasındaki fark nicel bir fark değil, sonsuz ve niteliksel bir farktır. Boyut imgesi bu farkın kendisini değil, yalnızca bu farkın bilgimiz üzerindeki etkisini resmeder. İkincisi, silindir Üçlü Birlik’in bir modeli değildir. Silindirin iki kesiti vardır, Tanrı’da ise üç Kişi vardır; silindirin parçaları ve ölçüleri vardır, Tanrı ise parçalardan oluşmaz. Silindir, Tanrı’nın nasıl olduğunu değil, bizim Tanrı’yı nasıl bildiğimizi anlatır. Tanrı’nın kendisine benzetilen bir şey değil, bizim konumumuza benzetilen bir şeydir. Bu ayrım, yazının geri kalanında belirleyici olacaktır.

Çelişki, Paradoks Ve Gizem

Üçlü Birlik’in mantıksız olduğu iddiası genellikle çelişmezlik ilkesine dayandırılır. Bu ilkeye göre bir şey aynı zamanda ve aynı bakımdan hem A hem de A olmayan olamaz. “Tanrı birdir ve Tanrı bir değildir” ya da “Tanrı bir Kişi’dir ve üç Kişi’dir” gibi bir önerme gerçekten çelişki olurdu. Ama kilisenin ikrar ettiği şey bu değildir. Kilise Tanrı’nın öz bakımından bir, Kişi bakımından üç olduğunu söyler. “Bir” ve “üç” aynı şeyi saymaz. Tıpkı silindirin bir bakımdan daire, başka bir bakımdan dikdörtgen olması gibi, Tanrı da bir bakımdan bir, başka bir bakımdan üçtür. Dolayısıyla Üçlü Birlik öğretisi biçimsel bir çelişki içermez.Bu nedenle erken kilise Grekçe ousia (öz, varlık) ile hypostasis (Kişi, kendine özgü varoluş) kavramlarını özenle birbirinden ayırmıştır. İznik İnanç Bildirgesi’nin (325) Oğul için kullandığı homoousios (“Baba’yla aynı özden”) terimi, Oğul’un Baba’ya yalnızca benzer değil, O’nunla aynı tanrısal özün sahibi olduğunu ifade eder.

Eleştirmenler daha güçlü bir itiraz da yöneltir: “Baba Tanrı’dır”, “Oğul Tanrı’dır” ama “Baba Oğul değildir” dendiğinde özdeşlik ilkesi çiğnenmiş olmaz mı? İki şey üçüncü bir şeyle özdeşse, birbirleriyle de özdeş olmaları gerekmez mi? Bu itiraz, “Baba Tanrı’dır” cümlesini bir eşitlik (Baba = Tanrı) olarak okur. Kilise ise bu cümleyle Baba’nın tanrısal özün tamamına sahip olduğunu, yani tam ve gerçek anlamda Tanrı olduğunu söyler; “Tanrı” adının gösterdiği gerçekliği tek başına tükettiğini ve başka Kişilere yer bırakmadığını değil. Düzülke’nin bilginleri de “Bu nesne dairedir” ve “Bu nesne dikdörtgendir” cümlelerini eşitlik olarak okusalardı, daire ile dikdörtgenin aynı şey olduğu gibi saçma bir sonuca varırlardı. Oysa iki cümle de aynı nesneyi doğru tanımlar. Bu ilişkinin mantık diliyle en isabetli nasıl ifade edileceği, Hristiyan felsefeciler arasında bugün de tartışılan bir konudur ve dürüstlük bunu kabul etmeyi gerektirir. Ama belirleyici olan şudur: Üçlü Birlik’in çelişkili olduğunu göstermek için onu hayal edemediğimizi söylemek yetmez; aynı bakımdan hem doğru hem yanlış olan bir önerme gösterilmelidir. Tasavvur edilemez olan ile çelişkili olan aynı şey değildir. Düzülke sakinleri silindiri tasavvur edemez, ama silindir çelişkili değildir.

Burada üç kavramı ayırt etmek gerekir. Çelişki, aynı bakımdan birbirini dışlayan iki önermenin birlikte doğru sayılmasıdır; böyle bir şey mantıksızdır ve Tanrı’ya atfedilemez, çünkü Tanrı “kendini inkâr edemez” (2. Timoteos 2:13). Paradoks, ilk bakışta çelişkili görünen ama gerçekte farklı bakımlara ya da daha üst bir düzeye ait olan ifadelerin bir arada bulunmasıdır. Düzülke’deki daire ve dikdörtgen, iki boyutlu gözlemciler için bir paradokstur, üç boyutlu gerçeklikte ise bir silindirdir. Gizem ise Kutsal Kitap’taki anlamıyla, çözülmeyi bekleyen bir bilmece değil, Tanrı’nın açıkladığı ama açıklandıktan sonra bile derinliği tükenmeyen bir gerçekliktir. Pavlus Efeslilere şöyle yazar: “Yukarıda kısaca değindiğim gibi Tanrı, sır olan tasarısını bana vahiy yoluyla bildirdi” (Efesliler 3:3). Ardından bu sırrın “önceki kuşaklara açıkça bildirilmemiş” olduğunu, ama şimdi Ruh aracılığıyla açıklandığını söyler (Efesliler 3:5). Modern dilde “gizem” bilinmeyen ve yeterli çabayla çözülebilecek bir şeydir. Kutsal Kitap’ta ise gizem bilinen, açıklanmış ama yine de kavrayışımızı aşan bir şeydir. Amaç onu çözmek değil, onun önünde tapınmaktır.

Hristiyan düşünce geleneği bu ayrımı bir formülle özetlemiştir: İman gerçekleri supra rationem, non contra rationem, yani “aklın üstünde, ama akla karşı değil” olabilir.Bu ayrım ortaçağ skolastiğinde özellikle Akinolu Thomas tarafından geliştirilmiştir (bkz. Summa contra Gentiles, I, 3-8). Thomas’a göre Tanrı hakkında bazı gerçekler aklın tek başına ulaşabileceği gerçeklerdir, bazıları ise yalnızca vahiyle bilinebilir; ama vahyedilen gerçekler hiçbir zaman aklın doğru olarak bildiği gerçeklerle çelişmez, çünkü ikisinin de kaynağı aynı Tanrı’dır. Akla karşı olan bir şey, aklın kendi doğru işleyişiyle çürütülebilir. Aklın üstünde olan bir şey ise aklın parçalarını tek tek doğrulayabildiği ama bütününü kuşatamadığı bir şeydir. “Mantıküstü” derken kastettiğimiz tam olarak budur. Kutsal Kitap da bu ayrımı kendi diliyle yapar: “Gizlilik Tanrımız RAB’be özgüdür. Ama bu yasanın bütün sözlerine uymamız için açığa çıkarılanlar sonsuza dek bize ve çocuklarımıza aittir” (Yasa’nın Tekrarı 29:29). Açıklanan, yani “ne”, bizimdir; gizli kalan, yani “nasıl”ın derinliği, Tanrı’nındır.

Burada haklı bir uyarıyı da ciddiye almalıyız. “Bu, bizim düzlemimizi aşar” demek, her türlü çelişkiyi örtmek için kullanılabilecek bir kaçış kapısı olmamalıdır. Yoksa birbirini gerçekten dışlayan iki iddiayı savunan herkes, “Daha üst bir boyutta ikisi de doğrudur” diyerek kendini eleştiriden korumaya kalkabilir. Gizeme başvurmak ancak belirli koşullarda meşrudur: Gerilimin her iki ucu da güvenilir bir açıklamaya, burada Kutsal Yazılar’ın açık tanıklığına dayanmalıdır; ifadeler arasında aynı bakımdan biçimsel bir çelişki bulunmamalıdır; gerilim de söz konusu gerçekliğin eşsizliğinden kaynaklanmalıdır. Üçlü Birlik bu üç koşulu da karşılar. Gizem, düşünceyi tembelliğe değil, verilere sadakate çağırır.

Üçlü Birlik’in “İki Boyutlu” Yapı Taşları

Üçlü Birlik öğretisi, Kutsal Kitap’ın tek bir ayetinde formül olarak geçmez; “Üçlü Birlik” sözcüğü de Kutsal Kitap’ta yoktur. Öğreti, Kutsal Yazılar’ın açıkça söylediği birkaç gerçeğin birlikte ciddiye alınmasının zorunlu sonucudur. Bu gerçeklerin her biri, Düzülke’deki gözlemcilerin ölçümleri gibi, kendi içinde açık ve mantıklıdır. Bu ayetlerin Üçlü Birlik karşıtı yorumlarını tek tek tartışmak bu yazının kapsamını aşar. Buradaki amaç, Kutsal Kitap’ın tanıklığı ciddiye alındığında ortaya çıkan tablonun tutarlı olduğunu göstermektir.

Birinci gerçek: Yalnızca tek bir Tanrı vardır. İsrail’in temel imanı şudur: “Dinle, ey İsrail! Tanrımız RAB tek RAB’dir” (Yasa’nın Tekrarı 6:4). İsa bu sözleri en büyük buyruğun girişi olarak yineler (Markos 12:29) ve Yeni Antlaşma, putperest dünyanın çok tanrıcılığı karşısında bu tek tanrıcılığı hiç gevşetmeden korur (1. Korintliler 8:4-6). Birden fazla “her şeye gücü yeten” varlık düşüncesi kendi içinde anlamsızdır; Tanrı tek olmalıdır.

İkinci gerçek: Baba Tanrı’dır. Bu, Kutsal Kitap’ın ve Hristiyan olmayan birçok tek tanrıcının da kabul ettiği gerçektir. İsa Baba’ya dua eder, Baba’yı “tek gerçek Tanrı” olarak anar (Yuhanna 17:3).

Üçüncü gerçek: Oğul Tanrı’dır. Yuhanna’nın Müjdesi tam olarak bu iddiayla başlar: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı” (Yuhanna 1:1). İsa kendisini Tanrı’nın kutsal adını çağrıştıran sözlerle tanıtır: “Size doğrusunu söyleyeyim, İbrahim doğmadan önce ben varım” (Yuhanna 8:58). Pavlus O’nun hakkında “Tanrılığın bütün doluluğu bedence Mesih’te bulunuyor” der (Koloseliler 2:9) ve Mesih’in “Tanrı özüne sahip” olduğunu belirtir (Filipililer 2:6). Tomas dirilmiş Rab’bin önünde “Rabbim ve Tanrım!” diye haykırır (Yuhanna 20:28) ve İsa bu tapınmayı reddetmez. Yaratılmış hiçbir varlığın kabul edemeyeceği tapınma Oğul’a yöneltilir.

Dördüncü gerçek: Kutsal Ruh Tanrı’dır ve bir Kişi’dir. Elçilerin İşleri’ndeki Hananya olayında Petrus önce “Kutsal Ruh’a yalan söyleyip” diye suçlar, sonra aynı eylemi şöyle tanımlar: “Sen insanlara değil, Tanrı’ya yalan söylemiş oldun” (Elçilerin İşleri 5:3-4). Ruh’a yalan söylemek Tanrı’ya yalan söylemektir. Üstelik ancak bir kişiye yalan söylenebilir; bir güce ya da etkiye değil. Ruh duyar ve konuşur, öğretir, kederlenir, isteği vardır (Yuhanna 16:13; Efesliler 4:30; 1. Korintliler 12:11). Tanrı’nın derinliklerini bilen de O’dur: “Çünkü Ruh her şeyi, Tanrı’nın derin düşüncelerini bile araştırır” (1. Korintliler 2:10).

Beşinci gerçek: Baba, Oğul ve Ruh birbirinden ayırt edilebilir. Baba Oğul değildir, Oğul Ruh değildir, Ruh Baba değildir. İsa şöyle der: “Ben de Baba’dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhu’nu verecek” (Yuhanna 14:16-17). Burada dileyen, dilenen ve verilen ayrı ayrı anılır. Getsemani’de Oğul Baba’ya şöyle yakarır: “Baba, senin isteğine uygunsa, bu kâseyi benden uzaklaştır. Yine de benim değil, senin istediğin olsun” (Luka 22:42). Bu bir iç monolog değil, gerçek bir karşılıklı ilişkidir. İsa’nın vaftizinde ise üç Kişi aynı anda sahnededir:

İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü. Göklerden gelen bir ses, “Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum” dedi.

Matta 3:16-17

Bu beş önermenin hiçbiri kendi başına anlaşılmaz değildir. Her biri açık Kutsal Kitap tanıklığına dayanır ve her biri mantıksal olarak tutarlıdır. İsa’nın öğrencilerine verdiği görevde bunların tümü tek bir cümlede birleşir: “Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin; onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin” (Matta 28:19). Dikkat edilirse burada “adlar” değil, tekil “ad” geçer; üç Kişi’nin tek bir adı vardır. Pavlus’un kutsama duası da aynı yapıyı taşır: “Rab İsa Mesih’in lütfu, Tanrı’nın sevgisi ve Kutsal Ruh’un paydaşlığı hepinizle birlikte olsun” (2. Korintliler 13:14).

Kilise bu verileri, hiçbirini feda etmeden, şu tanımla bir araya getirmiştir: Tanrı tek bir özde var olan üç Kişi’dir. Bu Kişiler doğaları, güçleri, bilgileri ya da istemleriyle değil, yalnızca birbirleriyle olan köken ilişkileriyle birbirinden ayrılırlar: Baba doğmamıştır ve kökensiz kökendir; Oğul Baba’dan sonsuzlukta doğmuştur, yaratılmamıştır; Ruh Baba’dan çıkar.Ortaçağ teolojisi bunu şu ilkeyle özetlemiştir: In Deo omnia sunt unum, ubi non obviat relationis oppositio, “Tanrı’da, ilişki karşıtlığının bulunmadığı her şey birdir.” Bu formül 1442’deki Floransa Konsili’nin Yakubîlerle birlik kararında da yer alır. Ruh’un “Baba’dan ve Oğul’dan” (Filioque) mı, yoksa yalnızca Baba’dan mı çıktığı sorusu Doğu ve Batı kiliseleri arasında bilinen bir tartışma konusudur; ancak her iki gelenek de Ruh’un Baba ve Oğul’la aynı özden olduğunu ve onlarla birlikte tapınılıp yüceltildiğini ikrar eder. Üç Kişi birbirinin içinde yaşar; İsa’nın sözleriyle, “Baba, senin bende olduğun ve benim sende olduğum gibi” (Yuhanna 17:21). Kilise babaları bu karşılıklı iç içeliği perikhoresis olarak adlandırmıştır. Tanrı’nın yaratılışa yönelik bütün eylemleri de bölünmez bir biçimde üç Kişi’nin ortak eylemidir: Baba’dan, Oğul aracılığıyla, Ruh’ta.

Buraya kadar söylenenlerin hepsi düşünülebilir, ifade edilebilir ve mantıksal olarak savunulabilir şeylerdir. Ama şu soruyu sorduğumuz anda sınırımıza dayanırız: Tek ve bölünmez bir öz, nasıl olur da üç Kişi’nin her birinde, üç tanrı ya da üç parça olmadan, eksiksiz olarak bulunur? Bu sorunun yanıtını veremeyiz, çünkü tek bir özün üç Kişi’de var olmasının örneğini yaratılışta hiç görmedik. Bizim bildiğimiz her “kişi” ayrı bir varlıktır; bildiğimiz her “bir” tek bir kişidir. Düzülke’nin bilginleri gibi, iki gözlemimizin de doğru olduğunu biliriz, ama onları birleştiren silindiri zihnimizde canlandıramayız. Üçlü Birlik’in “ne”sini biliriz; “nasıl”ı bizi aşar. İşte bu, mantıksızlığın değil, mantıküstülüğün tanımıdır.

Sapkınlık: Gerilimi Düzlemde Çözme Girişimi

Kilise tarihine bu açıdan bakıldığında dikkat çekici bir örüntü görülür. Erken dönem sapkın öğretilerinin büyük çoğunluğu, Kutsal Kitap’ın verilerinden birini ya da birkaçını reddeden, gerilimi “iki boyutlu” bir çözüme indirgeyen girişimlerdir. Düzülke’nin bilginleri gibi, ya “daire” ya da “dikdörtgen” seçilir; silindirin varlığına güvenmek yerine gerçeklik düzleme sığdırılır.

Bir yanda birliği koruyup üçlüğü feda eden öğretiler vardır. Unitaryanizm, yalnızca Baba’nın Tanrı olduğunu söyleyerek Oğul’un ve Ruh’un tanrılığını reddeder. Modalizm (Sabellius’a atfen Sabelliusçuluk da denir) tek bir tanrısal kişinin farklı zamanlarda farklı “kipler” ya da “roller” altında göründüğünü öne sürer: Yaratılışta Baba, kurtuluşta Oğul, kutsallaştırmada Ruh. Bunun bir türü olan Patripasyanizm, çarmıhta acı çekenin Baba olduğunu söyleyecek kadar ileri gider. Aryanizm ise Oğul’u Baba’nın ilk ve en yüce yaratığı sayar; böylece birlik korunmuş gibi görünür, ama Oğul yaratılış tarafına geçirilmiş olur. Oysa Kutsal Yazılar “Her şey O’nun aracılığıyla var oldu” diyerek (Yuhanna 1:3) Oğul’u bütün yaratılmışlardan ayırır. Yaratan, yaratılmışlardan biri olamaz.

Öte yanda üçlüğü koruyup birliği feda eden öğretiler vardır. Triteizm, Baba, Oğul ve Ruh’u aynı niteliklere sahip üç ayrı tanrı olarak görür. Partializm her Kişi’yi Tanrı’nın bir parçası, örneğin üçte biri olarak düşünür ve Tanrı’yı ancak üçünün toplamında bulur. Ama Kutsal Kitap Mesih’te Tanrılığın bir parçasının değil, “bütün doluluğu”nun bulunduğunu söyler (Koloseliler 2:9). Bazı çağdaş “toplumsal” Üçlü Birlik anlayışları da üç Kişi’yi tek bir öz yerine yalnızca en yakın sevgi birliği içinde yaşayan bir “tanrısal topluluk” olarak tanımladıklarında aynı tehlikeyle yüz yüze gelirler.

Bu öğretileri savunanların çoğu kötü niyetli kişiler değildi; Arius gibi birçoğu Tanrı’nın tekliğini ve aşkınlığını korumak gibi gerçek bir kaygıyla yola çıkmıştı. Ortak noktaları, kendi açılarından bir “sorunu” çözmüş olmalarıdır. Hepsi ilk bakışta Üçlü Birlik’ten daha “mantıklı” görünür. Ama bu mantıklılığın bedeli, Kutsal Kitap’ın açık tanıklığının bir bölümünü yok saymaktır. Düzülke örneğinde bu, “dikdörtgen” ölçümünü yapan bilgini yalancılıkla suçlamak demektir. İznik (325), İstanbul (381) gibi büyük konsiller ve onların inanç bildirgeleri ise tam tersini yapmıştır: Gerilimi çözmeyi reddetmiş, verilerin tümünü korumuş ve “nasıl”ı açıklamaya çalışmak yerine, “ne”yi sınırlarıyla birlikte doğru ifade etmenin yollarını aramışlardır. Atanasius İnanç Bildirgesi bunu şöyle özetler: Ne Kişiler birbirine karıştırılmalı, ne de öz bölünmelidir.Latince Quicumque vult sözleriyle başladığı için bu adla da anılan ve geleneksel olarak İskenderiyeli Atanasius’a atfedilen bu bildirge, büyük olasılıkla 5. ya da 6. yüzyılda Batı’da yazılmıştır. İlgili cümlesi şöyledir: neque confundentes personas, neque substantiam separantes, “Kişileri karıştırmadan ve özü bölmeden.” Doğru iman (ortodoksi), sapkınlıkların “çözümlerini” reddederek aslında aklı korumuş olur: Verileri olduğu gibi kabul etmek, onları bir sistemin rahatlığı uğruna budamaktan her zaman daha akılcıdır.

Yaratılıştan Alınan Benzetmeler Neden Sapkınlıklara Yol Açar?

Üçlü Birlik’i açıklamak isteyen her öğretmen, er ya da geç bir benzetmeye başvurur. Bu anlaşılır bir şeydir; Tanrı da kendini bize yaratılıştan alınmış imgelerle tanıtır. Ne var ki Üçlü Birlik’i açıklamak için kullanılan bilindik benzetmelerin neredeyse tamamı, dikkatle incelendiğinde Üçlü Birlik’i değil, kilisenin reddettiği sapkın öğretilerden birini resmeder. Bu bir rastlantı değildir.

Nedeni, Düzülke imgesiyle açıklanabilir. Yaratılışta “birlik içinde çokluk” bulunan her şey, ister istemez yaratılmışlara özgü birkaç birlik türünden birine uyar. Ya tek bir şey farklı durumlarda ya da rollerde bulunur; ya bir bütün birden çok parçadan oluşur; ya bir kaynak kendinden farklı ürünler ya da etkiler doğurur; ya da aynı türden birden çok birey vardır. Bilinen benzetmelerin hemen hepsi bu birlik biçimlerinden birine dayanır. Oysa bu dört biçimin her biri, Üçlü Birlik’e uygulandığında bir sapkınlığa karşılık gelir: Roller ve durumlar modalizme, parçalar partializme, kaynak ve ürünler Aryanizme ve subordinasyonizme (Oğul’u ve Ruh’u Baba’nın altında gören tâbilik öğretisine), aynı türden bireyler ise triteizme götürür. Yaratılıştan alınan her benzetme bir “kesittir” ve kaçınılmaz olarak ya daireyi ya da dikdörtgeni gösterir. Üçlü Birlik ise yaratılışın hiçbir birlik biçimine indirgenemeyen, yaratılmamış bir birliktir. Bu yüzden yaratılışta Yaratan’ı yeterince betimleyecek bir benzetme bulamayız. Tanrı’nın sorusu yankılanmaya devam eder: “Öyleyse Tanrı’yı kime benzeteceksiniz? Neyle karşılaştıracaksınız O’nu?” (Yeşaya 40:18).

Su, Buz Ve Buhar

En yaygın benzetmelerden biri, suyun sıvı, katı ve gaz hâlleridir. Aynı madde üç farklı biçimde bulunabilir; Tanrı da böyle tek olduğu hâlde üç biçimde var olur, denir. Ancak bu benzetme tam olarak modalizmi anlatır. Su, buz ve buhar üç ayrı kişi değil, tek bir maddenin üç durumudur. Buz buharla konuşmaz, su buzu sevmez, buhar suyu göndermez. Oysa Baba Oğul’u sever, Oğul Baba’ya dua eder, Baba ve Oğul Ruh’u gönderir. Benzetme birliği korur, ama Kişiler arasındaki gerçek ilişkiyi tümüyle siler.Suyun “üçlü noktada”, yani belirli bir basınç ve sıcaklıkta aynı anda üç hâlde bulunabildiği itirazı da benzetmeyi kurtarmaz. Bu durumda suyun bir bölümü buz, bir bölümü sıvı, bir bölümü buhardır; benzetme modalizmden kurtulurken partializme düşer.

Maskeler, Roller Ve Bir Adamın Üç Görevi

Benzer biçimde bazıları, tek bir oyuncunun üç ayrı maske takarak üç rol oynamasından ya da bir adamın aynı anda hem koca, hem baba, hem de çalışan olmasından söz eder. Bu benzetmeler de modalizmin ders kitabı örnekleridir. Bir adam babası olduğu çocuğun karşısında, eşinin karşısında ve işvereninin karşısında farklı roller üstlenir, ama bütün bu rollerin ardında tek bir kişi vardır. Bu adam kendi kendisiyle konuşmaz, kendinden kendine bir şey teslim etmez. Oysa İsa, “Babam her şeyi bana teslim etti” der (Luka 10:22). Aynı kişinin kendisine bir şey teslim etmesi anlamsızdır. Getsemani duası da bir rolün başka bir role yönelttiği bir sahne değil, Oğul’un Baba’ya yakarışıdır (Luka 22:42).Bu benzetmenin tarihsel bir ironisi vardır: Kişi kavramı için kullanılan Grekçe prosōpon ve Latince persona sözcükleri, kökenlerinde tiyatro maskesi anlamına da gelir. Kilise babaları bu sözcükleri benimserken, onlardan her türlü “maske” çağrışımını özenle ayıklamak zorunda kalmıştır.

Güneş, Işık Ve Isı

Bir başka bilinen benzetme, güneşin kendisi, ondan yayılan ışık ve ondan gelen ısıdır. Üçü birbirinden ayrılamaz gibi görünür. Ama burada da ince bir tuzak vardır. Işık ve ısı güneşin kendisi değildir; güneşin ürünleri, etkileridir. Güneş ışıktan ve ısıdan önce gelir, onlar ondan türer ve ona bağımlıdır. Benzetme Oğul’u ve Ruh’u, Baba’nın yaratılmış ya da en azından O’ndan daha aşağı düzeyde bulunan etkileri olarak düşünmeye götürür. Bu tam olarak Aryanizm ve subordinasyonizm çizgisidir. Kilise babalarının ve İznik İnanç Bildirgesi’nin Oğul için kullandığı “Işıktan Işık” ifadesi bu benzetmeyle karıştırılmamalıdır. Bildirge bu imgeyi Oğul’un Baba’nın bir etkisi olduğunu değil, Baba’yla aynı özden olduğunu vurgulamak için kullanır ve hemen ardından açıkça ekler: “gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı, doğmuş, yaratılmamış.”

Üçgen Ve Üç Yapraklı Yonca

Üç kenarlı bir üçgen ya da üç yapraklı bir yonca da Üçlü Birlik’i anlatmak için sıkça kullanılır.Yonca benzetmesi geleneksel olarak İrlanda’nın havarisi Aziz Patrick’e atfedilir; ancak bu atfın tarihsel dayanağı zayıftır ve hikâye ilk kez çok sonraki dönemlerde kayda geçmiştir. Üçgen ise ortaçağ sanatında “İmanın Kalkanı” (Scutum Fidei) adı verilen şemada bir simge olarak kullanılmıştır. Bir simge olarak üçgen yararlı olabilir; sorun, onu Tanrı’nın iç yapısının bir açıklaması olarak kullandığımızda başlar. Ama üçgenin hiçbir kenarı tek başına üçgen değildir; yoncanın hiçbir yaprağı tek başına yonca değildir. Her biri bütünün bir parçasıdır ve bütün ancak parçaların toplamında ortaya çıkar. Bu, partializmin ta kendisidir. Oysa Baba yalnızca Tanrı’nın bir parçası değil, tümüyle Tanrı’dır; Oğul da Ruh da öyledir. Tanrı parçalardan oluşmaz. O’nun bölünemezliği, Kutsal Kitap’ın Tanrı’yı tek ve değişmez olarak tanımlamasının doğal bir sonucudur. Mesih’te bulunan, Tanrılığın üçte biri değil, “bütün doluluğu”dur (Koloseliler 2:9).

Beden, Can Ve Ruh

İnsanın beden, can ve ruhtan oluştuğu düşüncesi de, insan Tanrı’nın suretinde yaratıldığı için Üçlü Birlik’in bir yansıması olarak sunulur. Ancak bu benzetme de partializme düşer. İnsan ancak bu öğelerin birliğinde insandır; ne beden tek başına insandır, ne de can. Yaratılış Kitabı insanın oluşumunu tam da bir birleşme olarak anlatır: Tanrı insanı topraktan biçimlendirir ve burnuna yaşam soluğunu üfler; böylece insan yaşayan bir varlık olur (Yaratılış 2:7). Üstelik bu benzetmede tek bir insan, yani tek bir kişi vardır. Beden, can ve ruh birbirleriyle konuşan, birbirini seven üç kişi değildir. Benzetme hem birliği yanlış yorumlar, hem de Kişilerin üçlüğünü kaybeder.

Kilise tarihinin en saygın benzetmesi bile bu kuraldan kaçamaz. Hippolu Augustinus, Üçlü Birlik üzerine yazdığı büyük eserinde insan zihninin kendini hatırlaması, kendini anlaması ve kendini sevmesi arasındaki birliği inceler. Bu benzetme, yaratılmış hiçbir şeyin Tanrı’nın suretini insan ruhu kadar yakından yansıtmadığı düşüncesine dayanır ve yukarıdakilerden çok daha incedir. Ama Augustinus eserinin sonunda, bu üç yetinin tek bir kişiye ait olduğunu, Tanrı’da ise üç Kişi bulunduğunu hatırlatarak benzetmenin yetersizliğini kendisi kabul eder.Augustinus, De Trinitate (Üçlü Birlik Üzerine), özellikle X. ve XV. kitaplar. Augustinus burada benzetmesini Tanrı’nın bir açıklaması olarak değil, zihni Tanrı’ya yöneltecek bir basamak olarak sunar ve son kitapta bu basamağın nerede yetersiz kaldığını ayrıntılı biçimde gösterir. Tek bir insanın üç yetisi, dikkatle ele alınmazsa modalizme yakın bir resim çizer.

Üç Meşalenin Tek Alevi

Bu benzetmelerin arasında görece daha yararlı olan biri vardır: üç meşalenin alevlerinin birleşerek tek bir alev oluşturması. Bu imgenin güçlü yanları gerçektir. Her meşalenin alevi tümüyle ateştir, ateşin bir parçası ya da üçte biri değildir. Üç alev birleştiğinde üç ateş değil, tek bir ateş vardır ve bu ateşin her noktası aynı ateştir. Bir meşaleden başka bir meşaleye ateş aktarıldığında ilk meşalenin ateşi azalmaz; bu da Oğul’un Baba’dan, Baba’nın hiçbir şey yitirmeden doğmasını sezdirmeye yardım eder. Erken kilise yazarlarından bazıları tam da bu nedenle ateşten tutuşturulan ateş imgesine başvurmuştur.Örneğin Şehit Justinus, Yahudi Trifon’la Söyleşi adlı eserinde (61. bölüm), bir ateşten tutuşturulan başka bir ateşin, tutuşturulduğu ateşi azaltmadan var olmasını, Söz’ün Baba’dan, Baba’da bir eksilme olmaksızın çıkışını anlatmak için kullanır. Bu nedenle meşale imgesi, su, maske, güneş ya da yonca benzetmelerinden daha az yanıltıcıdır.

Yine de meşale benzetmesinin de sınırları vardır ve bunlar dürüstçe belirtilmelidir. Birincisi, üç alev birleştiğinde ortaya çıkan alev, tek tek alevlerin her birinden daha büyüktür. Oysa Tanrı’da üç Kişi birlikte, tek bir Kişi’den daha fazla Tanrı değildir. Baba tek başına ne kadar Tanrı’ysa, Baba, Oğul ve Ruh birlikte de o kadar Tanrı’dır. Benzetme bu noktada ister istemez parçaların toplamı düşüncesine, yani partializme kayar. İkincisi, meşaleler birleşmeden önce ayrı ayrı vardır ve birbirlerinden yeniden ayrılabilirler. Bu, Kişilerin bir zaman ayrı var olduğunu ya da ayrılabileceğini çağrıştırır ve triteizme kapı aralar. Oysa Baba, Oğul ve Ruh hiçbir zaman birbirinden ayrı var olmamıştır; Tanrı her zaman ne ise öyleydi. Üçüncüsü, alevler birleştiğinde artık hangi alevin hangi meşaleden geldiği ayırt edilemez; ayrımlar birleşmede kaybolur. Bu da modalizme yaklaşır, çünkü Tanrı’da Kişilerin ayrımı birlikte erimez, sonsuza dek korunur. Son olarak meşale de ateş de yaratılmıştır, maddidir, zaman içinde tutuşur ve söner. Yaratılmamış ve sonsuz olanı tam olarak resmedemez. Meşale benzetmesi bir öğretmen için yararlı bir başlangıç noktası olabilir, ama hiçbir zaman bir açıklama olarak sunulmamalıdır.

Bu benzetmeleri incelemenin amacı, onları tümüyle yasaklamak değildir. Kutsal Kitap’ın kendisi de Tanrı’yı anlatırken sayısız benzetme kullanır. Amaç, bu benzetmelerin sınırını bilmektir. Her benzetmenin bir “benzerlik” yanı, bir de “benzemezlik” yanı vardır. İsa Tanrı Kuzusu’dur: Masum, alçakgönüllü ve günahlar için kurban edilmiştir; ama ot yemez, yünü kırkılmaz. Üçlü Birlik’e uygulanan her benzetmede de bu ikinci yanı unutursak, bir kesiti bütün sanarız. Yaratılışta Yaratan’ı yeterince betimleyecek bir benzetmenin bulunmaması bir başarısızlık değil, Tanrı’nın Tanrı olmasının doğal sonucudur.

Tanrı Kendini Kesitler Hâlinde Açıklar

Eğer yaratılışta Tanrı’yı yeterince betimleyecek bir şey yoksa, O’nu nasıl tanıyabiliriz? Düzülke imgesi bu soruya da ışık tutar. Kare küreyi hiçbir zaman bütünüyle göremez, ama küre kendi dünyasına girdiğinde onun gerçek bir kesitini, bir daireyi görür. Bu daire yanıltıcı değildir; kürenin gerçekten düzlemle kesiştiği yerdir. Kare kürenin tamamını değil, ama kürenin gerçeğini görür. Aynı şekilde Tanrı da kendini bize, bizim yaşadığımız düzleme inerek, bu düzlemin kavrayabileceği “kesitler” hâlinde açıklar. Bu açıklamalar Tanrı’nın tamamını içermez, ama gösterdikleri doğrudur. Daha önce reddettiğimiz benzetmelerden farkı da buradadır: O benzetmeler Tanrı’nın iç yapısını açıklama iddiasındaydı; Tanrı’nın kendi açıklamaları ise bize O’nun bir yüzünü gösterir ve bunun bir yüz olduğunu da söyler.

Tanrı önce yaratılış aracılığıyla konuşur: “Tanrı’nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, dünya yaratılalı beri O’nun yaptıklarıyla anlaşılmakta, açıkça görülmektedir” (Romalılar 1:20). Güneşe doğrudan bakamayız, ama güneş sayesinde her şeyi görürüz. Tanrı ayrıca dil aracılığıyla da konuşur. Kutsal Kitap Tanrı’yı sayısız imgeyle tanımlar: Kaya, Çoban, Baba, Koca, Aslan, Kuzu, tüketen ateş. Bu imgelerden bazıları birbirine bile uymaz; aynı Mesih hem Aslan’dır hem de Kuzu (Vahiy 5:5-6). İmgelerin bu çokluğu, hiçbir tekil imgenin Tanrı’yı tüketemeyeceğinin kanıtıdır. Gerçeğe, ancak tüm bu kesitlerin birlikteliğinde yaklaşırız. Pavlus bu durumu açıkça kabul eder:

Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de sınırlıdır. Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır. [...] Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim.

1. Korintliler 13:9-10, 12

Bilgimiz sınırlıdır, ama boş değildir. Silik bir görüntü de bir görüntüdür. Kilise geleneği burada iki yolu birlikte yürümeyi öğütler. Katafatik teoloji, yani olumlama yolu, Tanrı’nın kendisi hakkında açıkladığı şeyleri olumlu ifadelerle dile getirir: Tanrı iyidir, Tanrı Baba’dır, Tanrı sevgidir. Bu yol bize tapınmanın malzemesini verir, ama tek başına kalırsa Tanrı’yı insan ölçülerine indirgeme tehlikesi taşır. Apofatik teoloji, yani olumsuzlama yolu, Tanrı’nın ne olmadığını söyler: O sonsuzdur, değişmezdir, görünmezdir; O’nun iyiliği bizim “iyi” dediğimiz her şeyi aşar. Bu yol Tanrı’nın yüceliğini korur ve bizi putlardan arındırır, ama tek başına kalırsa Tanrı’yı ilişki kurulamayacak kadar uzak bir soyutlamaya dönüştürebilir. Gerçek teoloji ikisine de ihtiyaç duyar: Tanrı açıkladığı her şeydir ve aynı zamanda sözlerimizin kuşatabileceğinden sonsuzca fazlasıdır. Mezmur yazarı Tanrı’yı unutup O’nu kendi suretinde hayal eden insanı şöyle uyarır: “Sen bunları yaptın, ben sustum, beni kendin gibi sandın” (Mezmur 50:21).

En Yüce Açıklama: Söz’ün İnsan Olması

Tanrı’nın kendini açıklamasının doruk noktası, Düzülke’ye bir kürenin girmesine benzer bir olaydır: Tanrı’nın Oğlu’nun insan olması. “Söz, insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini, Baba’dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul’un yüceliğini gördük” (Yuhanna 1:14). Aynı Yuhanna şunu da ekler: “Tanrı’yı hiçbir zaman hiç kimse görmedi. Baba’nın bağrında bulunan ve Tanrı olan biricik Oğul O’nu tanıttı” (Yuhanna 1:18). Mesih “görünmez Tanrı’nın görünümüdür” (Koloseliler 1:15). Filipus Baba’yı görmek istediğinde İsa ona şöyle yanıt verir: “Beni görmüş olan, Baba’yı görmüştür” (Yuhanna 14:9). Yaratılmamış olan, yaratılmışın içine girer; sonsuz olan, sonlu olanın içinde kendini gösterir. Tanrı kendini, kendisini kavrayamayacak olan insan doğası aracılığıyla açıklar; bunu yaparken ne Tanrı olmaktan çıkar ne de insanlığı bir maskeye dönüştürür.

Düzülke imgesi burada da yol göstericidir. Kürenin Düzülke’deki kesiti bir dairedir ve kare yalnızca bir daire görür. Benzer biçimde, Celile’de dolaşan İsa’ya bakan biri yalnızca bir insan görür. Gördüğü gerçektir: İsa gerçekten insandır, yorulur, acıkır, ağlar ve ölür. Ama bu gördüğü, İsa’nın tamamı değildir. Göklere alınmış ve yüceltilmiş Mesih’e bakan biri ise O’nda yalnızca Tanrı’yı görmeye eğilim gösterebilir; oysa O hâlâ “insan Mesih İsa’dır” (1. Timoteos 2:5). Kalkedon Konsili’nin (MS 451) ifadesiyle Mesih, iki doğada, karışmadan, değişmeden, bölünmeden ve ayrılmadan tanınan tek bir Kişi’dir. Bu öğretideki gerilim de Üçlü Birlik’teki gerilimle aynı yapıdadır ve onunla ilgili sapkınlıklar da aynı biçimde, gerilimi bir yöne çözerek ortaya çıkmıştır. Burada da bize düşen, kesitleri birbirine karşı oynatmak değil, ikisini de doğru kabul etmektir.

Sonuç: Kavramaktan Tapınmaya

Bu yazının başında sorulan soruya şimdi yanıt verebiliriz. Üçlü Birlik mantıksız mıdır? Hayır. Öğretinin yapı taşlarının her biri, yani tek bir Tanrı’nın var olduğu, Baba’nın, Oğul’un ve Kutsal Ruh’un her birinin Tanrı olduğu ve bu üçünün birbirinden ayırt edilebildiği, Kutsal Kitap’ta açıkça öğretilir ve kendi içinde tutarlıdır. Bu önermeler birlikte bir çelişki oluşturmaz, çünkü Tanrı aynı bakımdan hem bir hem üç değildir; öz bakımından birdir, Kişi bakımından üçtür. Üçlü Birlik’i “iki boyutlu” parçalarına ayırdığımızda, her parçanın mantığın yasalarına uygun olduğunu görürüz.Bu, mantığın Tanrı’nın üstünde duran ve O’nu bağlayan bir yasa olduğu anlamına gelmez; ama Tanrı’nın keyfî olarak koyduğu bir kural da değildir. Mantık, kendisi Söz (Logos) olan Tanrı’nın akılcı doğasının yaratılıştaki yansımasıdır. Bu nedenle Tanrı mantığa aykırı davranmaz; ama mantığın bizim düzlemimizde kurabildiği resimlere de sığmaz. Ama bu parçaların tek bir yaratılmamış gerçeklikte nasıl birleştiğini kavrayamayız, çünkü bu birleşmenin gerçekleştiği “boyut”, yaratılmışların erişemeyeceği bir boyuttur. Üçlü Birlik bu anlamda mantıküstüdür: aklımızın tek tek doğrulayabildiği, ama bütününü kuşatamadığı bir gerçeklik.

Bu sonuç, “Tanrı’yı anlayamayız, nokta” demekten çok daha tatmin edicidir. Aklımızı susturmaz, aksine onu sonuna kadar kullanmaya çağırır ve tam da onun sınırında bizi tapınmaya yönlendirir. Düzülke’nin bilge bir sakini, silindiri hiçbir zaman göremeyeceğini kabul ettiğinde aptallaşmış olmaz; tersine, kendi dünyasının sınırlarını bilen ve bu sınırların ötesinde bir gerçekliğin varlığına güvenen bilge birine dönüşür. Hatta denebilir ki Üçlü Birlik konusunda hiç zorlanmayan biri, büyük olasılıkla Üçlü Birlik’le gerçek bir sorun yaşıyordur: Ya silindiri daireye ya da dikdörtgene indirgemiştir, ya da hiç düşünmemiştir.

Tanrı’yı tanımanın nihai amacı O’nu bütünüyle kavramak değil, O’na doğru biçimde tapınmak ve O’nunla doğru bir ilişki içinde yaşamaktır. Kavrayamadığımız şeyin önünde susmak yenilgi değil, tapınmanın başlangıcıdır. Tanrı’nın tahtının çevresindeki varlıklar, sonsuzluktan beri O’nu görmelerine karşın gece gündüz durmadan haykırırlar: “Kutsal, kutsal, kutsaldır, Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı, Var olmuş, var olan ve gelecek olan” (Vahiy 4:8). Her bakışta O’nda tükenmez bir derinlik görürler; bizi bekleyen de budur. Üçlü Birlik bizim için çözülmesi gereken bir problem değil, içine davet edildiğimiz bir paydaşlıktır. İsa Baba’ya şöyle dua etmiştir: “Baba, bana verdiklerinin de bulunduğum yerde benimle birlikte olmalarını ve benim yüceliğimi, bana verdiğin yüceliği görmelerini istiyorum. Çünkü dünyanın kuruluşundan önce sen beni sevdin” (Yuhanna 17:24). Dünyanın kuruluşundan önce Baba’nın Oğul’u sevdiği bu sevgi, bizim de sonsuza dek içinde yaşayacağımız sevgidir. Pavlus’la birlikte biz de anlayışımızın bittiği yerde övgüye başlayabiliriz:

Tanrı’nın zenginliği ne büyük, bilgeliği ve bilgisi ne derindir! O’nun yargıları ne denli akıl ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır! “Rab’bin düşüncesini kim bilebildi? Ya da kim O’nun öğütçüsü olabildi?” “Kim Tanrı’ya bir şey verdi ki, karşılığını O’ndan isteyebilsin?” Her şeyin kaynağı O’dur; her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için var oldu. O’na sonsuza dek yücelik olsun! Amin.

Romalılar 11:33-36



Dipnotlar

Yorumlar